Özelleştirmeler ondan sorulur

Petrol-İş'in avukatı Gökhan Candoğan, birçok özelleştirme ihalesini açtığı davalarla durdurdu. Candoğan'a göre özelleştirme ihalelerinde yapılan yanlışların en büyük kaynağı, hükümetin muhalefeti ve yargıyı dikkate almayan yönetim anlayışı.
Haber: RUHİ SANYER / Arşivi

Gökhan Candoğan genç bir avukat. Son dönemlerde özelleştirme ihalelerinin iptali istemiyle açtığı davalarla öne çıktı. Aktaş Elektrik'in sözleşmesinin iptal, Tüpraş özelleştirilmesinde yürütmenin durdurulması davalarını hep Candoğan yürüttü. Halen özelleştirme konusunda Petrol-İş Sendikası'yla çalışan Candoğan sorularımızı yanıtladı:
Birçok özelleştirme ihalesinin iptali için dava açtınız. Önemli bölümünü durdurdunuz. Kaç tane oldu yürütmesini durdurduğunuz özelleştirme ihalesi?
Şu anda kesin bir sayı vermem mümkün değil ama ilk önce 1997'de elektrik dağıtım tesislerinin işletme hakkı devirleriyle ilgili 20'nin üzerinde dava açmıştık. Tümünden yürütmenin durdurulması kararı çıktı. Ardından da zaten devirden vazgeçildi. Arkasından Elektrik Mühendisleri Odası tarafından açılan Aktaş Elektrik'in hizmet sözleşmesinin iptaline ilişkin dava vardı. Aktaş Elektrik'in sözleşmesi iptal edildi. Türk Telekom'un GSM şirketleriyle yaptığı ara bağlantı sözleşmelerini iptal ettirmeyi başardık.
Petrol-İş ile ilişkiniz ne zaman başladı?
Bunlardan sonra Petrol-İş adına girdiğim davalar oldu. İlk olarak Petkim'in Uzan Grubu'na blok satışı söz konusuydu. O dava sürerken, alıcı grubun yükümlülüklerini yerine getirmemesi nedeniyle ihale iptal edildi. Arkasından Tüpraş ile ilgili dava süreci başladı.
Efremov'un alıcı olduğu ihale mi?
Evet Efremov-Zorlu Grubu'na verilen ihaleyle ilgili 4 dava açtık. İşlemin her noktası için yargıya gittik. İhale öncesi satışa onay veren Rekabet Kurulu kararının iptali için dava açtık. İhaleye çıkıldı, bu kararın iptali için dava açtık. İhale sonuçlandırıldı, onunla ilgili dava açtık. En son Özelleştirme Yüksek Kurulu kararı çıktı. Onunla ilgili dava açtık. Tüm davalar bizim açımızdan olumlu sonuçlandı ve ihale iptal edildi. Şu ana kadar özelleştirmeyle ilgili takip ettiğimiz davalar bunlar.
En son Tüpraş'taki 400 küsur milyon dolarlık satışın iptali için dava açtınız.
Tüpraş hisselerinin yüzde 14.76'sının satışıyla ilgili olarak açtığımız dava şu anda sürüyor. Oradan da olumlu bir karar bekliyoruz.
Özelleştirme İdaresi, ihale süreçlerinde hangi hataları yapıyor ki siz sürekli ihaleleri iptal ettirebiliyorsunuz.
Bu konuda şöyle bir ayrım yapmak mümkün. 2001 yılından önceki özelleştirmelerle, daha sonra yapılmaya çalışılan özelleştirmelerin iptal nedenleri arasında bir önemli fark var. Daha önceki, yani 1990'larda başlayan ve 2001'e kadar devam eden süreçte özelleştirmeye karşı toplumda daha bir refleks vardı.
Yani toplum daha olumsuz mu bakıyordu özelleştirmelere?
Evet olumsuz tepki vardı ve bu tepki toplumun daha geniş kesimi tarafından paylaşılıyordu. O dönemdeki davalarda daha çok kamu yararı, yani işin esası noktasında karar veriliyordu. Türkiye hukuk devleti yapısının oturmadığı bir yer olduğu için özelleştirmelerde çok hata vardı. Örneğin yasalar Anayasa'ya aykırıydı. Anayasa Mahkemesi'nin kararları vardı. Yani daha çok işin esasına ilişkin hukuka aykırılıklar ve kararlar mevcuttu.
Yeni periyotta ise bu konuda 10 yılda edinilen tecrübe ve toplumda özelleştirme işlemlerine karşı oluşan havanın ekonomik krizler gibi sebeplerle biraz dağılması özelleştirme karşıtı cepheye kan kaybettirdi. Bu dönemde 1990'lı yıllarda olduğu gibi işin esasına yönelik yani kamu yararı gerekçeli iptal kararı verildiğini pek göremiyoruz.
Şimdiki iptallerin gerekçesi nedir?
Bugünkü davalarda örneğin Tüpraş'ta ihale sürecine ilişkin olarak Özelleştirme İdaresi içindeki ihale komisyonlarının hatalarından, şartnameye uyulmamasından, yani usule yönelik birtakım sebeplerden iptaller oluyor. Ama bu hatalar da çok önemli. Tüpraş davasında kararın ana omurgası bu. Somut gerekçeler vardı. İşte şartnamede şu vardı, buna uyulmadı. Şu şekilde yapılması gerekiyordu, yapılmadı. Tüpraş'ta genelde hukuk inancı olan insanların savunulabileceği bir karar çıktı. Yani mahkemeler eskiden olduğu gibi Özelleştirme İdaresi'nin ya da özelleştirme işleminin amacını pek sorgulamıyorlar. Özelleştirme yapılmalı mı, yapılmamalı mı sorgusu yok.
Olaya usul açısından bakıyorlar.
Evet olaya usul açısından bakıyorlar. Yasaya uygun yapılmış mı, şartnameye uygun yapılmış mı ona bakıyorlar. Bunun da bir anlamda Tüpraş davasıyla oluşan ya da bu kadar bariz şekilde ortaya çıkan bir şey olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü burada bu tür sonuçlara varabilmek için bütün ihale dokümanlarının, bütün belgelerin hem hukuki, hem de mali açıdan incelenmesi lazım. Eğer ihaleyle ilgili evrakları inceleyip, değerlendirmezseniz mahkemeye iptal için gerekçe olabilecek çok fazla sayıda veri sunma şansınız yok.
Özelleştirme İdaresi bir ihalede usul hatası yapıyor. Peki neden bu hatadan ders almıyorlar? Neden tekrarlıyorlar?
Bunun biraz da yönetim anlayışıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Yalnız onların değil Özelleştirme Yüksek Kurulu'nun da yaptığı hatalar var. Bunlara da birkaç kez rastladık yeni özelleştirmelerde. Özelleştirme Yüksek Kurulu başbakanın başkanlığında dört bakandan oluşan bir kuruldur. Yasaya göre kurul olarak toplanmalı ve oybirliğiyle karar almalıdır. Yani toplantı yapılacak, konu o toplantıda tartışılacak ve karar alınacak.
Yani kimseye vekâlet vermek yok.
Kimseye vekâlet vermek yok. Toplantının bire bir yapılması gerekiyor. İki tane Özelleştirme Yüksek Kurulu kararının alındığı tarihte kurul üyesi iki bakanın birtakım resmi temaslar için yurtdışında bulunduğunu belirledik. Unakıtan Fransa'ya, Coşkun da yine bir Avrupa ülkesine gitmiş. Yani toplantı yapıldığı söylenen tarihte Türkiye'de değiller. Bu da demektir ki fiilen toplantı yapılmadı, karar da alınmadı. Yasada öngörülmüş bir usul var. Yaptığınız böyle usule aykırı bir toplantıda almış olduğunuzu söylediğiniz kararın hiçbir hukuki yanı yok. Ama bu çok rahat bir şekilde yapılıyor. Bu daha çok yönetim anlayışından, ya da muhalefeti ya da yargıyı önemsememekten, dikkate almamaktan kaynaklanıyor. Yoksa bütün bunlara dikkat ettikleri takdirde rahatlıkla özelleştirme yapabilirler.
Ama siz genellikle özelleştirmelere karşı açılan davalara katıldığınıza göre, özelleştirmeye karşısınız.
Açıkçası özelleştirme kavramının ekonomik bir gereklilik olduğuna inanmıyorum. Bunun ekonomik örgütlenmede tamamen siyasi bir tercih olduğunu düşünüyorum. Bazı yazarların söylediği gibi ekonomik bir iş olduğu yorumuna hiç katılmıyorum. Davalar nedeniyle izlediğimiz işlemlerin tümünde de özelleştirme dışında başka bir yolun tercih edilmesinin daha iyi olacağını düşünüyorum.
Ne olabilir bu yol?
Bunların bazıları hisseleri İMKB'de işlem gören ve kamu mevzuatına tam anlamıyla tabi olmayan şirketler. Bunlar esas itibarıyla verimli çalışması gereken şirketler. Bunların yönetim kurulları, karar mercileri, işlerini düzgün şekilde organize imkânları var. Bunların yönetim kurullarına siyasi nitelikli olmayan atamalar yapılsa, yönetim kurulları şirketlerin gerçekten verimli çalışması için kararlar alsa, gerekli yatırımları yapsalar kamu mülkiyeti altında ülkeye çok ciddi faydaları olabilir.
Ama siyasiler de, bu atamalardan hiç vazgeçmiyor. Belki bu şirketlerde işlerin yoluna girmemesinin nedeni bu.
Bundan kurtulmanın yolu özelleştirme değil. Burada belki bu tür işlemlere karşı çıkan insanların savunma pozisyonundan kurtulup şirketlerin verimli çalışmalarını olanak sağlayacak bir yapı için bir hukuki mücadele içinde olmaları gerektiğini düşünüyorum.
Belki sendikalar yönetime katılma talebiyle gelebilir?
SPK Kurumsal Yönetim İlkeleri diye bir şey çıkardı. Burada, çalışanlar başta olmak üzere menfaat sahiplerinin yönetime daha fazla katılması, hatta temsilci gönderebilmesinin yollarının açılması gerektiği söyleniyor. Bu sadece kamu yönetimindekiler için değil, hisseleri İMKB'de işlem gören tüm şirketler için öneriliyor. Çalışanların yönetime katılması daha verimli, daha üretken bir işletme için faydalı olabilir. Bu, kamu şirketlerini öncelikle verimli hale getirir ve orada mülkiyetin çok da önemli olmadığı bir noktaya ulaşılabilir. Bu şirketlerin kamu mülkiyetinde olması üretim garantisini de sağlıyor. Özelleştirmeden sonra kapanan birçok işletme var. Örneğin çok önemli bir tesis olan Kayseri'deki Çinkur kapandı. Çok sayıda Et Balık Kombinası var kapanan. Bunların satış sözleşmelerinde üretimin belirli bir süre devamını ve asgari istihdam zorunluluğu getiren hükümler vardı. Ama buna rağmen bu işletmeler ekonomiden uzaklaştırıldı, kapatıldı. Yani önemli olan üretimse kamunun burada yönlendirici olabileceğini düşünüyorum. Bu anlamda da özelleştirmeler ekonomik bir gereklilik değil.
'Özelleştirme davalarından çok keyif alıyorum'
Yürütmeyi durdurma kararı aldığınızda ne hissediyorsunuz? Bir avukat olarak işimi iyi mi yaptım diyorsunuz, yoksa burjuvazinin ideolojik saldırısını püskürttüğünüzü mü düşünüyorsunuz?
Bütün davalar kendimi vererek yaptığım işler. Yalnızca profesyonel olarak 'Bir dava alıyorum, bunun gereklerini yerine getirmem lazım' diye bir yaklaşımım yok. Ama özelleştirmeye siyaseten her şekilde karşıyım, bunun için bir tek siyasi açıdan bakayım bu işlere de demiyorum. Özelleştirme davalarından çok keyif alıyorum. Çünkü yaptığınız işin sonucundan etkilenen çok insan var. Ve ortaya onlar için olumlu karar çıktığında hem mesleki, hem de kişisel çok büyük manevi tatmin elde ediyorsunuz. Tüpraş süreci benim için çok öğretici ve keyifliydi. Sürekli yeni şeyler araştırmak, bunları kamuoyuyla paylaşmak durumundaydık. Hepsini birlikte götürdük. Çok güzel tepkiler geldi, çok keyifliydi.
Ne diyor Tüpraş çalışanları? Avukat bey işimizi korudun mu diyorlar?
Bir teşekkür bile çok önemli benim için. Bu davalarda sendikanın altyapısı ve iradesi çok önemli. Tek başına bir avukatın açtığı hukuk davasıyla başarabileceği bir iş değil bu. Kamuoyunun yakından takip ettiği, kamuoyunu oluşturan insanların üzerinde sürekli görüş beyan ettiği bir iş. Tek başına bir davayla kazanılabilecek bir şey yok. Ekip çalışması ve irade sonucu gelen bir başarı. Ama bununla ilgili insanlar özellikle işçiler telefonlarla ya da başka yollarla size ulaşıp teşekkür ettiklerinde, insan gerçekten yaptığının boş bir iş olmadığını görüyor.
Peki onlara "Evet bu işi yaptık, başardık ama sizin de işçiler olarak, sendikalar olarak bunları yapmanız lazım. Daha verimli ve üretken hale gelmeniz şart" diyor musunuz?
Olayların bir bütün içinde değerlendirilmesi gerekir. Sendikaların da mutlaka savunma durumundan çıkıp belki bir şeyleri isteyen, talep eden konumuna gelmeleri gerekli. Kamu işletmelerinin nasıl daha etkin şekilde çalışabileceğini, verimlilik adına neler yapılabileceğine ilişkin mutlaka kafa yorulabilir. Çünkü bu noktada durmak, bir dava kazanmak çok fazla bir şey sağlayamıyor. Çünkü Tüpraş'ta olduğu gibi olay tekrar gündeme geliyor. Davayı kazandık ama getirip bu kez borsada sattılar. İleriye dönük planınız, çalışmanız olmadığı müddetçe sadece yargıdan medet umarak çok fazla bir şey yapmanın mümkün olduğunu düşünmüyorum açıkçası.
Gökhan Candoğan: İMKB ve SPK şeffaf değil
Candoğan'a göre son dönemlerdeki özelleştirmelerde hep blok satış yönteminin tercih edilmesinde, iktidarın yönetim anlayışı etkili oluyor. Hisselerin borsada satılmasının ve mülkiyetin tabana yayılmasının şirketin denetimini güçleştireceğini öne süren avukat Gökhan Candoğan şöyle konuşuyor:
"Ama büyük bir payı blok satarsanız o şirketi aslında halka değil, istediğiniz kişi ya da şirkete vermiş oluyorsunuz. Tabii sermayeyi tabana yayma gibi bir amacınız olmazsa böyle yaparsınız. Daha önce belirlediğiniz kurumlara İMKB'de blok olarak satıp son Tüpraş örneğinde olduğu gibi amacınıza ulaşırsınız. Tüpraş'taki son satış şeffaflık iddiasındaki SPK ve İMKB'nin de bu konuda çok geri olduğunu gösterdi. Türkiye'de yurttaş hakları, demokrasi gibi kavramlar çok oturmuş değil. Herkes bu kavramları işine nasıl gelirse öyle uyguluyor. Bu biraz niyetle ilgili olan bir şey."
Avukat Candoğan'a "Özelleştirme İdaresi (ÖİB) sürekli işlerini zorlaştıran bir adam olarak sizi merak ediyor mu? Bir araya gelip konuşalım. Derdiniz nedir filan diyorlar mı? Onların yerinde olsaydınız rakibinizi merak etmez miydiniz?" diye soruyor ve şu cevabı alıyoruz:
"Böyle bir temasımız yok. Onların yerinde olsaydım herhalde en azından kim bu adam diye merak ederdim. Ama onların yerinde hiçbir zaman da olmak istemezdim. ÖİB şu anda birçok kurumun verimli çalışmasını engelleyen bir yapıya dönüştü. Et Balık'tan biliyorum. Bir kamu kurumunun ihalesine katılmak istediler. Siz özelleştirileceksiniz, yükümlülük altına girmeyin diye ÖİB izin vermedi. O zaman da zarar ediyor. ÖİB işletme değil, satma mantığı üzerine kurulmuş. Satma mantığı içindeki insanlardan da üretim yaparak kuruma faydalı olacak bir katkıda bulunmalarını beklemek mantıklı değil. Mutlaka bu iş olacaksa bile kurumlar bunu kendi kendilerine yapabilir. Bir yandan yatırımını yapar, üretimini sürdürür, kâr eder ve güçlü bir şirket olarak, iyi bir fiyatla satışa çıkabilir. Ama bu yapılmıyor, kamu malları haraç mezat satışa çıkarılıyor. Buna da göz yumamayız.