Bir dünya devi Çin (5)

Güney Amerika açılımında olduğu gibi, hatta ondan daha önemli olarak, AB'nin Asya'ya yönelik stratejisini etkilemek, mevcut mekanizmaları Türk firmalarının menfaatine kullanmak mümkün.
Haber: MEHMET ÖĞÜTÇÜ / Arşivi

Güney Amerika açılımında olduğu gibi, hatta ondan daha önemli olarak, AB'nin Asya'ya yönelik stratejisini etkilemek, mevcut mekanizmaları Türk firmalarının menfaatine kullanmak mümkün.
Çin ve Hindistan'ın milyarlık nüfuslarından birkaç binlik küçük takımadalara, askeri dik-tatörlüklerden kıpır kıpır demokrasilere,
İslam'dan Hıristiyanlığa, Budizm'e, nüfusu en yoğun Singapur'dan en seyrek Moğolistan'a, Japonya'nın refah toplumundan dünyaya kapalı Kuzey Kore'ye kadar uzanan muazzam bir çeşni ve çelişkilerin kıtası ile ilişkilerin tasarlanması, yürütülmesi pek kolay bir iş değil. AB ekonomilerine Akdeniz, Orta ve Güney Amerika, Körfez ve Afrika-Karayip-Pasifik ülkelerinin toplamından daha büyük ticaret imkânı sağlayan bir bölge. AB ihracatının yüzde 20'den fazlası, toplam kalkınma yardımlarının üçte biri (546 milyon avro civarında) Asya'ya gönderiliyor. Son tsunami felaketi nedeniyle Asya'daki ülkelere AB yardımı daha da artacak.
Asya'ya yönelik AB stratejisi bölgenin farklı özelliklerini, dinamiklerini göz önünde bulunduruyor. Özellikle de önümüzdeki dönemde Asya ekonomilerinin -Çin ve Hindistan başta olmak üzere yükselişinin bu yüzyılı şekillendireceğinin bilinci içindeki ikili (Hindistan, Çin, Japonya, Kore) işbirliği programlarının yanı sıra ASEM (Asia-Europe Meeting), ASEAN Bölgesel Forumu ve APEC çerçevesinde de diyalog yürütüyor. Komisyonun ASEM girişimindeki ilerlemeye bağlı olarak benimsediği yeni Asya stratejisi, ortak dış ve savunma politikası geliştirilmesi, süratli intikal gücü oluşturulması, Avronun kabulü, yeni genişleme dalgası, ASEAN'ın Burma, Kamboçya ve Laos'u da içine alması, 1997 yılındaki mali krizin tetiklediği
ekonomik ve sosyal reformlar ve benzeri değişimleri dikkate alan bir yaklaşım izliyor.
En büyük ticaret partneri Avrupa
Asya'daki dinamizmin motoru olan Çin, Avrupa Birliği'ni çokkutuplu sistemin güçlendirilmesinde en önemli ortağı olarak görüyor. 1975 yılında kurulan AB Çin ilişkileri, ancak 1985 Ticaret ve İşbirliği Anlaşması'nın imzalanmasından sonra ivme ve içerik kazandı. 1975'te AB'nin radar ekranında bile gözükmezken bu ülke ile ticaret hacmi geçen yıl 210 milyar doları aştı (2003'e kıyasla yüzde 35 artış). AB, bugün Çin'in en büyük ticaret ortağı konumunda. Yabancı yatırım bakımından Çin'de dördüncü sırada. Toplam yabancı yatırımlar içinde payı 30 milyar dolar civarında.
Avrupa Komisyonu, Avrupa firmalarını daha az çekingen olmaya çağırarak Çin pazarında güçlü bir AB mevcudiyeti yaratılması için ASIAINVEST turu projeleri teşvik ediyor. Çin hükümetinin belli malların ithalatına fiyat denetimi, ayrımcı kayıt koşulları, keyfi sağlık standartları gibi yöntemlerle getirdiği engellerin kaldırılması için bastırıyor. Avrupa Komisyonu ayrıca, yatırımlara getirilen coğrafi kısıtlamalar, ortak yatırım gerekliliği, ayrımcı ruhsat işlemleri, belli sektörlerin yabancılara tamamen kapatılması, kısıtlayıcı döviz yönetmelikleri, fikri mülkiyet haklarının korunması gibi alanlarda ilerleme kaydetmeye çalışıyor.
Çin hükümeti ise öncelikle AB'nin 'pazar ekonomisi' statüsü tanıması, 'soğuk savaşın bir kalıntısı' olarak gördüğü (aslında 1989 Tiananmen olaylar ertesinde konulan) silah ambargosunun kaldırılması için çaba gösteriyor. Geçen aralık başında Lahey'de yapılan son ABÇin zirvesi sonrasında yayımlanan ortak bildirinin satır araları okunacak olursa bu yasağın 2005 yılının içinde kalkabileceği anlaşılıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve Alman Başbakanı Gerhard Schröder, ABD'nin aksi yöndeki ısrarlı taleplerine karşın, Çin Başbakanı Wen Jiabao'ya yasakların yakında kalkacağını umduklarını ifade ettiler.
ABD ise Çin'in radar ve iletişim donanımı alanlarında Batı'nın savunma teknolojilerine sahip olmasının Asya'daki hassas dengeleri değiştireceğinden ciddi kaygı duyuyor. Dahası, Çin'in AB öncülüğündeki GALILEO projesine 200 milyon yatırım yapmayı kabul ederek ABD'nin uydu haberleşmesindeki tekelini kırmaya katkı sağlaması, önde gelen Avrupalı firma ve markalara büyük paralar akıtması dikkat çekici bulunuyor. İkili işbirliği, çevre, enerji güvenliği, yasadışı insan kaçakçılığı, karaparanın aklanmasının önlenmesi, bölgesel istişareler gibi alanları da kapsıyor.
Ayakları yere basan politika gerek
Elbette ki önümüzdeki dönemde tekstil ve hazır giyim sektöründe AB ve ABD pazarlarında ciddi şekilde zorlanacağımız bir gerçek. Ancak onyıllardır varlığını hissettirdiği halde sadece son birkaç yıldır ciddi şekilde farkına vardığımız 'Çin tehditi'ne karşı ticaret kısıtlayıcı önlemlerle sonuç almanın mümkün olmadığını da kafalarımıza yerleştirmemiz gerekiyor. Üstelik, Çin mallarının halkın alım gücünü artırdığı, üreticilerimizi katma değeri, verimliliği yüksek ve ayırt edici mal ve hizmet üretimine zorladığı bir dönemde.
Dahası, Türkiye'nin Çin'e ilişkin değerlendirmelere hâkim olan 'tehdit' paranoyasının ötesine geçip bu ülke ile ayakları yere basan, Çin'in ve ülkemizin öncelik ve gerçeklerinden hâreket eden pratik bir strateji geliştirmesi gerekiyor. Kâğıt üzerinde kalmaması gereken bu strateji sadece ekonomik ilişkileri değil aynı zamanda diplomasinin siyasi, askeri, teknolojik, enerji ve tanıtım boyutunu da kapsamalıdır.
İki ülkenin rakip olduğu sahalarda bile işbirliği imkânları mevcut. 21. yüzyılda ülkeler arasındaki rekabetin kesin sınırları çizgilerle belirlenmiş bir sahada cereyan ettiğini söylemek mümkün değil. İş, tamamlayıcılık noktalarının iyi tanımlanmasında yatıyor.
Ortaklık için imkân mevcut
İki ülke arasındaki ticari/yatırım ilişkilerini düşünürken Türkiye üzerinden üçüncü ülkelere (AB ile Türkiye arasında mevcut olan Gümrük Birliği'nin avantajları dahil) Çin mal ve hizmetlerinin sunumu, ortak yatırım projeleri geliştirilmesi de (Rusya, Orta Asya, Ortadoğu) düşünülmeli. Çin ile Türkiye arasında iki ülkenin de önemli kullanıcısı olduğu silah ve techizat üretimi alanında işbirliği imkânları yaratmak ciddi biir olasılık olarak belirebilir. Bir yandan iki ülke arasında düşük profilli askeri işbirliği genişleme potansiyeli gösterirken, özellikle silah sistemleri alımı, ortak üretimi, uydu teknolojisi alanlarında, diğer yandan Çin'in Ortadoğu, Hazar ve Körfez petrolünün sevkıyat/arz güvenliği için bu bölgelerde güçlü köprübaşları kurma arayışı Türkiye bakımından güvenlik riskleri yaratabilir.
Ortadoğu'da Türkiye'nin komşusu olan ülkeler arasında halihazırda geniş kapsamlı bir işbirliğinin temeli atılmış durumda. Bu temel bölgede Çin'in menfaatlerinin korunmasına imkân sağlayacak bir stratejik ilişkiler ağına dönüştürülecek gibi görünüyor. Öyle görünüyor ki İran, Suriye, Sudan, Suudi Arabistan bölgedeki güçlü stratejik ilişkiler ağının merkezinde yer alacak. İran ile Çin arasındaki ticaret geçen yıl sonunda 6 milyar dolara (7.8 milyar YTL) ulaştı; bu yıl 7 milyar doları aşması bekleniyor. Silah ve petrol ticareti ana kalemler. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad Haziran 2004'te Pekin'de idi, sadece ticaret ve yatırım bağlarının artırılması değil ABD'nin empoze ettiği yalnızlık çemberini kırabilmek ve yeni silah alımlarını sonuçlandırmak için de. Türkiye kendi menfaatleri açısından bu ilişkiler demetini yakından izlemek ve siyasi güvenlik danışmaları gündemine dahil etmeliyiz.
İkili ilişkiler tek şeritte
Türkiye ile Çin arasındaki ticari rekabeti ortaklığa dönüştürme yolları nasıl bulunur? Çin ile yaşanan sıkıntıların sadece Türkiye'ye özgü olmadığını, Güneydoğu Asya, Güney Asya, Latin Amerika (özellikle de Meksika), ABD ve AB pazarlarının da bu meydan okumaya karşı ne tür önlemler geliştirdiklerini (iyi örgütlenmiş ve son derece aktif rol oynayan tekstilcilerimiz dışında) yeterince bildiğimizden emin değilim. Şurası bir gerçek ki, 'Çin vakası' bazılarının sandığı gibi öyle gelip geçici bir olgu değil.
Kalıcı ve uzun dönemde yansımaları devam edecek, korumacılığa dayalı
kararlar ile üstesinden gelemeyeceğimiz ciddi bir meydan okuma ile karşı karşıyayız. Bunu kafalarımıza yerleştirip fotoğrafın bütününü dikkate alan gerçekçi stratejiler geliştirmek, karşılaşılan tehditleri nasıl fırsatlara dönüştürebileceğimize kafa yormak zorundayız.
Türk-Çin ticaret ve yatırım ilişkileri genellikle tek şeritte gidiyor. İkili ticarette Türkiye aleyhine açık giderek büyüyor. Çin doğası gereği karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olduğu alanlarda hep ön planda. Çok az kimse, uzun vadede Çin piyasasında nasıl bir mevcudiyet kurulabileceğini düşünüyor. Devlet kurumlarının bu alanda hem bilgisi,
hem de yönlendirmesi yetersiz.
Aslında Çin'i her ziyaret eden heyetimiz, müthiş etkileniyor. Olumlu izlenimler ve bir dolu vaatlerle memlekete dönüyorlar. Eşgüdüm toplantıları yapılıyor, raporlar havada uçuşuyor.
Birkaç ay sonra, somut hedeflere kilitlenmediğinden, projeler uygulamaya dönüştürülmediğinden, Çin gündemden düşüyor. Taa ki yeni bir 'göz açıcı' ziyarete kadar. Bu arada ipek, porselen, halı, inci, çay, hatıra eşyalar alanında ticaret artıyor! Kardeş kent ilişkileri genelde nalıncı keseri gibi, hep Çinlilerin ticari menfaatlerine hizmet ediyor. Çünkü onlar çalışıyor, biz geziyor, laf üretiyoruz. Çin Cumhurbaşkanı ve Başbakanı ülkemize geldiğinde bile, sağlam, sonuç almaya dönük bir toplantı dosyası çıkarıldığından, zirvede sonuçlandırılabilecek projeler geliştirildiğinden emin değilim.
1988'de Çin ile 330 milyon dolar civarında olan ticaret hacmimiz özellikle 1992'den itibaren önemli ölçüde arttı. 1998'de 884 milyon dolar, 2000'de
1 milyar 440 milyon dolar (96 milyon dolar Türkiye'den ihracat, 1 milyar
340 milyon dolar Çin'den ithalat) düzeyine ulaştı. DEİK verilerine göre
2003 yılında dış ticaretimiz 3 milyar 80 milyon dolar düzeyinde gerçekleşti; 492 milyon ihracat, 2.6 milyar dolar ithalat. Bu ithalat rakamına kayıt dışı ticareti de ekleyince tablo daha da sevimsiz hale geliyor. Çin'e yaptığımız ihracat artsa da ithalatımız daha hızlı artıyor ve sonuç olarak açığımız gittikçe büyüyor. Bu ülkeye yapılan ihracatın yarısını demir-çelik ürünleri oluşturuyor. Buna karşılık ithalatta ise daha büyük bir çeşitlilik söz konusu. İhracatın belirli kalemlere aşırı derecede bağımlı olması, bu ürünlerin piyasalarında oluşan şartların toplam ihracat rakamlarını doğrudan etkilemesine yol açıyor. İhracat ve hizmetler sektöründe çeşitlenme zorunlu. Üçüncü ülkelere Çin'den mal ve hizmet satımı da ciddi şekilde düşünülebilecek bir alternatif.
Öncü Türk firmaları
Çin'in içinde yer aldığı Uzakdoğu coğrafyasında Türkiye'yi etkileyecek yeni gelişmeler yaşanır, fırsatlar doğarken ne yazık ki Türk iş dünyası Çin'de istenilen ölçüde hatırı sayılır varlık gösteremiyor. Buna karşın bazı Türk firmaları mevcut şartları zorlayarak bir şekilde Çin piyasasında varlıklarını göstermek için çeşitli girişimlerde bulunuyor.
Türk firmaları Çin'i genellikle ya ithalat ya da ucuz üretim üssü olarak görüyor. Çin'deki toplam Türk yatırımı 25-30 milyon doları (40 milyon YTL) geçmiyor. Bu rakam bile Çin'deki Türk ekonomik varlığının ne derece sınırlı olduğunun göstergesi. Birkaç firmamız Çin'de önemli işler yapıyor. Bu firmalar grubu da Türkiye'nin başka dış pazarlarda başarı kazanmış özel sektör kuruluşlarının öncü nitelikte görev verdiği işletmelerinden oluşuyor. Örneğin Enka Holding'e bağlı Çimtaş firmasının Ningbo kentinde enerji sektöründe kullanılan çelik komponentleri ürettiği bir tesisi bulunuyor. Koç Holding, Demirdöküm'ün Bozüyük'teki tesislerini parçalar halinde 43 konteynır ile Çin'e taşıdı ve burada yağlı radyatör üretimine başladı.
Bir diğer Koç Holding şirketi olan Arçelik'in Çin fabrikalarında üretim projeleri var. Önde gelen Türk inşaat firmalarından STFA ve ENKA'nın,
bazı Türk mimarlık firmalarının ön denemeler yaptığı kulağımıza geliyor. Gıda sektöründe bugüne kadar gerçekleştirilebilen önemli bir yatırım olmadı. Baycan sakızları ile ilgili yatırım ortaklığı neredeyse üretime geçmeden sona erdi. Hazine Müsteşarlığı'ndan elde edilen verilere göre Türkiye'de 107 adet Çin sermayeli firma faaliyet gösteriyor. Bu şirketlerdeki toplam Çin sermayesinin tutarı ise 4.7 milyon YTL (4.7 trilyon TL) seviyesinde bulunuyor.
YARIN: İkili ilişkide yeni açılım