Mezartaşı Kitapları #3 - Hayvan Çiftliği

Mezartaşı Kitapları #3 - Hayvan Çiftliği
Mezartaşı Kitapları #3 - Hayvan Çiftliği
Niye mezartaşı kitapları? Çünkü eğer bu kitapları okumadan ölmek gibi bir planınız varsa, kendinize geek falan diyemezsiniz. Bu yazı dizisinde geek külliyatının klasiklerini ele alacağız. Bilim kurgu, fantastik; çizgi, basılı... Sınırımız yok. Tüm efsaneler burada, elimizden geçecekler. Okunması için yaratılmış olsunlar yeter.
Haber: Yiğitcan Erdoğan / Arşivi

Bu haftanın konuğu, George Orwell'in 1945 tarihli başyapıtı, Animal Farm.

Daha önce başka sayfalarda hararetle savunduğumuz bir nokta vardı. Yakın zamanda tekrar bahsi geçti, hatırlandı. Ana üssümüz Geekyapar'da siyasi meselelere de tepki veren bir damar olmasına bakıp, "Geek ne anlar siyasetten?" şeklinde sorulduğu varsayılan farazi bir soruya verilen, gayet net bir cevaptı: "Sizden çok, orası kesin!". Bu fikrin tekrar tekrar altını çizmek, üstünden kapkalın harflerle geçmek gerek. Geek tutkunu olduğu bir konuda bilgi özümseyip, bunu dışarıya yazılı veya sözlü olarak aktarmaktan kendisini alıkoyamayan kişidir. Eğer bir geek siyasetle ilgileniyorsa, kahvehanede okuduğu gazetesinin üzerinden memleket kurtaran adamdan daha çok anlıyordur meselelerden.

Peki bir geek siyasetle ilgilenmek zorunda mıdır? Bittabi değil, ama öyle gözüküyor ki, siyaset bizim alt kültürümüzün içerisinde çok organik bir biçimde varoluyor. Bilim kurgu romanlarımızın en hafifi bile, illa bir yerden bir anti-otoriter, özgürlükçü mesaj vermek zorunda hissediyor kendisini. Star Wars ve John Carter gibi, geek kültürüne kalıcı yer etmiş, ama en amiyane tabirle "çerezlik" olarak tanımlanacak eserlerden ve onların dahi sahip olduğu siyasi dokundurmalardan söz ediyorum.

Bunun bir de üst seviyesi var. Dune, Brave New World, Fahrenheit 451 gibi bizim alt kültürümüze ait eserler, çoğu edebi işin çıkamadığı siyasi mesaj seviyelerine çıkıyorlar. Biz böyle büyüdük, böyle biliyoruz. Bu yüzden de siyasi kitap analizi yapmakta, herhangi bir alt kültüre kıyasla çok daha kıymetli olduğumuz kanaatindeyim. O yüzden de okumadan ölürseniz kendinize geek diyemeyeceğinizi söylediğimiz kitapların arasına, Animal Farm'ı da almayı uygun gördüm. Kıymetini en çok biz biliriz düşüncesiyle.

 

Animal Farm'ın derdi, anlayana çok basit. Ama temel derdine geçmeden önce, anlamayan birinin bakış açısıyla yargılamak ve bu yargıyı yanlışlamak gerekiyor. Ortalama görüş, Animal Farm'ın bir komünizm eleştirisi olduğu yönünde birleşiyor. Koca Reis, Kartopu ve Napolyon isimli domuzlar çok bariz bir şekilde Lenin-Trotsky-Stalin üçlüsünü temsil ediyorlar; diğer hayvanlar da toplumun farklı kesim ve sınıflarına tekabül etmekteler. Napolyon'un yavaş yavaş insanlaşmasını konu alan hikaye, "Tüm hayvanlar eşittir" şiarıyla başlayan hayvan ülkesinin, en sonunda "Tüm hayvanlar eşittir, ama bazıları diğerlerinden daha eşittir" mantığına dönüşmesini aktarıyor.

Napolyon'un gittikçe yozlaşan rejimini okuyup, bunu bir komünizm eleştirisi olarak görmek, affedin fakat, biraz ucuza kaçmak oluyor. Orwell, kitabının neredeyse hiçbir yerinde komünist ekonomik sistemin doğal yapısı ile ilgili bir eleştiride bulunmuyor. En ufak bir yapısal argüman dahi yok, o kadar ki, komünizme dair sıkça sarf edilen "insanın aç gözlü doğası yüzünden mümkün değil" teorisi bile Animal Farm'da dillendirilmiyor. Hayır, Orwell'in eleştirileri, basitçe, marksizm/komünizm yönünde ilerlemiyor hiçbir zaman.

Game of Thrones'un dünyasına ilham veren 6 gerçek olay, toplum ve lokasyon

Mezartaşı kitapları #2: Watchmen

George R.R. Martin merakla beklenen yeni Game of Thrones kitabı Kış Rüzgarlarından bir bölüm yayınladı!

Bunun çok büyük iki kanıtı var. Birincisi, pek çok Soğuk Savaş sırası Amerikan propagandasında yaratılan Sovyet algısından çok uzak bir analiz yapıyor olması. Bu tip anti-komünist filmler, kitaplar, genelde Stalin'in diktatörlüğüne yoğunlaşırlar ve Animal Farm da bunu yapıyor, evet. Ama genelde o eserler Trotsky veya Lenin'e pek dokunmazlar, dokunurlarsa da bunu tarihi süreçten bağımsız bir şekilde yaparlar. Oysa ki Orwell, kitabın henüz başında, Lenin'i temsil eden Koca Reis'i bilge, zeki ve haklı olarak tasvir etmekle kalmıyor, aynı zamanda Trotsky'yi temsil eden Kartopu'nun da haksızlığa uğradığını aktarıyor okuyucuya çizdiği portre aracılığıyla.

İkinci kanıt ise daha net bir şekilde, kitabın sonunda geliyor. Hikayenin her adımında gittikçe daha da yoz ve kötü olan Napolyon ve ekibi, en sonunda dışarıdan gözlemleyen biri için çiftlikten kovdukları insanlardan farksızlaşmaya başlıyorlar. İster kitabın başında hayvanların devirdiği Mr. Jones üzerinden insanları bir çar alegorisi; isterse öykü içerisinde hayvanların önce temkinle, sonra da şevkle ticaret yaptıkları insanları bir liberal dünya alegorisi olarak kabul edelim; sonuç değişmiyor. Orwell'e göre sorun, çok açık ve net bir biçimde komünist yönetim biçimin var olması değil; yozlaşması ve amaçladığı şeyden uzaklaşması.

 

İşte bu bağlamda baktığımızda Animal Farm'ın gerçek siyasi hicvi ortaya çıkıyor. Özellikle akademisyen Morris Dickstein'in söylediği gibi Orwell'in kendisini kattığı Benjamin karakterinin devamlı "Ne olursa olsun, işler kötüye gidecek" şeklinde özetlenebilecek bir bakış açısını ortaya sunması, Orwell'in asıl derdinin bir başka kanıtı. Animal Farm, komünist sistemi falan eleştirmiyor. Animal Farm'ın eleştirdiği, gücün insan doğası üzerinde yarattığı yozlaştırıcı etki. Spesifik olarak Orwell, otoriteyi ele geçiren kim ve ne olursa olsun, nasıl onurlu ve şerefli sebeplerle bunu yapmışsa yapsın, en nihayetinde varış noktasının aynı olacağını iddia ediyor: Güç sarhoşluğu.

Bu mesaj sadece bir noktada bir komünizm eleştirisi olarak yorumlanabilir; o da komünizmin devleti merkezileştirerek güç yozlaşmasına daha müsait bir ortam tanıması teorisinde yatıyor. Fakat bu eleştiri, Animal Farm'da şüphesiz bulunmasına rağmen aslen komünizmi değil, devlet konseptini hedefine oturtuyor. Evet, komünist sistemlerin çoğu versiyonunda devlet merkezi ve mutlak güçtür; kaynak dağıtımından güvenliğe, ticaretten halkının refahına kadar pek çok şeyden direkt sorumludur. Fakat komünist sistemler aynı zamanda yerelleşmiş yönetimler üzerinden de var olabilir ve aynı ekonomik sistemi küçük bölümler içerisinde de sürdürebilirler. Orwell bununla ilgili pek bir kelam etmiyor, zira onun derdi pazara müdahale edilmesi, görünmez elin kelepçelenmesi değil. Onun derdi çok açık ve net bir biçimde, merkeziyetçilik ve bunun insan doğasına müsait olmayışı.

Orwell'in 1984'ü gelmiş geçmiş en efsanevi bilim kurgu romanlarından biri olarak anılır. Haksız bir paye de değildir bu. Ama Orwell'i anarken, Animal Farm'ın da unutulmaması gerekir. 20. yüzyılın belki de en okunaklı, en berrak siyasi alegori ve hicivlerinden biridir. Bir yerlerde denk gelirseniz, alın, okuyun. Emin olun, bugünlerde haberlerde, etrafınızda gördüklerinizle de çok fazla paralel kuracaksınız. Hatta öyle ki, belki de şu ülkede, şu zamanda okunabilecek en anlamlı kitap Animal Farm. Okuyunca, anlayacaksınız.