'Türkiye'de devletçilik 1929 krizinden sonra gündeme geldi'

'Türkiye'de devletçilik 1929 krizinden sonra gündeme geldi'
'Türkiye'de devletçilik 1929 krizinden sonra gündeme geldi'

Şevket Pamuk, 1930?lu yıllarda uygulanan korumacılık önlemlerinin Türk tekstil sektörüne sıçrama yaşattığını ifade etti.

Profesör Şevket Pamuk, global ekonomiye ilişkin son dönemde açıklanan verilerin daralmada sona yaklaşıldığına işaret ettiğini fakat ekonomik toparlanmanın hızlı olmasını beklemenin fazla iyimserlik olacağını söyledi
Haber: MURAT ÖĞÜTÇEN / Arşivi

İSTANBUL - Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü ve Ekonomi Bölümü öğretim üyesi Profesör Şevket Pamuk ile tarihi nitelikteki global krizleri, yaşanan krizlerin Türkiye üzerine etkilerini, o dönemde uygulamaya konulan iktisat politikalarını konuştuk.
Akademik dünyanın önde gelen iktisat tarihçilerinden olan Şevket Pamuk, Türkiye’de 20’li yıllarda hükümetlerin özel sektöre dayalı bir anlayışa sahip olduğunu, devletçiliğin ise bir iktisadi strateji olarak ilk kez, 29 krizinden sonra, 1930 yılında telaffuz edildiğini belirtti. Pamuk, İnönü hükümetlerinin ise 30’lu yıllarda ‘denk bütçe -sağlam para politikası’nı uyguladıklarını, bunun da temel sebebinin, İnönü kuşağının Osmanlı dönemindeki dış borçlanma ve para basma politikalarının yarattığı olumsuz deneyimleri yakından bilmeleri olduğunu söyledi.

1929 krizinin Türkiye ekonomisine etkilerine ilişkin değerlendirmelerinizi almak isterim. Türkiye 1930’larda ne gibi önlemler alarak ekonomik krizin etkilerini hafifletmeye çalıştı?
1929 dünya krizi etkilerini göstermeye başladığında, Türkiye ekonomisi tarım ağırlıklı bir yapıya sahipti. Kriz etkisini buğday, tütün, pamuk ve diğer tarımsal malların fiyatlarının yüzde 50’den fazla düşmesi yoluyla gösterdi. Dış pazarlar için üretim yapan Batı Anadolu, Doğu Karadeniz ve  Çukurova bölgeleri çok ciddi biçimde etkilendi. Türkiye’de dünya ekonomik krizine verilen ilk tepki korumacılık oldu. Korumacılık önlemleri dünya krizinin hemen öncesinde başlamıştı, 1929 sonrasında daha da güçlendirildi. Bu sayede özellikle tekstil sektöründe önemli bir sıçrama yaşandı. 1929 dünya bunalımına karşı Türkiye’deki ikinci büyük tepki devletçiliktir. 1930 yılından itibaren devletçilik Türkiye’de iktisadi politika olarak benimsendi. 

20’li yıllarda devletçi politika hiç uygulanmıyor muydu?
Bir iktisadi gelişme stratejisi olarak devletçilik ilk kez 1930 yılında telaffuz edildi. Örneğin 1923 yılında toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde devletçilik yok. Oradaki temel yaklaşım, özel sektöre dayalı bir ekonomiydi. Türkiye’nin 1929 krizine verdiği tepkiler arasında ilginç bir nokta daha var. Bugün Keynes sayesinde devletler mali politikalar uygulayarak krizin etkilerini yumuşatmaya çalışıyorlar. 1930’lu yıllarda, yani Keynes öncesinde de aynı uygulamaları deneyen devletler vardı. Ancak Türkiye’de bu tür para ve maliye politikaları kullanılmadı. Tam tersine İnönü hükümetleri ‘denk bütçe-sağlam para’ ilkesine sıkı sıkıya bağlı kaldı. Buna rağmen, şiddetli korumacılık ve tarım kesiminin toparlanması sayesinde ciddi bir iktisadi büyüme sağlandı. 1930’lu yıllarda bütçe açıklarına başvurulmamasının temel nedeni, Osmanlı dönemindeki dış borçlanma ve para basma politikalarının son derece olumsuz sonuçlar vermesiydi. İnönü kuşağı Osmanlı dönemindeki olumsuz deneyimleri yakından izlemişti. 

Bugüne gelecek olursak global ekonomiye ilişkin değerlendirmelerinizi alabilir miyim? Dünya ekonomik krizinin sonuna geliyor muyuz?
Son dönemde açıklanan göstergeler üretimdeki daralmanın sonuna yaklaşıldığını gösteriyor. Ancak üretimdeki gerilemenin bitmesi, toparlanmanın hızlı olacağı anlamına gelmiyor. Pek çok nedenle toparlanmanın çabuk olacağını beklemek fazla iyimserlik. İşsizlik oranları ise daha pek çok yıl yüksek düzeylerde kalabileceğini düşünüyorum.

Türkiye ekonomisinin bugünkü performansına dair değerlendirmeleriniz nelerdir? Aynı zamanda hükümetin ekonomi yönetimine ilişkin görüşlerinizi de almak isterim?
AK Parti hükümetleri 2002 yılından bu yana iktisat politikası adına sadece maliye politikasıyla yetindiler. Sıkı maliye politikaları sayesinde iç ve dış borçlar azaltıldı, burada hiç şüphesiz bir başarı var. Fakat iktisat politikası alanında hemen hiçbir şey yapılmadı. 2007’den itibaren Türkiye ekonomisi zaten yavaşlamaya başlamıştı. O aşamada da önlem alınmadı. Hatta son yıl içinde krizin Türkiye’yi etkilemediği bile söylendi. 2009 yılı Türkiye için zor geçecek. Üretim daralıyor, işsizlik artıyor. Toparlanmanın boyutları ve hızı ise hem dünyadaki gelişmelere hem de içeride izlenen politikalara bağlı olacak.
Önümüzdeki dönemde dünya ekonomisindeki toparlanma yavaş  olacağı için, Türkiye’nin daha yavaş büyüyen dünya piyasalarında daha fazla pay almaya çalışması gerekecek. Ayrıca, en azından kısa vadede, iç pazarı canlı tutmak gerekecek. 

Eğer daha ileriye bakacak olursak ...   
Uzun vadede Türkiye’nin gündemindeki temel konu sanayileşme olmalıdır. Güçlü bir sanayileşme kendiliğinden gerçekleşmez. Türkiye’nin ulusal piyasalarda rekabet gücünü artıracak, verimlilik artışları sağlayacak bir sanayi politikasına ihtiyacı var. Eğitime, araştırmaya, insanlarımızın becerilerini artıracak politikalara ihtiyaç var. Bu alanlarda devletin daha becerikli olması ve daha etkin roller üstlenmesi gerekiyor. Geçen hafta açıklanan yeni kararların bu yönde atılmış bir geçici bir adım mı yoksa daha kalıcı bir adım mı olduğunu zaman gösterecek. Bunların yanında siyasal istikrarın korunması, iktisadi ve siyasi kurumların sağlamlaştırılması, Türkiye’nin gerçek bir hukuk devleti olması gerekiyor. Türkiye’nin uzun vadeli iktisadi büyüme ve refah gündemi Avrupa Birliği projesiyle yakından ilişkilidir. Avrupa Birliği projesi uzun vadede bu hedeflere çok önemli katkılarda bulunacaktır. 

1873 krizi, Düyun-u Umumiye’nin kuruluş sürecini tetikledi
Şevket Pamuk, 1929 buhranından önce global ölçekte yaşanan en büyük krizin 1873’de Avrupa’da başlayan finans ve borsa krizi olduğunu söyledi.
Pamuk, o dönemin en büyük krizinin Osmanlı  üzerine etkilerini ise şu sözlerle anlattı:
19. yüzyıldan önce Avrupa ile diğer kıtalar arasındaki ticaret ilişkileri sınırlıydı. Sermaye hareketleri yoktu. Bu sebeple 19. yüzyıldan önce küresel anlamda krizlerden söz etmek doğru olmaz. 19. yüzyıla gelindiğinde ise kıtalararasındaki ticaret hacminde artışlar görüldü. Sermaye hareketleri belirginleşti. İşte o zaman küresel dalgalanmalardan bahsedebiliriz. Bu döneme ait krizler içinde en büyük olanı 1873 yılında borsa ve finans sektörü ile başlayan krizdir. 1873’deki kriz Viyana, Frankfurt, Paris ve Londra’da başladı ve daha sonra New York’u da etkiledi. Krizin etkisiyle dünya ekonomisinde 20-25 yıl süren bir yavaşlama görüldü. Fakat bu krizin etkileri, 1929 kriziyle kıyaslandığında çok daha sınırlı kalmıştır.
Osmanlıya gelince, Avrupa ile ticaret ilişkileri 19. yüzyıla gelinceye kadar sınırlı düzeyde bulunuyordu. Sermaye hareketleri 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar yok gibiydi. Dolayısıyla Avrupa ölçeğinde bir krizin Osmanlı ekonomisini etkilemesi ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında görülmeye başlar. 1873 krizi Osmanlıyı etkiledi. Hatta kriz sonrasında bugün gelişen ekonomiler dediğimiz o zamanın çevre ekonomilerine borç verme bıçakla kesilir gibi kesildiği için Osmanlı Devleti yeni borç alamaz oldu. Osmanlının borçlarını ödeyemez duruma gelerek 1881 yılında Düyun-u Umumiye’nin kurulmasına kadar giden süreç 1873 sonrasında başladı. Osmanlı’nın  borç durumu kötüleşmekteydi ama bu duruma 1873 krizinin de çok ciddi katkısı olmuştur. 

Mısır’ın küresel bağları güçlüydü
Osmanlı coğrafyasına baktığımızda Balkanlar ve Anadolu’dan çok 19. yüzyılda Mısır’ın küresel ekononomiyle güçlü ilişkiler içinde olduğunu görüyoruz. Bu sebeple Mısır; 19.yüzyılda ve özellikle  20. yüzyılın başında görünen küresel ölçekteki dalgalanmalardan çok daha fazla etkilendi.