İlk sezonu hiç izlememiş birinin gözünden, 20 maddede True Detective'in 2. Sezonu

İlk sezonu hiç izlememiş birinin gözünden, 20 maddede True Detective'in 2. Sezonu
İlk sezonu hiç izlememiş birinin gözünden, 20 maddede True Detective'in 2. Sezonu
Taze gözlerle baktık, hiç bilmeyen için ne anlam ifade eder onu taradık.
Haber: Yiğitcan Erdoğan / Arşivi

Baştan bana çok acı veren itirafımı yapayım: True Detective'in ilk sezonu sevdiğim ve saydığım herkesten salyalı sümüklü övgüler aldı, ama ben buna rağmen diziye ısınamadım. İlk bölümünü edinip izlediğimde, doğru kafada olmadığımın farkındaydım. Matthew McConaughey konuşmaya başladı, bir sigara yaktı, dumanını saldı, konuşmaya devam etti. Araya gizemli gizemli görüntüler girdi, McConaughey biraz daha konuştu, sigarasını biraz daha üfledi, çıplak bir kadın geçti gözümün önünden, yine bir ağaç falan vardı... Derken bir noktada "Evet, ben şu an bunun kafasında değilim" diyerek kapattım.

O zaman kafamın bir kenarına True Detective'i uygun modda olduğunda bir şans daha verilecek dizi olarak kaydetmiştim, ama o uygun mod hiç gelmedi. Diziyle münasebetimin hararetlenmesi, ikinci sezonun başlamasıyla oldu. Yine sevip saydığım herkes diziye dört beş koldan sarılıp sevinç çığlıkları atarken, bu sefer aradan birkaç ayrıştırıcı laf çekip alabildim: "Bu sefer farklı" gibi, "Daha akıcı" gibi, "Daha kentsel bir hikaye" gibi. Artık o ertelediğim şansı vermenin vakti gelmişti.

O yüzden, bu aklı selim bir True Detective 2. sezon incelemesi değildir. Yeni yayınlanan serinin ilk iki bölümünü izleyen, taze bir True Detective takipçisinin seyir defteridir. Yeni bir perpsektif sunması için tasarlanmıştır. Altında çok derin anlamlar aramayın ama, buyurun, dışarıdan bakan birinin True Detective'in 2. sezonunda gördüğü 20 şey, şu şekilde.

 


1. Her Şey Çok Ketum

True Detective'i modern Amerikan sinema ve dizi dünyasından ayıran en büyük şey bu olsa gerek. Dizi hiçbir şekilde kartlarını açıktan oynamak gibi bir niyete sahip değil. Pek çok meramını sözlerle değil, sessiz sahnelerle anlatmayı tercih ediyor. Arada altı çizilen tiradlar çok ün kazandıkları için ön plana çıkıyorlar; yoksa True Detective'in pek çok sahnesi ya çok az diyaloga sahip, ya da tamamen sessiz aslında.

 


2. Breaking Bad'in O Zaman Damgası Taktiğini Çok Güzel Kullanıyor

Breaking Bad'in bunu yaptığını fark ettiğimde de dev hayranlık duymuştum diziye. Vince Gilligan'ın başyapıtı, beş sezonluk ömrüne rağmen aslında yüzde seksen beşini bir yıl içerisinde geçirdiği için, izleyicilere zamanın geçişini anımsatmak için farklı damgalar kullanırdı. Walter'ın dudağındaki bir yara, Jesse'nin gözündeki morluk, Skyler'ın hamileliği... True Detective'in ikinci sezonu da bunu, özellikle flashback'lerle günümüz akışında geçen hikayeleri ayrıştırmak için kullanıyor.

 


3. Colin Farrell Role Mükemmel Uymuş

Colin Farrell bu dakikaya kadar yakışıklılığı meziyetinin önüne geçen adamlardan biri olmuştur hep, bu da yıllardır benim içimde bir uktedir. Bir Brad Pitt'e, bir de kendisine bu açıdan çok üzülürüm. Bu sefer kilo almış, iğrenç bir saç sakal kombinasyonu takınmış ve ortada yeteneğinden başka izlenecek bir şey bırakmamış. Bu çok iyi, zira kendisi role tam oturmuş, çok yakışmış!

 


4. Ama Vince Vaughn İlk Bölümde, Hiç Olmamış!

Diziyi izlerken bir yandan da not aldığım defterime "Vince Vaughn hiç olmamış" yazıp, sonra hiç'in altını çizip, sonra bir de daire içine almışım. O kadar gudubet gelmiş yani bana. Vaughn hızlı konuştuğu, dinamik oynadığı zaman kıymetli bir aktör. Belli ki burada bir uyumsuzluk yaşanmış, zira McConaughey gibi ağdalı lafları içli içli satabilecek aktörlere uygun yazılmış replikler, Vaughn'a hiç gitmemiş. "Açlıktan hiçbir şey yapma, yemek bile yeme" repliğini o kadar satamadı ki, yerimde kıvrandım resmen.

 


5. Ve Evet, Sözler Çok Ağdalı

Pizzolatto kendini çok ciddiye alan bir yazar. Bunun ötesi berisi yok. Sözlerinin arasında bir gram dahi hava boşluğu yok. Yazım tarzı olabildiğine teatral ve aktörlerin devamlı bu nakışlı sözleri inanarak satabiliyor olmaları gerekiyor. Bu bakımdan kendisinin akademi ve roman geçmişine sahip olduğunu öğrenmek, beni hiç şaşırtmadı.

 


6. Aktörlerin Yarısı Çöp

Bunu çok inanarak, çok gönülden söylüyorum. Başroldeki dört adamdan birini zaten ilk bölümde üzülerek izledim, ama Vaughn yine de ekran başında bir duruşu olan aktörlerden. Tanımadığımız tonla diğer aktör, Pizzolatto'nun basmalı sözlerinin altında eziliyorlar resmen. Vaughn'ın kız arkadaşı olan hanım abla, komik bıyıklı yargıç abi, Dexter'daki sapık adli bilimci eleman, Taylor Kitsch'e trip atması için teşrif etmiş güzel kız... Hepsi ayrı bir olmama yarışı içerisinde.

 


7. Seks Çok Ön Planda

Bunu sadece çok fazla seks sahnesi olduğu için söylemiyorum. True Detective'in ikinci sezonu, seksi çok düşünen bir metne sahip. Her an sahnede bulunan iki karakter ya sekse bir gönderme yapabilirmiş, ya seksle ilgili bir tirada başlayabilirmiş ya da bizzatihi birbiriyle sevişebilirmiş gibi duruyor. Diyaloglara olduğu kadar, konuya da yansıyor bu.

 


8. Kötü Diyalogu Bazen Hava Kurtarıyor

Bu yaptığım şey bir kötü eleştiri değil, bir tespit sadece. Dürüst olmak gerekirse bir yazarın yapabileceği önemli şeylerin arasında iyi metin yazmak kadar, iyi bir aura oluşturmak olduğuna da inanıyorum. True Detective'de bazen çok da bir anlam ifade etmeyen bazı replikler, hem Justin Lin'in, hem de Pizzolatto'nun dizinin etrafına serdiği yoğun atmosfer sayesinde vize alıyorlar izleyiciden. Ve bu da tamamıyla okey bir durum.

 


9. Rachel McAdams Role Çok Uyuyor

McAdams için Farrell kadar net bir övgü geliştirmek mümkün değil, zira görebildiğimiz kadarıyla ona biçilen rol Farrell'ınki kadar materyal sağlamıyor; en azından ilk iki bölüm için. Ama McAdams role çok uymuş, onu da görmek için iki gözden fazlası gerekmiyor. Afrası, mimikleri ve hatta dış görünüşü dahi çok yakışmış karaktere.

 


10. Kademeli Teşhir Muhteşem

Bunu yapabilen diziye her daim tavım ben. Bunu gerçekten çok iyi polisiye romanları da yaparlar. Konuyu ve arka plan hikayesini, karakterlerin şahsi motivasyonlarıyla beraber adım adım açar ve önümüze sererler. Bu çok ince bir yazarlık becerisi gerektirir ki, sadece düz iyi bir hikaye yazmaktan çok daha zor bir meseledir kendisi.

 

11. Söyleyemeyeceğiniz Tek Şey Dizinin Sürükleyici Olmadığı

True Detective'in ilk sezonundan on beş dakika içerisinde bir şey bulamayarak ayrılmam sadece benim yaşadığım bir şey değil. Bilakis benzer tepkileri internette pek çok yerde okuduğum gibi, diziyi seven arkadaşlarımdan da duydum. İlk sezon, çok hafif esintilerin toplanarak finale doğru fırtınaya döndüğü bir şeydi. İzleyiciyi taşıması zordu. İkinci sezon ise çok daha güçlü bir rüzgarla başlıyor. Sürükleyiciliği tam olmuş yani.

 


12. Sıfırdan 100 Çarpıklığa Çok Hızlı Geçiyor

İlk bölüme dair en hayran olduğum şeylerden biri de bu oldu. Dizi bir saniye içerisinde asayişin berkemal olduğu bir havadan, her şeyin inanılmaz çarpık, bozuk ve yanlış olduğu bir dünyaya geçiş yapabiliyor. Bu izleyiciyi sarstığı gibi, ekran başına da kilitliyor, zira hiçbir şey değilse izlediğiniz şeyin asla sıkıcı olmayacağını biliyorsunuz.

 


13. Ve Allah Kahretsin Ki Dizi Rahatsız Edici

Bunu herhalde ilk sezonu izleyen kimseye izah etmeme gerek yok. True Detective biraz ekmeğini buradan çıkartıyor ve dediğim gibi çekici noktalarından biri de bu. Hiçbir noktada elini korkak alıştırmak gibi bir niyeti yok; bu kan revan göstermek de olsa, tamamen doğal bir olayı inanılmaz sapkın bir şekilde yansıtmak şeklinde de...

 


14. Beyniniz Diziyle Beraber Koşuyor

Dizinin ilk sezonunu bilmiyorum ama, True Detective'in ikinci sezonunun gerçek bir polisiye olduğuna dair beni en ikna eden şey bu oldu. İlk sezonun okkült bir dava incelediğini biliyorum, dolayısıyla tonlama ve metod başka bir noktaya kaymış olabilir. Ama ikinci sezon, saf bir polisiye. Ve her saf polisiye gibi, beyninizi konuyla paralel olarak koşturtmayı başarabiliyor. Daima bir sonraki adımı, bir sonraki virajı düşünüyorsunuz. "Bunu kim yaptı?", "Burada ne oldu?", "Şimdi ne olacak?".

 


15. Farklı Karakterleri Harika Bir Araya Getiriyor

Inarritu sağ olsun, bir ara bu mefhumu gidip telif hakları ofisinde kendine damgalatacaktı neredeyse. Onun filmlerindeki ağdadan çok hoşlanmadığım için, kafamda "çok alakasız gözüken karakterler, kaderin cilvesiyle bir araya gelirler" meselesi çok saçma bir yere konumlanmıştı. True Detective dört farklı ana karakterini hiç böyle ucuz rastlantı tuzaklarına düşmeden, çok zarif bir şekilde bir araya getiriyor. Hatta öyle ki, yan yana geldiklerine mutlu olurken buluyorsunuz kendinizi.

 


16. Gerilim Çok Güzel Bir Şekilde Artıyor

İkinci bölümün finalini izlemiş kimseye bunu anlatmama gerek yok, ama ilk bölümün birinci dakikasından, son yaşadığımız sahneye kadar Pizzolatto gelecek olanlara çok güzel hazırladı izleyiciyi. Çarpıklık depar atmış olabilir, ama gerilim çok güzel bir şekilde maraton yarışındaydı; orası kesin.

 


17. Ve Vince Vaughn 2. Bölümde Sizi Utandırıyor

Daha doğrusu şöyle diyeyim, Justin Lin ve Pizzolatto, dizinin ikinci bölümünde Vaughn'ı daha doğru kullanmanın yollarını buluyor gibiler. Vaughn çabuk ve zeki ikili diyaloglar içerisinde serpilen bir adam. Uzun monologlar ona yaramıyor. Dolayısıyla iş bağlamaya çalışırken, dayak attırdğı adamla konuşurken, Colin Farrell'a ayar verirken girdiği muhabbetlerde çok güzel parladı ikinci bölüm içerisinde.

 


18. Perspektif Hissi

True Detective'in her beş sahnede bir gökyüzüne dönüp aziz Kaliforniya'ya tepeden bakması boşuna değil. Dizi yupyukarıdan çektiği görüntülerle, sizi ufacık hissettirmek istiyor. Arzusu çok yerinde, uygulayışı da çok başarılı. O geçiş sahneleri kadar, kamera açıları ve hareketleri de bir sonraki sahnede ihtiyaç duyacağınız hissiyatı sağlıyorlar.

 


19. Kimya Muhteşem

Dört aktörün dışındakilerin çöp olduğuna dair kanaatim ikinci bölümde de değişmedi, bilakis Vaughn'ın yanındaki ablanın o rolü kaptığına inanmakta da güçlük çekmekteyim hâlâ. Gelin görün ki bu, ana dört aktörün birbiriyle olan kimyasının muhteşem olduğu gerçeğini de değiştirmiyor. Birlikte daha çok sahne geçirsinler istiyorsunuz, daha çok konuşsunlar ya da hiçbir şey olmayacaksa, daha çok sessiz kalsınlar beraber.

 


20. Bu Bir Erkek Fantezisi

Sakin olun. Atlara davranmayın hemen. Diziye "seksist" demiyorum. İnce bir çizgi var söylediğim iki şey arasında. True Detective'in ikinci sezonu, kadınları aşağılayıcı bir tutum sergilemiyor; ya da en azından, göze batacak denli bir kabahati yok bu konuda. Ama bu bir erkek fantezisi. Gördüğüm en ağır ve karanlık erkek fantezilerinden biri hem de. Mesele önce kadın karakterlerden başlıyor. Frank Semyon'un kız arkadaşıyla olan ilişkisi, o kadar erkek perspektifinden idealize edilmiş bir dokuya sahip ki, duaların arasına sıkıştırırsınız öylesini. Rachel McAdams'ın oynadığı Antigone de erkek fantezilerinde yeri büyük olan açık, net ve seksi mistivize etmeyen kadınlardan.

Burada saydığım kadın karakterlerin hiçbiri aşağılanmıyor, ama her biri, diğer karakterler gibi Pizzolatto'nun fantezilerinde yeri olan figürler oldukları belli. Dizideki başlıca kadın karakterler kısaca koşulsuz şartsız erkeğinin yanında olan zeki ve klas kadın, fiziksel olarak erkeğini arzulayan seksi ve iyi kalpli kadın, her şeyden önce oğlum diyen cefakar anne ve seks de dahil pek çok konuda standart olarak kadınlara atfedilen sıkıntıları aşıp "erkek" gibi davranmaya başlamış olan bağımsız kadın şeklinde sıralanıyorlar. Bunların hiçbiri bir misojeni oluşturmuyorlar (bunu yirminci kere yazıyorum ki sonra başıma üşüşmeyin lütfen), ama bir erkek fantezisinin içerisinden çıktıkları da çok aşikar, çok net.

Hakeza aynı şeyi erkek karakterler için de söylemek mümkün. Colin Farrell gidip oğlundan çalınan erkekliği yumruklarıyla geri alıyor, Taylor Kitsch sorunlarını "konuşarak" değil, motorsikletine binip karanlığa karışarak çözüyor, Vince Vaughn iş bitiriyor, kontrolü elinde tutuyor, elindeki kuklaların iplerini oynatıyor. Tekrar yineleyeyim, bunların hiçbiri bir problem teşkil etmiyor. Bunlar diziyi "ayıp" falan yapmıyor. Ama izlerken de akılda tutmakta fayda var, zira bir kere çözünce, her sahnenin böyle dizayn edildiği de çok net gözüküyor.