Radikal-çevrimiçi / Radikal2 / Tayyip Erdoğan'ın çocukları
Radikal-çevrimiçi
<  İ N T E R N E T  B A S K I S I  >  23 Ekim 2014 
 Kodunuz: Şifreniz: (Üye olmak istiyorum) 

 Ana Sayfa
 Yazarlar
 Yaşam
 Türkiye
 Politika
 Yorum
 Dış Haberler
 Ekonomi
 Spor
 Kültür/Sanat
 Haber Listesi
 Sanal Alem
 Radikal2
 Cumartesi
 Kitap

En aktif üyeler

Günün Sözü
Herhangi bir eğitim, cesaret ve mutluluğu yitirirse bir işe yaramaz.
Pestalozzi
Tarihte Bugün
Takvimler 23 ekim tarihini gösterdiği zaman...

2000 yılında,
Adana E Tipi Kapalı Cezaevi'nde tutuklu ve hükümlüler eylem başlattı.

Radikal gazetesinin ekleri bayi satış tarihinden iki gün sonra internete aktarılmaktadır.

Haberi YazdırYazdır Haberi YollaYolla Radikal2 


Tayyip Erdoğan'ın çocukları

Erdoğan, "Allah ne kadar verdiyse o kadar çocuk" diyor. Ama çalışan çocukları, tinerci çocukları tanımıyor.
Çalışmak zorunda kalan çocukları, tinercileri, cami avlusuna bırakılan çocukları tanımıyor Tayyip Erdoğan. Kendi oğlunu tanıyor. Hızlı otomobiller armağan ettiği oğlunu

24/02/2002 (2882 defa okundu)

ESMAHAN AYKOL (Arşivi)

Şahane bir çocukluk geçirdiğini, yeniden çocuk olmak istediğini söyleyen insanlarla arkadaşlık etmem. Sevmem çünkü böylelerini. Adına "çocukluk" denilen, başkalarının iradesine, beğenilerine tabi olunan yaşam döneminin bir insana mutluluk veriyor olması bana iğrenç geldiğinden sevmem.
Bu söylediğimi hemen biraz yontayım, hem bu kadar sinirlenecek bir şey yok ortada -sözkonusu olan faşistler değil ne de olsa, alt tarafı çocukluk günlerine özlem duyan insanlar- hem de aslında en yakın arkadaşım çocukluğundan hemen hiç şikayet etmeyen bir avukattır. Şimdi bu kadın arkadaşım çocukluğunda tırmandığı ağaçları, üstünde yuvarlandığı çimenleri falan ballandıra ballandıra anlatırken ben, ona imrenmesem de, hoşuma gider anlattıklarını dinlemek. Arkadaşımın çocukluğu ile benimki arasındaki fark da tam buradadır: Onun çocukluğu köyde, benimki şehirde, üstelik İstanbul'da geçti.
İstanbul'da ya da büyük şehirlerde çocuk olmak ciddi sinir bozucu bir şeydir inanın bana. İnsan, aklına esen hiçbir şeyi yapamaz bir kere: Tek başına sokaklarda dolaşamaz; okula bile yalnız gidemez. Evde yalınayak da dolaşamaz, bütün doktorlar bademciklerini almak istediği, o da aldırmak istediği halde, sırf annesi karşı çıktığı için bademciklerini aldıramaz, dolayısıyla istediği kadar dondurma da yiyemez. Leblebi tozu almaya bakkala gittiğinde, kendisinden sonra gelen büyükler sırada önüne geçtikleri için, durmadan birtakım insanlarla tartışmak, sınıfta da konuşmak için ayağa kalkmak zorundadır. Tek başına veya arkadaşlarıyla tatile de çıkamaz, anne-babasının tatilinin gelmesini beklemek zorundadır. Bu zorlukları dayanılır kılacak ağaçlar, çimenler, atlar, hazine haritaları ve cinayetleri aydınlatan çocuk çeteleri falan da yoktur. En iyi ihtimalle uyduruk bir mahalle çocuk bahçesi vardır yakınlarda, ama oraya gitmek için bile annenizin işten gelmesini beklemek gerekir, çünkü bakıcı kadınlar sorumluluk almak istemezler sokağa çıkmak söz konusu olduğunda. Uykunuz olsun olmasın saat 8'de yatmak, süt içmek de mecburidir bütün bunlara ilaveten.
Bu dertlerim yüzünden çocukluğumda en sevdiğim roman kahramanı Pippi Uzunçorap'tı. Pippi, İsveç'in bir köyünde tek başına yaşıyor, omuzunda şempanzesi, atıyla fırt fırt istediği yere gidiyor, hiç kimseden izin almıyor, istediği saatte yatıyor ve çocuklara izletilmemesi tavsiye edilen gerilim filmlerini de izleyebiliyordu. Bir ay kadar önce, Pippi'nin yaratıcısı Astrid Lindgren öldüğünde çok üzüldüm. En özgür çocuk kahramanı benim hayatıma sokan kadındı o.

Kutulara bırakılan çocuklar
Gazetelerde Tayyip Erdoğan'ın "Allah ne kadar verdiyse o kadar çocuk" laflarını okuyunca düşündüm bunları. Erdoğan'ın bu lafları, içki referandumu hikâyesi gibi tepki yaratmadı basında. Genç bir nüfusa sahip olmamız gurur ve sevinç vesilesi haline getirildiği için mi acaba? Oysa aynı günlerde, İstanbul'da yapılan müzik ödülleri törenine giden birkaç şarkıcının yolunu tinerci çocukların kesmesi ve şarkıcıların, yüzlerinde tiksintiyle bir milyonluklardan oluşan küçük tomarları çocuklara atmaları konu ediliyordu Televole'lerde. Bu şarkıcıların hepsinin adını bilen çocuklar onlara 'abla' ya da 'abi' diye hitap ediyordu.
Memleketimize Allah'ın verdiği ve hasbelkader
tinerci olmayan çocukların akıbeti de pek parlak değil aslında: Devlet İstatistik Enstitüsü'nün (DİE) 1994'de yaptığı Çocuk İşgücü Araştırması sonuçlarına göre; 6-14 yaş grubundaki kız çocukların yüzde 7.1'i, erkek çocukların ise yüzde 9.8'i gelir getiren bir işte çalışıyor. Köylerde yaşayan 6-14 yaş grubundaki çocuklar ise, kesinlikle birer Pippi Uzunçorap değil; DİE Araştırması kırda yaşayan kızların yüzde 13.1'inin, erkeklerin ise yüzde 15.6'sının çalıştığını ortaya koyuyor. (Hele de ekonomik krizden sonra, 1994 senesine ait bu rakamların bir hayli arttığını düşünmek, kötümserlik olmasa gerek.)
Türkiye'nin gerçeklerini rakam katılığında görünce, "neden en sevdiğim kırmızı yelkenlili pardösümü sıcak havalarda da giyemiyorum?" diye katıla katıla ağladığım orta sınıf çocukluğumdan bu yazının başında yakındığım için utanıyorum. Ama ne yapayım, çalışan çocukları, tinerci çocukları, cami avlusuna bırakılan çocukları tanımıyorum ben. Tayyip Erdoğan da tanımıyor. Kendi oğlunu tanıyor o. Hızlı otomobiller armağan ettiği oğlunu.
Tinerci çocuklar ve çalışan çocuklar, artık birinci, ikinci, üçüncü dünya olarak değil, zengin/fakir ülkeler diye ayırdığımız dünyamızın fakir yarısında kalanların sorunu şüphesiz. Oysa, cami avlusuna bırakılan çocuklar, ailelerin, gelir düzeylerinden bağımsız olarak "çocuk parası" adı altında devlet yardımı aldıkları Almanya'da da var. Bir farkla tabii. Almanya'da çocuklar cami değil, kilise avlusuna bırakılıyor, daha doğrusu bırakılıyordu. İki yıldır Alman devleti, kilise önlerine bırakılan çocukların
bulunmalarına kadar geçen zaman içinde donarak ya da açlıktan ölmelerini engellemek için bir uygulama başlattı: Hastanelerin önüne kameraların izlemediği, dolayısıyla çocuğu bırakan kimsenin anonim kalacağı, içleri ısıtılan kutular kondu. Şimdi aileler, haklarında yasal işlem yapılmayacağından ve kimliklerinin gizli kalacağından emin olarak, istemedikleri çocukları bu kutulara bırakıp gidiyorlar.
(Bu uygulamaya hukukçuların teknik bir nedenle karşı olduğunu da söyleyeyim: Çünkü, Alman Medeni Yasası, "her çocuğun anne babasının kimliğini öğrenme hakkı"na sahip olduğu hükmünü koyuyor. Çocukların bu yasal hakkının devlet eliyle ihlal edilmesi, hukukçuların tepkisine ve "böyle hukuk devleti mi olur?" minvalinde -sadece başka hukukçuların okuduğu dergilerde- makaleler yazmalarına neden olsa da, hastane önü kutuları uygulaması sürüyor.)

Mutlu anlar
Tayyip Erdoğan'ın ettiği ekstrem lafın öbür ucu da, biliyorsunuz, hem de uygulama olarak, Çin Halk Cumhuriyeti'nde bulunuyor. Çin'de birden fazla çocuk doğurmak kanunen yasak. Sebep; nüfus artışını sınırlamak. Bu yasağın bir istisnası olduğunu öğreniyorum gerçi Almanya'da yaşayan Çinli arkadaşlarımdan: Köylüler, tarlada çalışacak adama ihtiyaçları olduğuna yetkili makamı ikna edebilirlerse, erkek çocukları olana kadar doğurmaya devam edebiliyorlar. Yetkilileri ikna edemezlerse de, doğan kız çocuklarını öldürüp, gene doğurmaya devam ediyorlarmış.
Geçen hafta biten Berlin Film Festivali'nde devletin tek çocuk politikasını ve ailelerin bu canavarlığını konu alan bağımsız bir Çin filmi gösterildi: "Mutlu Anlar". Çin toplumunda, kız çocuklarının öldürülerek kadın nüfusun gitgide azalmasının ucu sonunda erkeklere de dokunmaya başlamış. Hele de fakirlerse, erkekler evlenecek kadın bulamıyorlarmış Çin'de. "Mutlu Anlar"ın kahramanı Zao da, bekar ve fakir bir erkek, kendine zengin süsü verip, eş aramaya çıkıyor.
Dünyanın bir yerlerinde çocuklar öldürülüyor,
bir yerlerinde de "sıcak kutular"la yaşatılıyor. Tayyip Erdoğan'ın derdi de
"yaşatmakla". Ama çocukları değil, spermleri yaşatmakla, daha doğrusu spermlerin ölmemesini sağlamakla, çünkü Erdoğan "Allah ne verdiyse" diyerek doğum kontrolüne karşı çıkıyor, kürtaja değil. Ve derdi, "yaşatmak" değil, sadece dünyaya getirmek. Yaşamanın soluk alıp vermek olmadığını biliyoruz hepimiz. Beyinsel işlevleri duran hastalara, soluk alıp vermelerine rağmen, "bitkisel yaşamda" dendiğini de.
Tayyip Erdoğan, istediği kadar çocuk yapabilir ve onları kelimenin tam anlamıyla yaşatabilir de: İyi okullarda okutabilir, günde bir litre süt içirebilir, hatta otomobiller alabilir, otellerde düğünler yapabilir. Birtakım şarkıcıların tiksintiyle attıkları paraları yerden toplamadan yaşayabilir onun çocukları. Peki ama, Tayyip Erdoğan'ın, kendisine oy ve referandumlarda destek vereceğini düşündüğü o yüzde 51'in çocukları ne olacak? Onlar sokakları, izbe deri atölyelerini, kuyumcu imalathanelerini doldurmaya, kuaförlerde yerlerdeki saçları süpürmeye, dayak yemeye, tecavüze uğramaya, savaşlarda ölmeye, açlıktan ölmeye, kar yağınca donmaya devam edecekler. Her gün çoğalarak devam edecekler.
Bu çocukların, "beni ve kardeşlerimi annem, Tayyip Erdoğan sayesinde dünyaya getirmiş," diye düşünüp, ona şükran duydukları bir tek gün olur mu hayatlarında, bilmiyorum.

Okuyucu yorumları
Bu haber için henüz hiçbir okuyucumuz yorum yapmamış. İlk siz olmak ister miydiniz? Yorumunuzu yazmak isterseniz lütfen tıklayın ve tüm okurlarımızla paylaşın!

Şu ana kadar değerlendirmeye katılan 51 üyemizin puan ortalamasını yanda görebilirsiniz. Puan verme işleminden yalnızca üyelerimiz faydalanabilir.
puan
8

 'Radikal2' ekimizdeki diğer haberler
» SEÇMELER
» Galatasaray: Pa-ram-par-ça? - ORAY EĞİN
» Küçük adam ve kadınların dramı - SEVDA ŞENER
» Kim olduğunu kimse bilmiyor
» Esas kadın - LALE MÜLDÜR
» Aradığını hâlâ bulamadı - AHU ÖZYURT
» Hayat devam ediyor - OSMAN KAYTAZOĞLU
» Barış'ın şarkıları - NAİM DİLMENER
» Teknofobik hayaller - BELKIS AYHAN TARHAN
» Hekimlik mecburiyeti - DR. SELÇUK DAĞDELEN: Hacettepe Üniversitesi İç Hastalıkları Uzmanı
» Hayat sorar insana - CİHAN DEMİRCİ
» Neorealizmden tatlı hayata Roma - ELVAN UYSAL
» Naylon kramponlar, Sümerbank poşetleri ve bayramlar - AZİZ AYTAŞ*: Edebiyat öğretmeni
» Kan, kurban, muhafazakârlık ve alkol - AYŞE SAKTANBER
» Yerel yönetimlerin eksiği ve siyaset - MURAT AKSOY:Araştırmacı
» Yanık yağ kokusu - METE KAAN KAYNAR
» Ağır hava! - ERDAL YAVUZ
» Alevilik ve azınlık meselesi - YÜKSEL IŞIK
» Irkçı, totaliter odaklara "hıyanet" etme gereği - AHMET İNSEL
» Küresel düzen tek tip medeniyet öngörüyor - SÜREYYA SU
» Bir ziyaret ve bir ölüm - GÖKSEL AYMAZ
» Diyanet, laiklik ve AB - Yard. Doç. Dr. Hakkı UYAR , Dokuz Eylül Üniversitesi
» Ölüm üstüne hayat kurulmaz - YILDIRIM TÜRKER

Haberi YazdırHaberi Yazdır Haberi YollaHaberi Yolla

ÖZLÜ SÖZ #200
"Bu reklamcılar biraz akıllı olsalar 'Seymen Ağa' ismini iyi kullanırlar. Bu adı taşıyacak Ped'ler dahi Hülya'nınkilere tur atar."
Akşam'dan Burhan Ayeri, Türk kadınlarının Seymen Ağa tutkusunun 'derinliğini' pek iyi anlamış.

Haber Arama
Site içinde aradığınız habere ait anahtar kelimeleri aşağıya yazıp 'Ara' düğmesine basınız.

Künye | Reklam Tarifesi | İletişim Sayfası | Eski Sayılar | Sıkça Sorulan Sorular | Kampanya Sözleşmesi | XML özetleri

© Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.