IMF/Dünya Bankası toplantılarının ev sahibi olarak Türkiye'nin rolü

Türkiye gibi ülkeler Washington Konsensüsü'na uyarken, daha gelişmiş ülkeler deregülasyonun nimetlerine övgüler düzmekte, kimi zaman kapalı kapılar ardında konsensüsü rafa kaldırmaktaydı... Zaman, hepimize aynı mesafede, ortada bir yerde buluşmanın zamanı ve İstanbul bunun için en uygun yer



SUZAN SABANCI DİNÇER



Yeni bir ‘İstanbul Mutabakatı?’

Henüz iyimserlik için biraz erken olsa da, global piyasalara hâkim olmaya başlayan rahatlama duygusu, İstanbul’da gerçekleşen IMF/Dünya Bankası toplantılarındaki havanın pek çok kişinin korktuğu gibi kasvetli olmayacağına işaret ediyor. Bilindiği gibi IMF/Dünya Bankası’nın yıllık toplantıları her üç yılda bir Washington dışında gerçekleştirilir ve toplantı için seçilen yerin de sembolik bir anlamı bulunur.
Toplantılara ev sahipliği yapan Singapur, Dubai ve Prag, hızla gelişmekte olan ekonomik bölgeleri ve dünyada
değişen güç dengelerini temsil ediyordu. 1955 yılında toplantıya ev sahipliği yapan İstanbul ise soğuk savaş döneminin ortasında, Batı’nın Avrupa’nın kenarındaki yalnız nöbetçisi konumundaydı.

İstanbul’da konum
İstanbul’un bugünkü konumu ise çok farklı. İstanbul, eskisi gibi Avrupa’nın kıyısında değil; Güneydoğu Avrupa, Balkanlar, Ortadoğu ve Avrasya gibi birbirine bağlı bölgelerin tam ortasında bir merkez konumunda. Nitekim, şehrin hızla gelişip bir finans merkezine dönüşmesi de bu değişimin doğal bir sonucu. İstanbul’un GSYH’sı tek başına Çek Cumhuriyeti ve Polonya hariç Avrupa Birliği’ne yeni katılan ülkelerin GSYH’larından daha yüksek. Yakın zamanda gerçekleştirilen Nabucco boru hattı anlaşması ve Rusya ile yürütülen müzakereler Türkiye’nin, medeniyetlerin buluşma noktası olmasının yanında, enerji üssü olarak da konumunu teyit ediyor. İstanbul gerçek anlamda bir dinamizm sergiliyor.
Sıklıkla kültürlerarası bir köprü ve medeniyetlerarası diyalog sürecinde arabulucu olarak görülen İstanbul dünyanın iki yarısı arasında gerçekleşmesi gereken diyaloğun da ev sahibi olacak. Görüşmelerin oldukça hararetli geçmesi hayli mümkün.
Ne de olsa, mali disiplin tavsiyelerini dinlemek durumunda olanlar, bu konuda bolca akıl verenlerin kendi tavsiyelerine uymak konusunda hiç de o kadar hevesli olmadıklarını gördüklerinde, doğal olarak bir miktar içerleyeceklerdir. Gelişmiş ülkeler, riskleri yönetmek kadar sorumsuzluğu da ödüllendiren bir sistemin kurbanı olan ülkelerde kızgınlık yarattıklarının farkına varacaklardır.
Son krizin bir paradigma değişikliğini de beraberinde getirdiğini görüyoruz. Gelişmekte olan ülkeler krizden çıkma umutlarını gelişmiş ülke tüketicilerine bağlarken, biz onları büyümenin motoru olarak görmeye devam etmekteyiz. IMF gelişmiş ülke ekonomilerinin %3.4 küçüleceği 2009 yılında gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerinin %1.7 büyümesini bekliyor. 2000 yılında gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerinin global GSYH içindeki payı %20 olarak gerçekleşmişti, fakat IMF bu oranın 2009 yılında %30’a yükseleceğini öngörüyor. Görünen o ki, İstanbul’daki toplantılarda yapılacak tartışmaların ağırlıklı teması küreselleşme ve karşılıklı finansal bağımlılık ilişkileri olacak. Bu bağlamda Türkiye çoktandır kendi iş dünyasından ve politika üreticilerinden daha gerçekçi yaklaşımların beklentisi içinde. Genel kanı, Türkiye’nin 2001 krizi sonrası finans sektörünü düzene koyduğu ve bu sebeple krizden çıkışta önde olacak grupta yer alacağı şeklinde. Bu elbette doğru bir tespit, ancak iş bununla bitmiyor. Türk bankalarının Batı’daki zengin rakiplerini vuran kriz karşısında ayakta kalmanın kıvancını yaşadığı bir gerçek. Ancak ihraç pazarlarımızda meydana gelen daralmanın reel ekonomiye verdiği hasarı da görmezden gelmek mümkün değil. Emniyet kemerlerimizi takmış olmamız çarpışma anında hiç kimsenin zarar görmeyeceği anlamına gelmiyor. Bugün krizin etkilerini hafifletmek için aldığımız önlemlerin bedelini ileride ödeyeceğiz. Bu kapsamda, maliyetleri çok iyi hesaplamalı ve
gücümüzü artırmak için çalışmalıyız.

Ankara’daki konuklar
Bugün otellerinde ve konferans salonlarında IMF yetkililerini ağırlayan Türkiye’nin, aynı yetkilileri kısa bir süre once bütçe kararlarının alındığı Ankara’da ağırladığı unutulmamalı. Aradan geçen yıllar boyunca Türkiye, yapısal reformlar için IMF’in onayını almak zorunda kalmışsa, bunun sebebi piyasaların ilgili cesur adımların tarafımızca atılacağına pek inanmamış olmasıdır.
Tabii ki ironiler de bulunmaktadır: Türkiye gibi ülkeler Washington Konsensüs’üne uyarken, daha gelişmiş ülkeler deregülasyonun nimetlerine övgüler düzmekte, hatta kimi zaman kapalı kapılar ardında konsensüsü rafa kaldırmaktaydılar. Bizler ise Türk bankaları olarak bilançolarımızı daha da güçlendirirken, Lehman Brothers’ın batışına tanık olduk. Zaman, hepimize aynı mesafede, ortada bir yerde buluşmanın zamanı ve İstanbul bunun için en uygun yer.
Çoğu kez tehlike anında önceliklerimiz konusundaki duyarlılığımız zayıflar. Son zamanlarda kriz sözcüğünün Çince’de fırsat anlamını da içerdiğini hatırlatmak klişe haline gelmiş olsa da, şu an gerçekten tam da böyle bir durumla karşı karşıyayız. Son derece kritik bir ortamı kendi yararımıza çevirmek zorundayız. Öyle bir zaman aralığından geçmekteyiz ki, insanları ve hükümetleri yararları uzun dönemde görülecek zor önlemlere ikna etmek en önemli önceliğimiz olmalı. Reform yapmak için en uygun zaman, içinde bulunduğumuz bu andır. Yarından sonra çok geç olabilir ve bu fırsatı kaçırabiliriz.

Suzan Sabancı Dinçer: Akbank Yönetim Kurulu Başkanı ve Murahhas Üyesi; Turkish Policy Quarterly dergisinin Summer 2009 sayısından Radikal için kısaltılarak alındı.



bigPara.com