'Spekülasyona önlem şart'

Türkiye İş Bankası Genel Müdürü Özince: Piyasadaki spekülatif dalgalanmaların etkisini azaltmak için önlem şart.

Ruhi Sanyer
Haber: RUHİ SANYER / Arşivi

Dünya finans çevreleri piyasalarda çalkantı yaratan spekülatif haraketleri izliyor ve özellikle bu hareketlerin sorumlusu olarak gösterilen hedge fonlara karşı önlem alınmasını istiyor. Türkiye İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince ile 19-23 Eylül 2006 tarihleri arasında yapılan IMF-Dünya Bankası toplantılarına katılmak için Singapur'a gitmeden önce bir söyleşi yaptık. Özince de dünya piyasalarındaki spekülatif hareketlerin Türkiye'yi de olumsuz etkilediğini belirterek bu girişimlere karşı önlem alınmasını istedi. Türkiye İş Bankası Genel Müdürü Özince Radikal'in çeşitli konulardaki sorularını şöyle yanıtladı:
Türkiye'nin önündeki riskler nelerdir? Örneğin Cumhurbaşkanlığı seçimleri, her sonbaharda piyasalarda beklenen dalgalanmalar risk midir? Daha doğrusu riskler vardır diyebilir miyiz?
Muhakkak ki riskler mevcuttur. Öncelikle uluslararası boyutta kimi zaman basına da yansıyan çok önemli riskler var. Burada söz konusu olan daha çok gelişen piyasalar kaynaklı büyük fonların hareketleri. Önümüzdeki dönemlerde yeniden başta ABD olmak üzere önde gelen gelişmiş piyasalara doğru bir fon hareketinin muhtemel olduğunu bu işin en yetkin ağızlarından duyuyoruz.
Yani bir faiz artırımı olur, fonlar o tarafa gider mi.
Evet. Burada gelişen piyasaların da bundan etkilenmemesi olanaksız. Nitekim IMF'nin, Uluslararası Finans Enstitüsü'nün, bazı büyük uluslararası bankaların yöneticilerinin yakın geçmişte benzer yorumları yaptığını gördük. Yani başta hedge fonlar olmak üzere çeşitli nedenle büyük hareketler gösterecek yabancı fonların Türkiyeyi etkileyebileceği ihtimalini göz ardı edemeyiz.
İkinci husus Türkiye'nin dış ve iç siyasasasıyla ilgili gelişmeler. Burada işaret ettiğiniz siyasi takvim doğrultusunda mevcut koşulların sürdürülebilmesini dahi ben ciddi bir başarı olacağını düşünüyorum. Bunlar hiç küçümsenecek gelişmeler değil. Kaldı ki bunların üzerine hepimizin malumu olan AB, Irak gibi konuları da eklersek Türkiye'nin mevcut istikrarını daha iyileştiremese bile mevcut seviyesini koruması büyük başarı olur. Bu başarılmalı ve başarılabilir de.
Türkiye'de döviz değer kaybederken ihracatçılar dışında herkes seviniyor. Döviz değer kazanırken de genelde bir panik havası esiyor. Neden? Bir de Yeni Türk Lirası'nın önümüzdeki dönemini nasıl görüyorsunuz? Yukarı mı yoksa aşağı mı bir seyir izleyecek?
Şimdi döviz konusunda hep Türkiye memnun olur mu, Türk insanının refahı nasıl artar diye düşünmüşümdür. YTL'nin değeri Türkiye'nin mutlaka istikrarını, refah artışını dolayısıyla servet birikimini destekler mahiyette olmalıdır. Türk parasının değeri prensip olarak piyasa bir tarafa bırakılırsa Türkiyenin üretimini, dışsatımını, ülkesinde refah transferini destekleyici anlamda olmalıdır ki amacına ulaşsın. Ama tabii ki YTL'nin değerini bugünün kambiyo rejimiyle belirleyebilen tek unsur biz Türkler değiliz. Ve bizimkisi gibi mali sektörü sığ ülkelerin iç piyasalarında dahi kendi parasının değerini serbest piyasa koşullarında muhafaza edebilmesi mümkün değil.
Nitekim son yaşadığımız dalgalanmalarda da çeşitli spekülatif değerlendirmeler olduğu öne sürüldü. Bunlar her zaman tekrarlanabilir. Özetle bugünün koşullarıyla gelecekte de yaşanabilecek siyasi ve ekonomik belirsizlikler nedeniyle YTL'nin cidddi dalgalanmalara maruz kalabileceğini mevcut deneyimlerimizden hareketle düşünüyorum. Yani o konuda hiçbir tereddüdüm yok.
Yani kemerlerimiz sürekli bağlı olmalı. Tedbirli olmalıyız.
Tedbirli olmak adına da özellikle son zamanlarda dünyayı gören, bu sistemi bütünüyle değerlendiren birtakım insanların söylemleri doğrultusunda geleceğe yönelik tavır alması gerektiği şunun mutlaka yapılması gerektiği kanaatindeyim: Türkiye Cumhuriyeti devleti bu konuda bir tavır geliştirmelidir ve doğrudan taraf olmadı ama bunu geliştirmekte olduğu izlenimini de edindim.
Ne yapılmalı?
Öncelikle ihtiyaç nedir onu tanımlayalım. Uluslararası para hareketleri arasında regüle edilmemiş olanlar var. Az regüle edilmiş olduğu söylenenler mevcut. Yani dünyanın muktedir güçleri, devletleri küreselleşmenin gelişimini başta finansal entegrasyonla yönetmeye çalışıyor, bir yandan da en gelişmiş piyasalarda bile son derece gelişigüzel yapılanmaların bugün dahi sürdüğünü görüyoruz. Çok basit örneği bugün işlem hacminin olağanüstü boyutlara geldiği söylenen hedge fon endüstrisinden verebiliriz.
Yurtdışı basından izleyebildiğim kadarıyla hedge fon endüstrisinin bankacılık sektörüne ve sermaye piyasasının diğer alanlarına nazaran çok az düzenlemelerle yönlendirildiği anlaşılıyor. Yani bugün bankacılık sektörü hele Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkede bu kadar ciddi uluslararası standartlara uymaya mecbur kalmış iken, Türkiye Cumhuriyeti gibi imkânları kısıtlı ve gelişme ihtiyacında olan bir devlet para ve sermaye ilişkilerini gelişmiş ülkelerin Basel II olarak tanımladığı standartlara uydurmaya çalışırken bu tür fonların olağan dışı hareketlerinin yapılanları tehdit edici etkiler yaratmasını mutlaka önleyecek bir söyleme ve reaksiyona girilmesi lazım. Biz burada binalarımızı, en temel yapılarımızı inşa etmeye çalışırken tsunami gibi dev dalgalar gelip bizim büyük çabayla kurmaya ve uluslararası iyi örneklere benzetmeye çalıştığımız eserleri tahrip etmemelidir.
Yani Türkiye bu dalgalara karşı mutlaka bir dalgakıran inşa etmeli.
Evet şimdi bir dalgakırandan bahsedince akla hemen klişeleşmiş ifadeler geliyor. Vergi koyalım, vergi koymayalım gibi. Yararlı olur, zararlı olur veyahut da başka ulusların aldığı önlemler konuşuluyor. Hadise bu kadar basit değil. Herkes IMF (Uluslararası Para Fonu), Dünya Bankası, devletler,BM (Birleşmiş Milletler) yani ekonomik siyasi dünyanın platformları bu konuları çözmek, çare bulmak için bir araya gelmeli. Türkiye gibi ülkeler de bu konularda inisiyatif almalı.
Son dalgalanmalarda (2006 Mayıs ve haziran aylarında yaşanan) Türkiye'yi tanımayan ve ilk kez gelen hedge fonların telaşa kapılıp kaçtığı ve bunun da dalgalanmanın boyunu büyüttüğü söyleniyor.
Bunun bu kadar basit olduğunu düşünmüyorum. Türkiye bilinmeyecek bir ülke değil. Nitekim şu anda işaret ettiğimiz gibi Türkiye'nin de, dünyanın da içinde bulunduğu koşullar ve bu koşulları etkileyen unsurlar aşağı yukarı biliniyor. Bazan bu tür kararları verenler amaçlı olarak da kendi aralarındaki para kazanma ya da kaybetmeme yarışında önde olmak adına çok ciddi spekülasyonlar yapabiliyorlar. Şimdi burada tabii serbest piyasa ekonomisinin faziletlerini tartışmak değil niyetim. Ama bugün suyu bile, rüzgârı bile en basit doğa güçlerini bile çağdaş insan kendi yararına kullanmaya çalışıyor. Dolayısıyla bizim icat edip geliştirdiğimiz bu kadar sofistike bir hal almış olan finansal piyasaların dünya insanının refahını, dünya ticaretini geliştirecek şekilde yönlendirilmesini beklemek de en doğal hakkımızdır. Yoksa uluslararası koordinasyon, uluslararası işbirliği ne işe yarar ki? Sadece dünya üzerinde savaşların önlenmesine mi yarar?
Bankacılık sektöründe yabancı payı hızla artıyor. Ancak bu gelişmenin rahatsızlık yarattığı kesimler de var. Türkiye bankacılık sektöründe yabancı payı konusunda bir sınır belirlemeli mi?
İlk tespitimiz bir kere Türk ekonomisinin ve ekonominin de kalbi olan mali sektörün büyümesi gereği. Türkiye'de bankacılık sektörünün büyüme potansiyelinin yanı sıra büyüme gereği de var. Yani Türkiye'nin bankacılık sektörüne sermaye lazım.Öncelikle bu sermayeyi bulmak durumundayız. Yani bu sermayenin milliyetini bir kenara bırakıp, Türk mali sektörünün derinleşmesine her yönden ihtiyacımız olduğunu bir kere saptamamız şart. Biraz önce bahsettiğimiz sorunların önemli bölümünü dahi piyasalarımızın sığlığından yaşıyoruz. Yani tsunamiler bizi daha az etkilesin diye bir dalgakıran yapacağız, iki denizlerimizi derinleştireceğiz, yapılarımızı yükselteceğiz. Bu arada Basel II olarak adlandırılan yeni bankacılık prensiplerinden dolayı sektöre sermaye, daha doğrusu sermayedar lazım. Bu sermayedarı ülkemizde oluşturmalıyız.Yerliyse yerlisini, yabancıysa yabancısını desteklemeliyiz. Sonra o sermayedarın ülkemizin bugününe ve yarınına yatırım yapmaya ikna edilmesi kalıyor. Bu yerli olmuş, yabancı olmuş hiç fark etmez.
Yani sermayedarı Türkiye'nin geleceğine yatırım yapma konusunda ikna etmek şart. Bütün bunlardan sonra ben yabancı sermayeye kısıtlama getirilmesinden çok Türk sermayesinin teşvik edilmesini ve özellikle Türk sermayesinin sermayeye ihtiyaç olan finans sektörüne, mali sektörüne yönelmesinin teşvik edilmesi gereğine inanıyorum. Biz Türklerdeki bu konudaki kültür birikimi çok iyi. Özellikle Cumhuriyet döneminde çok iyi bir finans kültürü oluştu. Çok ciddi bir insan altyapısı var. Bu sektörde çok iyi yetişmiş genç insanlarımız var ve içinde bulunduğumuz coğrafyanın finans alanında en marifetli milleti biziz.Finans katma değeri ve istihdamı yüksek bir sektör. Dolayısıyla Türkiye'nin finans sektörünü yerli yabancı ayırt etmeden çok özendirmesi lazım. Ben çok istiyorum ki İstanbul, Dubai'den çok daha ileri bir finans merkezi olsun. Ancak İstanbul'un finans merkezi olmasını gündeme getirdiğimizde
işin nasıl kısır değerlendirmelere yol açtığını görmekten üzgünüm. Türk sermayesinin bu konuda desteklenmesi gerektiğine ilişkin şüphem olmamasına rağmen finans sektörüne kısıt getireceğiz filan gibi amacı, sonuçları belli olmayan söylemleri doğru bulmuyorum.
Siz daha önceki bir mülakatta 'Yabancılar Türkiye'yi bizim kadar düşünmez, biz öyle değiliz. Dalgalanmada elimizdeki bonoları satsaydık işin boyutları farklı olurdu' demiştiniz. Bankacılık sektöründe yabancı payının artmasına karşı çıkanlar da bunu öne sürüyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Böyle olması mümkündür ama böyle olmasını engelleyecek olan da başta devlet olmak üzere Türkiye'dir. Yerli olsun, yabancı olsun sermayeyi ve müteşebbisi desteklemek, bizim refahımızı artıracak şekilde yönlendirmek şarttır. Bunun birçok başarılı örneklerini görüyoruz. Yabancı sermayeye niçin sırt çevirelim? Kurallarını koyup bunu olabildiğince Türkiye'nin yararına kullanalım. Ama şurası da muhakkak ki Türkiye sınırları içinde yapılacak faaliyetler Türkiye'nin ihtiyaçlarına cevap vermenin ötesinde, hedeflerine de hizmet etmelidir. Bu gibi konularda Türkiye'nin hükümranlık hakları mutlaka nazarı dikkate alınmalıdır.



'Türkiye'ye iyi bir plan şart'
TUİK'in (Türkiye İstatistik Kurumu) açıkladığı ve beklentilerin üzerinde çıktığı iddia edilen büyüme rakamları için ne düşünüyorsunuz?
Ekonominin büyümesinin iyi bir gelişme olduğu açık. Ancak büyümenin niteliğini iyi değerlendirmemiz lazım. Büyümenin niceliğinden çok niteliği önemli. Nasıl büyüdüğümüzün yanı sıra rakip ekonomilerin nasıl büyüdüğüne de bakmamız lazım.Çünkü global bir yarıştayız. Biz bir ligdeysek bizim başarılarımızdan çok o ligdeki başarı grafiğimizin ne olduğu önemlidir. Böyle bakıldığında rekabet gücü geliştirmekte, büyümeyi katma değer, istihdam ve dolayısıyla refah artırmakta kullanma konusunda çok planlı hareket etmediğimiz anlaşılıyor. Ciddi bir planlama şart. Denilebilir ki serbest piyasa ekonomisi uygulanırken Türkiye uluslararası piyasalarla hele AB ile bir entegrasyon sürecindeyken böyle bir şeye gerek var mı? Kesinlikle gerek olduğu kanısındayım. Aksi takdirde devletler ve onların politikaları niye var? Devletler iktisadi politikalarını yalnız kamu maliyeleriyle ilgili mi uygularlar? Türkiye bu konuda Cumhuriyet'in ilk gününden hatta Cumhuriyet kurulmadan önce kendi bağımsız iktisadi politikasını, tavrını geliştirebilmek için adımlar atmıştır. İzmir İktisat Kongeresi ve sonrasında İş Bankası'nın kurulması, Türk sanayiinin ve müteşebbisinin geliştirilmeye çalışılması bu konudaki örneklerdir. Bunların bugün katbekat çok ve planlı şekilde yapılması gerekir.


'İstanbul'u finans merkezi yapmalıyız'
İstanbul'un finans merkezi olmasını gündeme getirirken herhalde Merkez Bankası'nın İstanbul'a taşınmasını kastetmiyordunuz. Sizinki İstanbul için bir tanımlamaydı anladığım kadarıyla.
Hayır efendim ben İstanbul'un Türkiye'nin değil içinde bulunduğumuz bütün coğrafyanın en beğenilen finans merkezi olmasının bütün Türkiye'ye sağlayacağı yararları, çevremizdeki örneklerden son 10 yılın yükselen değeri Dubai'yi örnek alarak söylüyorum. İstanbul'u bir Türk şehrine hele hele başkent Ankara'ya alternatif çıkarmak gibi kısıtlı bir söylem nasıl olabilir? Biz diyoruz ki dünyanın her yerinden bu yörede iş yapacak olanlar finansal merkezlerini burada tutsunlar, sermayelerini buraya getirsinler. Türkiye'nin ihtiyaçlarını, yörenin ihtiyaçlarını bu şehirden karşılarız, ülkemize de katma değer ve istihdam sağlarız diye düşünüyoruz.