DIŞ AÇIK bilmecesi (2)

2001 yılından bu yana Türk parasının yabancı paralar karşısında değerlenmesi neredeyse hiç hızını kesmedi. Bu değerlenmeyi DİE, TÜFE bazında TL'nin değerini hesaplayarak buluyor.
Haber: ÖZGÜR SAĞMAL / Arşivi

İSTANBUL - 2001 yılından bu yana Türk parasının yabancı paralar karşısında değerlenmesi neredeyse hiç hızını kesmedi. Bu değerlenmeyi DİE, TÜFE bazında TL'nin değerini hesaplayarak buluyor.
Hesaplamalara göre bu yıl temmuzda TL'nin reel değeri, Ocak 1980'den bu yana en yüksek düzeye ulaştı. Merkez Bankası verilerine göre, TÜFE bazında reel efektif döviz kuru temmuz ayında 162.9 seviyesine çıktı. Türk parasının gerçek değerinin çok üzerinde olduğunu hemen tüm ekonomistler kabul ediyor. TL'nin değerindeki bu yükseklik de ihracata negatif olarak yansıyor. İhracatçı malını bu durumda daha zor satarken, cebindeki para değerlenen ithalatçı ithalat yapmaya daha rahat yöneliyor.


Büyütmek için tıklayınız

Bir ülkenin parasının başka ülkelerin paraları karşısında değerli olması şüphesiz o ülke ekonomisi için iyi bir veridir, ama söz konusu değerlilik gerçeği yansıtıyorsa... Dış açığı artan bir ülkede yerli paranın hâlâ değerleniyor olması büyük riskler oluşturuyor. ABD şu anda çok büyük dış açık veriyor. Açık büyüdükçe de parasının dünyanın diğer paraları karşısındaki değerini düşürüyor. Böylelikle ekonomisinin sağlıklı bir şekilde devamını sağlıyor.
Petrol fiyatları nasıl etkiliyor?
Belki de son bir yıldır dış ticaret açığının artmasının yegâne sebebi olarak enerji kaynakları ithalatını göstermeliyiz. Petrol fiyatlarının 2004'ün ortalarından bu yana durmaksızın yükselmesi Türkiye gibi enerji kaynaklarında ithalata bağımlı olan ülkeleri zora sokuyor. 2005'in ilk yarısında petrol ve doğalgaz ithalatı yüzde 46 artışla 9 milyar dolara ulaşmış durumda. Bu iki dönem arasındaki 9.7 milyar dolarlık ithalat artışının 2.8 milyar dolarlık kısmı sırf doğalgaz ve petrolden kaynaklanıyor. Öte yandan bu fiyat artışları üreticiye enerji maliyetlerinin yükselmesi olarak da yansıyor. Doğalgaz ayrıca tabii ki ısınma maliyetlerine de yansıyor. Petroldeki artış ise hem taşımacılık hem de ısınma maliyetlerine yansıyor. Kısaca enerji kaynaklarındaki fiyat artışları hem ihracatı yavaşlatıyor hem de ithalatı artırıyor.
İlk 500 ihracatçının ithalatı, ihracatından fazla
Geçtiğimiz günlerde Turkishtime dergisinde yayımlanan ilk ve ikinci 500 büyük ihracatçı firma listeleri ilginç bir bulguyu ortaya koyuyor. İlk 500 ihracatçı firmanın 2004 yılında yaptıkları toplam ihracat 43 milyar dolar. Bu firmaların 2004 yılında yaptıkları ithalat ise 59 milyar dolar. Evet bu firmalar sadece ihracatın en büyük firmaları değil, aynı zamanda ithalatın da en büyük firmaları. Bu rakamın bu kadar büyük olması eğer yapılan ithalatın önemli bir kısmı üretimde kullanılmak üzere veya dahilde işleme kapsamında gerçekleştirilseydi endişelenecek bir durum olmazdı. Ancak 60 milyar dolar ithalatın sadece 14 milyar dolarlık kısmı üretim, 7 milyar dolarlık kısmı da dahilde işleme kapsamında ihracat için ithal edilmiş. Öte yandan bu firmaların iç satışları 65.6 milyar YTL tutarında. Bunun anlamı kısaca şu: Türkiye'nin en büyük ihracatçı firmalarının asıl öne çıkan tarafları ithalatçı olmaları ve dış piyasadan çok iç piyasaya çalışıyor olmaları. Ayrıca daha çok iç piyasaya yaptıkları üretim için önemli miktarda ithalat gerçekleştirmeleri.
Çok mal değil, katma değer üretene teşvik
Türkiye ana ve ara malında zaten dışa bağımlı bir ülke. Bir de döviz ucuzladığı için ara mal ikmalinde büsbütün dışa yönelmiş durumda şimdi. Birçok firma yurtiçinden 17-20 yıldır mal aldığı firmaları bırakarak yurtdışına yöneldi. Türkiye gerek ihracat olsun gerekse iç piyasa için, üretim yapacağı zamanlar yoğun bir şekilde ithalat yapmak zorunda kalıyor. Yani her halükârda ithalat yüksek olacak. Bunu dengelemek için katma değeri yüksek mal üreteceksin ve ürettiğin bu malları en iyi şekilde pazarlayacaksın. Ama bu öyle istenince birden olacak bir şey değil. Öyle bir kurgulama yapılmalı ki Türkiye 15 senede konvansiyonel sektörlerden yüksek teknolojili ürünlere geçiş yapsın. Mesela tarım ürünlerini öyle bir üreteceksin ki senin ürünlerin özellikle tercih edilecek. Tabii bunları aynı zamanda alıcıyla en iyi fiyatlarda buluşturmak için pazarlama faaliyetlerine de özel bir çaba sarf etmen gerekiyor. Bütün kurgulamamızı bunun üzerine yapmalıyız. Bu hedeflere ulaşmak için yapılacaklar bellidir. Hem özel sektör hem de devlet katma değeri yüksek sektörlerin kurgulanmasına acilen başlamalı.
Uluslararası pazarlama konusunda da temsilcilik çalışmaları veya KOBİ'lere yönelik kümelenme çalışmaları için en kısa zamanda harekete geçilmesi lazım. Devletin, ekonomiye yön veren politikaları baştan tasarlaması gerekiyor. Yüksek katma değer üreten ve pazarlamaya yatkın sektör ve şirketlerin desteklenmesi önceliği olmalı. Devlet artık çok üreteni değil, çok kazananı ve çok katma değer üreteni teşvik etmeli. Tabi bu planlama yapılırken hızla evirilen dünyanın 20 yıl sonrasını düşünmek lazım.
Yönlendirilen dalgalı kur rejimine geçilmeli
Dış ticarete konu olmayan ve yurtdışına satılamayan mal ve hizmetlerin yıllık fiyat artış oranı, dışarıya satılanların iki katı. Tekstil, giyim, binek aracı, turizm gibi mal ve hizmet fiyatlarındaki artış yıllık bazda yüzde 6'lar civarında. Dışarıya satılma olanağı olmayan taşıma, lokanta, kira gibi konularda fiyatlar bir yılda yüzde 11.2 arttı. Bu, enflasyonun düştüğü ve iç paranın değer kazandığı ülkelerde gözlenen yapısal bir değişim. Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Macaristan'da AB'ye katılım sürecinde enflasyon düşerken buna benzer bir durum gözlenmiş. Tabii ki ihracatı olumsuz etkiliyor. Nedeni eğitim, konut, eğlence gibi fiyatların esnek olmaması. Bunların fiyatları kolay kolay aşağıya inmiyor ama o ülkede yaşayanların bazı önemli harcamalarının kalemlerini oluşturuyor.
Neticede, ihracat hem reel kurlar nedeniyle baskı altında; hem de dış ticarete konu olmayan malların fiyatındaki yükseklik dolayısıyla baskı altında kalıyor. IMF'nin belirlediği ve hükümetin kabul ettiği kur rejimi ortada... Nadir zamanlarda müdahalesine izin verilen dalgalı kur rejimi oluşturulmuş.
Çözümün kaynağı hükümettir. Merkez Bankası kendisine tanınan yetki çerçevesinde piyasaya açıktan müdahale ederek değişik zamanlarda döviz alıyor. Yapılan bu kadar müdahaleye rağmen kur hâlâ bu seviyelerde. 'Ya etmese'yi düşünmek bile istemiyorum. Ama çözüm bu değil. Rejimin temel özelliklerinden dolayı ne kadar müdahale etse de fark etmez. Her müdahale ters teper. Belirli yöntemlerle kuru yönlendiren 'yönlendirilen dalgalı kur rejimi'ne geçmeliyiz.

SEKTÖRLERDEN GÖRÜŞLER
  • Dış ticaret fazlası veren tek sektör hazır giyim
    Sulhi Kökçe, İstanbul Hazır Giyim ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği Başkanvekili
    Türkiye'de dış ticaret fazlası veren tek sektör hazır giyim sektörüdür. Hem de bu fazla, diğer birçok sektörün oluşturduğu açıklardan daha büyüktür. Hazır giyim sektörü önümüzdeki dönemde önemini yitirmeden sürdürecek bir sektör. Çünkü dünya pazarlarında elde ettiği büyük kazanımlar var. İhracata devam ettiği müddetçe dış ticaret açığını olabildiğince kapatan bir sektör olacak. Ama son dönemde özellikle kurların düşüklüğünden dolayı ihracat çok zor hale geldi. Maliyetler TL üzerinden ve artmakta. Satışlar ise dolar veya avro üzerinden ve düşmekte. Bu durumda bu farkı ihracatçı firma kendi kârından kapatıyor. Geçen seneye göre şirketler çok düşük kârlarla çalışıyorlar. Öte yandan ihracatın da azaldığını görüyoruz. Bu durumda tabii birçok firma küçülmeye gidiyor. Bu sektör büyük hedefleri olan bir sektör, bu yüzden şirketlerin kapısına kilit vurulup gidilmesi söz konusu değil. Hâlâ en büyük istihdamı sağlayan sektördür ve bu noktadan hareketle önemli bir sosyal sorumluluğu da vardır. Ama hükümetin öncelikleri arasında ihracat olmadığı için şu an bu sorunlarımız devam ediyor. Hükümet ihracata ihtiyacı olduğunu fark ettiği zaman bu sorunlarımızı çözecek adımlar atılacaktır.
  • İhracat kârlı bir iş olmaktan çıktı
    Osman Benzeş, eski TGSD Başkanı
    Öteden beri Türkiye'nin en büyük ihracatçısı giyim sanayidir. Bu sanayinin son üç yıldır gerilemesinin bazı nedenleri var. Biz bir Amerikan firmasına günde 4 bin pantolon üretiyorduk, bugün aynı kadroyla ancak 2 bin adet üretebiliyoruz. Müşteri beklentileri ve modadan dolayı bir adet ürünün zaman maliyeti artmış durumda. Ama bu pantolonu diktiren müşteri, altı sene önce kaça satıyorsa aynı fiyata satıyor bu malı. Bu yüzden de aynı fiyattan almak istiyor. Başka yerlerden ne kadar kısarsanız kısın bu haliyle zaman maliyetinin iki katına çıkması sizi kârsızlaştırıyor. Öte yandan 2001 krizinden sonra piyasaların yarattığı kur baskısı var. Önceleri bir trend oluştu aşağı yukarı da tahmin edilebilir değerler vardı. Bu trend üzerinden hesap yapılarak fiyat belirleniyordu ve bu da tutuyordu. Hazır giyim ihracatında altı ay ila 1 yıl arasına fiyat verilir. Bu süreçte siz belli bir fiyat değerlenmesi beklerken, iki sene sonra bambaşka bir tablo karşımıza çıktı. Bu tabloda ise TL aşırı değerlenmeye başlıyor, dolar bilinmez bir şekilde baş aşağıya gidiyor. Bu arada avronun dolara karşı değerlenmeye başlaması Türk ihracatını bugüne kadar kolladı. Çünkü ihracatın yüzde 60'ı avro bölgesineydi. Her şeyin ihracatın aleyhine geliştiği bu süreçte verimlilikte önemli bir aşama kat ederek ayakta kaldık. Ama o zamanlarda elde ettiğimiz yüzde 10-12 oranındaki kârlar bugün neredeyse sıfıra indi ve ihracat yapmak kârlı bir iş olmaktan çıktı.
  • Elektronik yüzde 25-40 arası katma değer bırakıyor
    Göksen Körezlioğlu, İstanbul Elektrik-Elektronik ve Makine Sanayi Mamulleri İhracatçıları Birliği Başkanı
    Türkiye'de üretilen elektrik-elektronik ürünleri tabii ki ülkeye katma değer bırakıyor. Ama cep telefonu, audio-video gibi ürünler ithalatla sağlanıyor. Bu ithalat nedeniyle de elektrik-elektronik dış ticaretinin dengesinde açık ortaya çıkıyor. Bu konuda yapılacak pek bir şey yok. Ama Türkiye'de üretilen elektroniğin, ürününe göre yüzde 25 ile 40 arasında katma değer bıraktığını söyleyebiliriz. Türkiye'de bu ürünlerin de üretilmediği ortamı düşünürseniz ithalatın nelere mal olacağını hesaplayabilirsiniz. Bu açıdan desteklenmesi gereken sektörlerin başında geliyor. Ama bu bizi, ithalat gerçeğini görmemezlikten gelmeye itmemeli. Türkiye net ihracatçı bir ülke değil, bir dış ticaret ülkesi. İthalat yaparak ihracat yapan sektörler var. Dolayısıyla ithalatına da hâkim olmalı ve onu yönetmeli. Çin'den, kısa vadeli küçük çıkarlar adına mal-ürün kalitesine bakılmaksızın ithalat yapılıyor. Bunların yerli üreticileri yok mu? Var. Ama biz kendi pazarımızı denetleyip standartlarımıza yeterince sahip çıkamadığımız için, meydanı boş bulan kısa vadeli çıkar birimleri, bundan istifadeyle ülkemizi kalitesiz mal ile doldururken, yerli üreticilerimize ciddi zararlar veriyor.
  • Yassı mamul üretimini hızla artırmalıyız
    Adnan Ersoy, Ulubaş Akdeniz Demir ve Demir Dışı Metaller İhracatçıları Birliği Başkanı
    Türkiye'nin yassı mamuldeki üretimi iç talebini karşılamıyor. Dolayısıyla yılda 3 milyon ton yassı mamul ithalatı gerekiyor. Yanı sıra Türkiye'nin 16 milyon ton uzun mamul üretimi var. Bu da ihtiyacının iki katı... İhracatta düşüş olunca ithalatta büyük artış görülüyor. Yassı mamul her zaman için uzun mamulden pahalı ve kazançlı. Bu ürünü ülkenin bir an önce ihtiyacı kadar üretmesi gerek. Erdemir halen sürdürdüğü yatırımlarla yassı mamul üretimini yüzde 70 artıracak. Türkiye'nin 3.7 milyon ton olan yassı mamul üretimini 12-13 milyon tonlara çıkması gerekiyor. İç talebi karşılayacak üretimi gerçekleştirdiği zaman ithalat önemli bir sorun oluşturmaz.
    Ar-Ge artınca katma değer de artar
    Turgay Durak, Otomotiv Sanayi Derneği Başkan
    2005 yılının ilk altı ayı itibariyle otomotiv sektöründe dış ticaret "artı" vermiştir. İhracat ithalattan yaklaşık 500 milyon dolar fazladır. Türkiye otomotiv pazarında satılan otomobillerin yaklaşık yüzde 70'inin ve ticari araçların yüzde 50'sinin ithal edilmekte olduğunu düşünecek olursak; ihracatın ithalattan fazla olmasının en büyük nedeninin yerli ana sanayi ve yan sanayiinin üretimlerinin çok önemli bir bölümünü ihraç etmesi olduğunu görüyoruz. 2005 yılının ilk 7 ayında otomotiv ihracatı 7 milyar 688 milyon dolar oldu. Bu rakam 2004 yılının aynı dönemine göre yüzde 30'luk bir artışı işaret ediyor. 2005 yılının ilk 7 ayındaki otomotiv ihracatı ile, 2003 yılının toplam ihracatının üzerinde bir noktaya ulaşıldı. Ana sanayi ve yan sanayiinin yeni ürünlerin geliştirmesini, mühendisliğini Türkiye'de yapması daha fazla katma değerin ülkemizde kalmasını sağlayacak. Bu konudaki uyarı ve önerilerimizi hükümetimiz olumlu değerlendirdi ve Ar-Ge, ürün geliştirme harcamalarının yüzde 40'ının kurumlar vergisi matrahından muaf tutulmasını sağladı. Ayrıca bu yılki bütçeye 300 milyon dolar kadar Ar-Ge projelerinin teşviği için TÜBİTAK onayına bağlı olarak fon ayrıldı. Bu teşviklerle otomotivde yeni araç projelerinde yerli dizaynın artacağını ve bu sayede de katma değerin daha fazla Türkiye'de kalacağını düşünüyorum.

    BİTTİ