Radikal-çevrimiçi / Radikal2 / Türkiye'de insan hakları
Radikal-çevrimiçi
<  İ N T E R N E T  B A S K I S I  >  20 Ağustos 2014 
 Kodunuz: Şifreniz: (Üye olmak istiyorum) 

 Ana Sayfa
 Yazarlar
 Yaşam
 Türkiye
 Politika
 Yorum
 Dış Haberler
 Ekonomi
 Spor
 Kültür/Sanat
 Haber Listesi
 Sanal Alem
 Radikal2
 Cumartesi
 Kitap

En aktif üyeler

Günün Sözü
İyilik ve kötülük, büyüklüğü ile değil, duyarlılık derecesiyle bizi etkiler.
La Rochefoucauld
Tarihte Bugün
Takvimler 20 ağustos tarihini gösterdiği zaman...

1935 yılında,
Keçiborlu-Kükürt Fabrikası açıldı.
1946 yılında,
Erzurum'da meydana gelen depremde 330 kişi öldü.
1959 yılında,
Türkiye-ABD kredi antlaşması imzalandı.

Radikal gazetesinin ekleri bayi satış tarihinden iki gün sonra internete aktarılmaktadır.

Haberi YazdırYazdır Haberi YollaYolla Radikal2 


Türkiye'de insan hakları

Cihan Baysal ve Zehra F. Kabasakal Arat.
New York Eyalet Üniversitesi "Human Rights in Turkey"i yayımladı

19/08/2007 (2258 defa okundu)

CİHAN BAYSAL (Arşivi)

''Karanlığı resmetmek güzeldir çünkü her şeye rağmen içinde ışığı barındırır". Siyaset bilimci ve New York Eyalet Üniversitesi Purchase College öğretim üyesi Prof. Dr. Zehra F. Kabasakal Arat, editörlüğünü yaptığı kitabın tanıtım yazısının girişinde, Van Gogh'dan bu alıntıyı kullanıyor. İnsan hakları konusunda geçmiş sicili karanlık Türkiye'nin, karanlığın içindeki aydınlığı yakalayarak ilerleyebilmesi olanaklı mı? Pensilvanya Üniversitesi Yayınları tarafından İngilizce olarak basılan 'Türkiye'de İnsan Hakları' kitabının editörü Prof. Dr. Zehra F. Kabasakal Arat ile kitabı ve Türkiye'de insan hakları konusunda konuştuk.
Yanılmıyorsam, bu kitap Türkiye'de İnsan Hakları üzerine yabancı dilde yayınlanmış ilk geniş kapsamlı derleme. Yurtiçi ve yurtdışından birçok kalem farklı konularda katkıda bulunmuş.
Kitaba katkıda bulunan 21 kişi farklı bilim dalları ve ülkelerden ve farklı yaklaşımlara sahip. Ortak yanları insan haklarına 'taraf' olmaları. Eserde hakların kapsamı, BM ve Avrupa mekanizmaları, Küresel İnsan Hakları Rejimi ve Avrupa İnsan Hakları Rejimi esas alınarak oluşturuldu. Birçok yazar Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana olan gelişmeleri ele alıyor fakat hepsi güncel konu ve sorunlara da giriyor. Kitap, bir anlamda, Türkiye'yi tanımlamada çokça başvurulan merkez-çevre paradigmasının dışına çıkarak Türkiye'nin tarihini ve siyasetini insan hakları açısından değerlendiriyor. Değişik grupların dile getirdiği insan haklarını, devletin 'hak talepleri'ne nasıl karşılık verdiğini ve uluslararası insan hakları rejiminin, ülkedeki insan hakları söylemini nasıl etkilediğini de inceliyor. Kuşkusuz, Türkiye'nin zaman içinde karşılaştığı meseleler belli tarihsel koşullar içinde biçimlenmiş ve kendine özgü. Ancak bu sorunlar, ulusal güvenlik, bağımsızlık, ekonomik gelişme ve insan haklarına saygı gibi (çoğu zaman birbirleriyle çeliştiği düşünülen) amaçları hedefleyen tüm toplumlarda yaygın. Dolayısıyla, Türkiye'nin insan hakları siyasalarındaki değişiminin şeklini ve yönünü saptamak, belirli hakların oluşabilmesine ve yasallaşabilmesine yardımcı olan ya da engelleyen faktörlerle, bu faktörlerin etkileşimlerini ortaya koymak, bazı genel kuralların açığa çıkarılmasına yardımcı olabilir.
Türkiye, BM merkezli küresel insan hakları rejimi ile Avrupa insan hakları rejimlerinin iştirakçisi ve insan haklarını destekleyen birçok uluslararası sözleşmeye de dolayısıyla taraf. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin ülke üzerindeki etkisi ve yasal norm oluşturma işlevi ise gözardı edilemez önemde. Bu mekanizmalar neden işletilmiyor? Devlet isteksiz davransa da insan hakları savunucuları bu mekanizmaları kullanamaz mı?
BM ve Avrupa insan hakları rejimleri birbirlerinden çok farklı. Kitapta bunu inceleyen, Füsun Türkmen arkadaşımızın çok güzel bir yazısı var. Avrupa insan hakları rejimi, mükemmel olmasa da daha donanımlı ve dolayısıyla da daha etkili olabilen bir rejim. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) rejimin yaptırım gücünü artıran bir mekanizma. Aslında Türkiye vatandaşları AİHM'i kullanmayı hızla öğrendi ve gittikçe daha etkin bir şekilde kullanıyorlar. Kitaptaki yazarlardan Baskın Oran ve Thomas Smith, ayrı ayrı, AİHM'in Türkiye için bir üst mahkeme konumuna gelmiş bulunduğunu ve mahkeme kararlarının yeni yasaların içeriklerini saptamada işlevsel olduğunu söylüyorlar. Kanımca, bu yeterince kullanılmayan Anayasa'nın 90. maddesinin açtığı kapıdır. O da sanıyorum Türkiye'de yargı sistemine olan güvensizlik, yargı sürecinin uzun ve yorucu olması ve nihai karar olumlu olsa da yargı yoluyla hak aramanın getirdiği "kutuplaşma" ve "zıtlaşma" ortamının geri tepmesinden çekinilmesi gibi çeşitli caydırıcı nedenlere dayanıyor. İhlallerin çokluğuna karşın, bu konularda deneyimli hukukçuların azlığı da ayrı bir sorun. Ama sanırım zamanla hem içeride, hem dışarıda yargı mekanizmalarına daha sık gidilecektir.
Türkiye'de son yıllarda çok gelişen bir sivil toplum var. İnsan hakları hareketi, hak ihlallerine zaman zaman ülke çapında dikkat çekebilirken, sosyal ve ekonomik haklar konusunda neden geri duruyor? Türkiye'deki insan hakları hareketini değerlendirebilir miyiz?
Türkiye'deki insan hakları hareketi, klasik liberal felsefenin kısıtlı insan hakları anlayışını izliyor. Ekonomik ve sosyal hakların geri planda kalmasının bir nedeni bu. Kısaca, insan hakları temelde devlete karşı özgürlük talepleri olarak algılanıyor ve sunuluyor. Oysa, 1945'lerden bu yana oluşan 'küresel insan hakları' söyleminde, insan hakları sadece devlete değil topluma karşı da talep edilir. Dolayısıyla özel alanı da ve elbette sosyal ve ekonomik hakları da içerir. Türkiye açısından ise ortada ironik bir durum var çünkü insan hakları ile ilgili STK'ların üye ve yöneticilerinin geçmişlerine bakınca onların bir zamanlar ekonomik haklara önem veren sosyalist ideolojileri savunmuş olduklarını görmek mümkün. Türkiye'deki insan hakları söylem ve hareketinin bir zayıf noktası da, bölünmüş ya da bütünleşmemiş ve kendini halka benimsetememiş olması. İnsan hakları dernekleri, kadın grupları ve örgütleri, sendikalar ve çevreciler taleplerinin ortak paydasının insan hakları olduğunu görmez gibiler ve yeterince dayanışma içinde değiller. Sorunlarını ve taleplerini insan hakları bağlamında dile getirmede ve Türkiye'nin taraf olduğu insan hakları sözleşmelerini kullanmada da en başarılı grup olarak kadın hakları savunucularını görüyorum.
Tarihimize baktığımızda ve başka toplumlarla kendimizi kıyasladığımızda Osmanlı'dan gelen hoşgörü üzerinde genel bir fikir birliği vardır. Ülkedeki gayrimüslim cemaatlerin dillerine, dinlerine ve yaşam tarzlarına karışılmadığı vurgulanarak onlara karşı nasıl da büyük bir hoşgörü ile yaklaşıldığı hep dile getirilir. Bunun yanı sıra, Kürt vatandaşlarımız arasından belli mevkilere gelmiş olanlardan örnekler verilerek, hiçbir etnik ayrımcılık yapılmadığı da ispatlanmaya çalışılır. Kitapta bu ezberi bozma çabası var diyebilir miyiz?
Maalesef bu konuyu tüm boyutlarıyla ele almış değiliz; birçok azınlık grubunun adlarını bile zikretmemiş durumundayız. Fakat bazı örnekleri yan yana koyunca yeterince çarpıcı bir tablo çıkabiliyor. Bu sırf Türkiye hakkında "kabullenilmiş doğruları" sorgulamak açısından değil. Türkiye deneyimi, azınlık hakları konusunda bazı "genel" varsayımları da sorgulamamıza yol açıyor. Şöyle ki, genel olarak hoşgörü ve ayrımcılığın karşıt olduğu düşünülür. Aynı şekilde, kimliklerin tanınması ve asimilasyon da birbirinin karşıtı olarak kabul edilir. Oysa, Türkiye'de gayrimüslim ve Kürt vatandaşların deneyimlerini karşılaştırdığımızda bu sözcükler ve tanımladıkları davranışların karşıt olmadıklarını görüyoruz. Gayrimüslim vatandaşların varlıkları hoşgörülmüş, kimlikleri tanınmış ve dil, din ve eğitim konularında büyük ölçüde özgür bırakılmışlar. Ancak, gayrimüslim vatandaşlarımız aynı zamanda 'yabancı' olarak algılandığından dışlanmış, askeri ve sivil bürokrasi ile siyasette yer alamamış ve zaman zaman da açıkça ayrımcı politikalara tabi olmuşlar. Öte yandan, Kürt vatandaşlar ise kimlikleri bastırılarak asimilasyona tabi tutulmuş ve asimilasyonu kabul ettikleri sürece de toplumsal ve siyasal katılımda ayrımcılık yaşamayarak en üst mevkilere kadar gelebilmişler. Bu iki yöntem de insan hakları ihlali içerir. Kuşkusuz, asimilasyon bir hak ihlalidir. Öte yandan, farklı olanların ve azınlık kimliklerinin sadece hoşgörü ile tanınması da gerçek anlamıyla bir tanıma değildir, yetersizdir. Kimliklerin tanınması, 'insan onurunu korumada' eşitlik sağlayacak şekilde tüm vatandaşlara karşı eşit muameleyi gerçekleştiremediği sürece tam anlamıyla bir kimlik tanıması sayılmaz.
Kitap Türkçe yayınlanacak mı?
Kitap İngilizce literatürde bir eksikliği karşılamak üzere hazırlandı. Sanırım birçok insan hakları sorununun birarada ele alındığı ve bazılarının tarihsel boyutunun deşildiği bu kitap Türkiye'de de bir okur kitlesi bulacaktır. Henüz kitabın Türkçe'ye çevrilmesi yönünde bir girişim yok. Ama eminim, telif hakkını elinde tutan Pensilvanya Üniversitesi Yayınevi konunun Türkiye için öneminin bilinciyle, Türkçe basımıyla ciddi olarak ilgilenen yayınevlerine olumlu yaklaşacaktır.

Bu haber için okuyucularımızın yorumları
Aşağıda bu haber için okuyucularımızın yaptığı yorumları görüyorsunuz. Siz de yorumunuzu yazmak isterseniz lütfen tıklayın ve tüm okurlarımızla paylaşın!
  • Karşı koyma  (Yazan: Ahmet SANCAKLI)
  • Son gunlerde Halacoglu  (Yazan: Sahin Karakaya)
  • neden Türk adaleti değil?  (Yazan: )
  • Hangi HAK   (Yazan: ÖMER ÇELİK)
  • İnsan hakkı (mı) !   (Yazan: )

  • Şu ana kadar değerlendirmeye katılan 1 üyemizin puan ortalamasını yanda görebilirsiniz. Puan verme işleminden yalnızca üyelerimiz faydalanabilir.
    puan
    10

     'Radikal2' ekimizdeki diğer haberler
    » Çotanak ve 'esmer' eller... - ONUR GÜLBUDAK
    » Çocuk istismarına toplumsal tolerans - SEDA AKÇO
    » 'Düzgün din dersi' - AHMET İNSEL
    » SEÇMELER
    » DTP ve Kürtler - MEHMET ALİ ASLAN
    » Barbie bebek demokrasisi - ORHAN MİROĞLU
    » Cezaevlerinde insan hakları ihlalleri
    » ''Biz bize benzeriz'' - BASKIN ORAN
    » Soldaki boşluk - SEYFİ ÖNGİDER
    » Merkez solu nasıl dolduracağız? - E. FUAT KEYMAN
    » Koca Ana'nın yolculuğu - CANER FİDANER
    » Turunç ağaçlı bahçe - AHU ÖZYURT
    » Handan Koç'a - MUALLA KAVUNCU
    » Antalya gerçekleri - OSMAN AYDIN
    » Geleceğin antropolojisi - FERHAT KAYA
    » Kağıdım var, öyleyse varım! - SAMİM AKGÖNÜL
    » İstanbul'a Münir Özkul Sahnesi
    » Dördün 2.'si - ERMAN ATA UNCU
    » Şiddetperver şık radikaller 40'ında
    » Kusursuz oyun - MERT EMCAN
    » Festival kardeşliği ve ütopya - N. BUKET CENGİZ
    » Hodaçur'dan Ayder'e - HÜRRİYET KONYAR
    » Köyümüz ve küresel kuraklık - ŞEYHMUS ÇAKIRTAŞ

    Haberi YazdırHaberi Yazdır Haberi YollaHaberi Yolla

    ÖZLÜ SÖZ #552
    "Carmina Burana Türkiye'de dinlendiği kadar hiçbir ülkede dinlenmez. Sanki Carl Orff, Carmina'yı Türkler için bestelemiş. Çok yalındır, algılaması basittir. Hem haşmetli, hem de sevecen lirik pasajları olan bir eserdir. Hatta buna kendi aramızda Carmina Buhrana deriz. Ama bu Türkiye'nin buhranı tabii, yapacak bir şey yok."
    Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Rengim Gökmen, milletimizin toplu buhran haline değişik bir izahat getiriyor...

    Haber Arama
    Site içinde aradığınız habere ait anahtar kelimeleri aşağıya yazıp 'Ara' düğmesine basınız.

    Künye | Reklam Tarifesi | İletişim Sayfası | Eski Sayılar | Sıkça Sorulan Sorular | Kampanya Sözleşmesi | XML özetleri

    © Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.