Yabancıların gözü bizde

Dışbank'ın CEO'su Tayfun Bayazıt'a göre yakın gelecekte, yabancı bankalar Türkiye'de varlık göstermek için çabalayacak. Bayazıt, "Türkiye'nin büyüme potansiyeline sahip mali sektörü yabancılar için çok cazip" diyor.
Haber: RUHİ SANYER / Arşivi

Dışbank CEO'su Tayfun Bayazıt ile Türkiye'ye ve özellikle bankacılık sektörüne yabancı ilgisinin arttığı bir dönemde konuştuk. Bayazıt, bankacılıktaki değişimi anlattı ve sorularımızı yanıtladı:
Bankacılığın bir kabuk değişimi içinde olduğu açık. Nedir sektörde durum, neler oluyor?
Kriz sonrası mali sektörün gelişimine bakmakta fayda var. Hem krize kadarki, hem de krizden sonraki dönemde şikâyet ettiğimiz konu kamunun piyasalardaki baskın varlığı ve bunun neticesinde aracılık maliyetlerinin yüksekliği nedeniyle mali piyasaların gelişememesi. Bankalar tasarrufları ya da piyasadan sağladıkları fonları likidite, kârlılık ve getiri açısından cazip olduğu için kamu borçlanma enstrümanlarına kanalize etmek durumundaydılar. Bu nedenle de hem reel sektöre, hem de bireylere finansman sağlama açısından üzerlerine düşen görevi yerine getiremediler. Şimdi bu yavaş yavaş değişiyor. Kamunun piyasadan borçlanma ihtiyacı azalıyor. Mali sektör bireylerin, küçük ve orta boy işletmelerin finansmanına ilişkin strateji geliştiriyor. Kurumsal kesim içinde fark yaratacak ürünler ortaya çıkıyor. Bu strateji değişikliğine erken yönelenler vardı ama sayıları azdı.
Düşük enflasyonun kalıcılığına ve daha da düşeceğine olan inanç arttı. Dolayısıyla mali sektörün büyüme potansiyelinin artık yavaş yavaş doğru, gerçekçi algılanmaya başladığı bir sürece girdik. Buna bir de 17 Aralık'ta başlayan AB müzakere sürecinin etkisi eklenince daha önce başlayan değişim hızlandı. Bankalar krizden aldıkları dersle hem vade, hem faiz uyuşmazlığı risklerini iyi yönetmeyi öğrendiler. O dönemdeki kârın sanal olduğu anlaşıldı. İkincisi kâr marjlarının daha da daralmaya başladığı bir ortamda daha yaygınlaşmanın, gelir kaynaklarını çeşitlendirmenin, masrafların iyi kontrolünün önemini gerçek olarak önlerinde gördüler.
Evet bankalar yeni gelir kalemleri yaratmanın yolunu buldular. Şimdi EFT'den bile para almaya başladılar.
Şimdi tabii o da var. İfrat-tefrit konusu gündeme gelecek belki. Bankaların şimdiye kadar bedavaya verdikleri hizmetler için ücret almaları normal ama o ücretin de verilen hizmetle alakalı olması gerektiği son derece doğru. Bu açıdan meslek düzenlemeleri zaman içinde mutlaka yapacak. Mali sektörün geçmişte faizlerin çok yüksek olduğu ortamda, vadesiz paradan ciddi getiriler sağlarken ücret ve komisyonlar konusunda fazla hassasiyeti yoktu ama şimdi var. Tabii bu söylediğim kompozisyon içinde gelir maliyet dengesi açısından büyüklük de önem kazanıyor. Burada ihtisas bankalarını söylemiyorum. Türkiye'de her zaman ihtisas bankaları olacak. Çok sayıda yabancı banka, ihtisas bankası olarak Türkiye'de var, kurumsal bankacılık yapıyor. Orta vadeli kredi veriyorlar, sermaye piyasası işlemleri yapıyorlar. Kamu borçlanma gereksinimi azaldığı sürece belki burada da çeşitlenme olacak. Herkes büyük perakende banka olmak azminde değil. Azminde de olmaması lazım zaten. Artık ölçek ekonomisi daha da önemli hale gelmeye başladı ve bundan sonra bu önem daha da artacak.
Ya daha da büyük olacaklar perakendeci olmak için ya da..
Belli konularda uzman olacaklar. Arada yakalandıysanız banka olarak yerinizi, yönünüzü çok iyi şekilde tespit edeceksiniz.
O zaman arada kalan bankalar bu aralar bir takım ciddi kararlar verecekler.
O kararlar ana strateji açısından bugün değil zaten iki-üç yıl önce verilmeye başlandı. Birleşmeler, satın almalar bu ana stratejinin biraz yan unsuru. Ana stratejisini perakende bankacılıkta gelişme, KOBİ'lere hizmet sunarak büyüme şeklinde koymuş olanlar, zaten bu stratejiyi belli bir süredir uyguluyor. Kararınız bu ise hem insan kaynakları, hem bilgi teknolojileri açısından ciddi bir değişim programı başlatmış olmanız gerekiyor.
İnsan kaynakları ya da bilgi teknolojileri açısından ne gerektiriyor bu karar?
İhtisas bankasına göre perakendeci bir bankada çok daha değişik kabiliyet setlerini geliştirmeniz, eğitim programını ona göre yapmanız şart. İşe almadan, eğitimden, belirli pozisyonlara eleman yetiştirmeden, performans değerlendirmeden ücret skalalarının belirlenmesine kadar bu sistemi çok daha değişik, karmaşık ama ileriye doğru da bankanın büyümesini sağlayacak bir yapıya getirmeniz gerekir. 15 şubeli kalmayı düşünüyorsanız 6-7 şube müdürünü başka bankadan transfer edip sistemi kurmanız mümkün.
Ama hedefiniz 300 şube ise bu elemanları kendi içinizde nasıl yetiştireceğinizi, nasıl terfi ettireceğiniz konusunu çok iyi düşünmeniz lazım. Bu işi organik olarak kendi içinizden yapmanın çok daha değişik bir altyapısı var.
Perakende bankacılığa açıldıkça hem bireylere, hem de KOBİ'lere yönelik faaliyetler önem kazanacak herhalde. 80'lerin başında olduğu gibi pazarlamanın önemi artacak gibi görünüyor.
Kesinlikle öyle. Orada da bilgi teknolojileri altyapınızın çok iyi olması lazım. Bu kesime kredi ürünleri verecekseniz skorlama sisteminizin, müşteri ilişkileri (CRM) yönetimi dediğimiz altyapınızın olması lazım. Hangi müşteriye hangi ürünü sunacaksınız, müşteriye teklif edeceğiniz bir sonraki ürün ne olacak gibi soruların cevabı için çok ciddi bir bilgi teknolojileri altyapısı gerekir. Altyapı da yazılımı satın almakla ya da ithal etmekle olmuyor. Bunu kendi müşteri davranış modellerine göre de geliştirmeniz lazım. Bunların hepsi bir perakende banka olmak için gereken özellikler ve ciddi miktarda yatırım istiyor. Çok daha kısa vadeli yatırımlar yapıp sonuç almaya yatkın bir sektörüz ama perakende bankacılıkta yıllar süren böyle bir yatırımın fizibilitesini yapıp, bazılarının birkaç yılda ancak baş başa gelebileceğini düşünüp bir sistem kuruyor olmanız lazım.
Türkiye'de bankalar o yatırım sürecinin hangi noktasında? Herkesin kendi ATM sistemi var, büyük yatırımlar yapıldı. Ama anlattığınız daha uzağı hedefleyen, daha bilinçli bir çabayı gerektiriyor.
Bunlar hep sanal kârlılık dönemimizde yaşandı. O dönemde perakende bankacılıkta var olan oyuncular büyüyebilmek ve durumlarını pekiştirmek için kendi altyapılarını kurmayı tercih etti. Ortak paylaşım söz konusu değildi. Çünkü bilançolarının çok rahat şekilde kârlılık yaratabildiğini düşünüyorlardı. Dolayısıyla da tüm altyapımı kendim kurayım gibi teknoloji donanımlarını, yazılımlarını sağlayanları çok memnun edecek bir gelişme yaşandı. Şimdiki ortamda öyle bir lüks yok. Değişken maliyetleri mümkün olduğu kadar azaltacak, sabit maliyetleri de asgariye indirecek bir strateji gütmeniz gerekiyor. Dolayısıyla bundan sonra çok sayıda banka birleşmeleri, satın almaları olmasa dahi ortak paylaşımlar olduğunu göreceğiz.
Bu ATM'lerin paylaşımı açısından yapıldı. Bundan sonra ilk etapta POS'lar açısından ortak kullanım olacağını düşünüyorum. Ardından donanıma dayanan ve ciddi ölçek ekonomisi avantajlarının olduğu yerlerde bu hizmetleri dışarıya yaptırma eğilimi artacak. Zaten böyle bir eğilim başladı bile. Tüm operasyonel hizmetlerin dışarıya yaptırılma imkânı var. Biz mesela bugün yeni bilgisayar almıyoruz. Bu işi bu konuda uzman olan bir firmaya out source ettik her şeyi o firma yönetiyor.
Onun bilgisayarlarını kiralayıp kullanıyoruz. Bilgisayar satın alma, program yükleme, tamir ve bakım gibi masrafları artık üzerimizde taşımıyoruz. Gelişmiş ülkelerdeki bankalar neredeyse operasyonel her hizmeti dışarıdan alıyor. Bizde de bu eğilim güçlenecek.
Gün geçmiyor ki bir Türk bankasının yabancılarla görüştüğünü duymayalım. Türkiye'ye niye ilgi gösteriyorlar?
Bu soruya cevap vermek için önce bu bankaların stratejilerini gözden geçirmek lazım. Perakendecilikte uzmanlaşmış, kendi bilgi ekonomilerini gerçekten verimli kullanan büyük bankaların doğal gelişme trendi ilk önce Doğu Avrupa'daki ülkelere yönelmek oldu. Türk bankalarıyla ilgilenen bankaların çoğunu Çek Cumhuriyeti'nde, Polonya'da, Macaristan'da, Slovakya'da, Bulgaristan'da, Romanya'da yatırım yaparken gördük. Çünkü kendi ülkelerinde doymuş ve çok rekabetçi bir piyasa var. Konut finansmanı, tüketici kredileri, kredi kartları gibi alanlarda kendi ülkelerinde çok hızlı büyüme imkânını ve kârlılığı artık yakalamaları mümkün değil. Bunun sonucu da komşu ve özellikle AB'ye uyum sağlayacak ülkelere yatırım yapmayı seçiyorlar. Türkiye bu ülkelerin toplamından daha enteresan bir pazar. Birincisi mali sektör hızlı büyüme potansiyeline sahip. Bu tip büyüme imkânı arayan bankalar için çok cazip bir pazar. İkincisi Türkiye ekonomisinde ciddi yapısal kazanımlar oldu. Reel faizler ve enflasyon tek haneli rakamlara geldi. Dış ticaret hızla büyüdü. Ardından 17 Aralık süreci başladı. Bu kompozisyon Türkiye'yi daha önce sadece aklından geçiren yabancı bankalar için yatırım yapılabilir kategoriye soktu. Bu nedenle önümüzdeki dönemde daha fazla sayıda yabancı banka özellikle perakende bankacılıkta Türkiye'de varlık arayışında olacak. Türkiye'de bulunan veya gelmek üzere olan bankaların rakiplerini de Türkiye'de göreceğiz gibi geliyor bana.
Bankaların çıkardığı fatura kabaracak
Dışbank CEO'su Tayfun Bayazıt, bankaların yeni dönemde masraflarını kontrol altına almaya ve yeni gelir alanları yaratmaya çalıştıklarının altını çiziyor. Bayazıt, "Türkiye'de de yabancı ülkelerde olduğu gibi hesabımızdaki para belli miktarın altına düştüğünde masraf almaya ne zaman başlayacaksınız?" şeklindeki sorumuzu şöyle yanıtlıyor:
"Türkiye'de o uygulamayı bugün yapan bankalar var. Daha yaygın olarak da gelecek bu. Siz bankaya ne kadar maliyet getiriyorsanız banka da sizden o maliyetler kadar talepkâr olacak. Hesabınızla ilgili çok işlem yapıp belli bir bakiyenin altında kalmanızdan da olabilir bu. Bankaların hepsinin kendi içlerinde kârlılığı ölçen bir altyapısı var. Dolayısıyla o bankaya bir şeyler kazandırıyorsanız size verdiği hizmetlerin fiyatını indiriyor, hizmetleri aldığınız için ödeyeceğiniz masraflar açısından daha avantajlı bir konumda oluyorsunuz. Kredi kartını kullandığınızda size verdiği ekstra harcama puanlarıyla ek alışveriş yapabiliyorsunuz. Bankada sadece masraf kalemi yaratıyorsanız, bankalar karşılığını sizden alıyor."
Bu açıklamalardan da yeni dönemde banka müşterisine çıkarılacak faturanın kabaracağını anlıyoruz. Bankaların son dönemde her önüne gelene kredi kartı verdiği yolundaki eleştirilere katılmadığını belirten Dışbank CEO'su Tayfun Bayazıt, şunları söylüyor:
"Bu doğru değil. Aslında verilen kredi kartı değil, kredi kartı başvuru formu. O kredi kartı başvuru formunda ön inceleme açısından birtakım sorular soruluyor. O sorularla sizin harcama alışkanlıklarınızı, gelir grubunuzu, ödeme kapasitenizi ölçmeye çalışıyoruz. Bu veriler bir skorlama sistemiyle değerlendiriliyor. Bu nedenle Türkiye'de bankalar her önüne gelene kredi kartı veriyor değerlendirmesi çok yanlış."
'Kart faizi yüksek değil'
Bayazıt, kredi kartı faizlerinin de yüksek olduğu görüşlerine katılmıyor. Dünyanın her yerinde kredi kartı faizinin nominal faizlerin birkaç katı olduğunu ifade eden Bayazıt, şunları kaydediliyor:
"Kredi kartı daha riskli bir enstrüman olduğu ve müşteriye verdiğiniz birtakım hizmetlerin bedeli de bunun içinde olduğu için faizi, nominal faizin birkaç kat üzerindedir. Harcamayı yapıyorsunuz ekstreniz geldiği zaman onu otomatik olarak finanse ediyorsunuz. Burada bir hizmet var ve bankanın o hizmeti verdiği zaman alacağı komisyon da faizin içinde. ABD'de faizler yüzde 2-3' lerdeyken kredi kartı faizleri aylık aynı rakamlarda."
'Ekmeğe taksit olmasın'
Tayfun Bayazıt, kredi kartı başvuru formu alan kişilerin ne ne kadarına kredi kartı verildiğiyle ilgili olarak da belirli sabit bir oran bulunmadığını söylüyor. "Kredi kartı başvuru formu dağıtmak üzere stand kurulan yere ilişkin sosyoekonomik veriler o konuda etkiliyor" diyen Tayfun Bayazıt şunları söylüyor:
"Akmerkez'de veya Ankara'da Bakanlıklar'da stand kurduğunuz zaman kredi kartı başvuru formunu dolduranların yüzde 30'u kabul görür diye bir olay yok. Zaten hitap etmek istediğimiz sosyal katmanların daha çok olduğu veya dolaştığı yerlerde başvuru formlarımızı dağıtırız. Ondan sonra o kesime kart vermeye çalışırız. Bunun iki bacağı var. Biri kredi kartını doğru müşteriye ulaştırmak, ikincisi de doğru müşterinin kartı kullanmasını sağlamak. Bunun için de çalışıyoruz. Bu, kârlı ve gelişme potansiyeli yüksek bir ürün. Bütün bankalar çok agresif girdiler bu işe ama taksitlendirilen kısmı artı sorunlu bölümleri de çok iyi takip etmek lazım. Kartta taksitlendirme Türkiye gibi ülkelerde görülen bir şey. Taksitlerin bir kısmını banka, önemli bir bölümünü de satışlarını artırmak isteyen üye işyerleri finanse ediyor. Beyaz eşyaya, kahverengi eşyaya taksit olur. Ama çok doğaldır ki çabuk tüketilebilir malları taksitlendirmenin anlamı yok. Yani ekmeğin, maydanozun taksitlendirilmesi anlamsız."
Tayfun Bayazıt, bankacılık sektöründe krizin etkilerinin yavaş yavaş da olsa silindiğini anlatıyor. Örneğin kriz sonrası bankacılığı tercih etmeyen yeni mezunlarda bir değişim başlamış. Artık kriz öncesi parlak günlerde olduğu gibi üniversitelerin en iyi mezunları bankaları tercih ediyormuş.