Scarlett Johansson'un en izlenesi 12 filmi

Scarlett Johansson'un en izlenesi 12 filmi
Scarlett Johansson'un en izlenesi 12 filmi
Amerikalı aktris, genelde sadece alımlı fiziğiyle bilinir, ama aslında bundan çok daha fazla bir meziyete sahiptir. Bunu göstermek adına, en izlenesi 12 filmini sıralayalım dedik!
Haber: Yiğitcan Erdoğan / Arşivi

Şimdi size bu yazının başına oturana kadar fark etmediğim bir şey söyleyeceğim; Scarlett Johansson muhtemelen şu an Hollywood’un en çalışkan oyuncularından bir tanesi. 1984 doğumlu Amerikalı aktris 10 yaşında ilk film rolünü North’ta kapmış, ve o seneden beri ardına bakmamış resmen.  Biz aşağıda onun çok ilginç bir gidişata sahip kariyerinden 12 film seçtik, ve bunların arasında genelde birer, taş çatlasa ikişer yıl var; ama genelde de o birer ikişer yıla toplam iki, bazen hatta üç film sığdırabilmiş. Üstelik bu filmler de çılgınlar gibi çeşitli. Aralarında ucuz B-filmi estetiğinde korku-komediler de var, animasyon filmler de; ödüllü yönetmenlerle de çalışmış Johansson, gişe canavarlarıyla da.

Madem Avengers: Age of Ultron gişeleri inceden kasıp kavurmakta, dedik ki biz de Johansson’un güzel kariyerine dönüp bir bakalım ve meziyetlerine rağmen ekseriyetle “büyük göğüslü kadın ” olarak anılmaktan zor kurtulabilmiş bu oyuncuya bir selam çakalım!

 

Ghost World

Johansson asıl uluslararası ününü çizgi roman filmleriyle son beş yıl içerisinde yaşamış olabilir; ama aslında kariyerinin ilk büyük patlamasını da bir çizgi roman filmine borçlu. Daniel Clowes’un aynı adlı çizgi romanından uyarlanan Ghost World’de Thora Birch ile başrolü paylaşan Johansson, filmde lise sonrası hayatla yüzleşmekte olan Enid’in karmaşık ve çalkantılı hayatını canlandırıyordu. Film 2001’de vizyona girmiş, ve Johansson’u baya baya insanların radarına sokmuştu. Johansson bu parlama anından çok iyi faydalandı.

 

Lost in Translation

Ghost World’ün başarısından sonra An American Rhapsody ve Eight Legged Freaks’te de başarılı performanslar gösteren Johansson, asıl büyük patlamasını Lost in Translation ile yaptı. Sofia Coppola’nın 2003 tarihli filmi, festivallerde alkış üzerine alkış, övgü üzerine övgü alırken, bütün bu olumlu enerji üç farklı isim üzerine dönüyordu haklı olarak. Filmin yönetmeni Sofia Coppola, başrolü Bill Murray ve elbette Scarlett Johansson. New York doğumlu aktris, kariyerinin ilk büyük ödülü olan BAFTA’ya da bu filmle ulaştı.

 

Girl with a Pearl Earring

Johansson Lost in Translation’ı bitirir bitirmez, hiç hazırlık yapmadan, Peter Webber’in o meşhur Vermeer tablosunu anlatan tarihi dramasını çekmek için Lüksemburg’a uçtu. Tracy Chevalier’in romanını okumaya bile vakti olmamıştı Johansson’un. Ama bu önemli değildi, zira tüm filmin üzerine kurulduğu şey bizzat kendisiydi. Johansson hakikaten de Vermeer’in inci küpeli kızına ciddi bir benzerlik gösteriyordu ve performansı da iyi olunca, Girl with a Pearl Earring onun filmografisinde önemli bir yer sahibi olarak kaldı.

 

Match Point

Hollywood’da bazı yönetmenler vardır. Kapınızı çaldıklarında, proje ne olursa olsun çok düşünmezsiniz. Kabul etmeniz gerekir. Onların filmlerinden biriyle oynamak, tarih yazmaya bir adım daha yaklaşmak demektir zira. Johansson da Woody Allen kendisine bu ilginç trajedide rol teklif edince, muhtemelen çok düşünmedi. Hayatında her şey yolunda gidiyormuş gibi gözüken Chris Wilton’la yaşadıkları şehvetli ve parçalayıcı hikayede Johansson daha önce göstermediği yeteneklerini sergileme imkanı buldu. Hakikaten güzel filmdi Match Point, sonu da baya ağırdı.

 

The Prestige

Christopher Nolan’ın iki Batman filmi arasında çektiği Prestige, yönetmen o zamanlar şimdiki kadar devasa bir marka olmadığından görece sönük bir tepkiyle karşılanmıştı. Sönük tepki dediğime bakmayın, yine deliler gibi övülmüş, gişede de kendi bütçesini hayli hayli çıkartmıştı; sadece Interstellar, Inception gibi bir evrensellik yoktu o dönem Nolan övmelerde. Johansson bu filmde görece küçük bir role sahipti, kadronun diğer tüm elemanları gibi Christian Bale ve Hugh Jackman’ın muhteşem oyunculuk kapışmasına yer bırakmak için aradan çekiliyordu. Ama yine de performansı akılda kalıcıydı, baya da iyiydi!

 

Vicky Cristina Barcelona

Woody Allen Johansson’un kapısını bir daha çaldı. Bu sefer derdi bir trajedi değildi, ünlü Amerikalı yönetmen bu defa daha komik orijinlerine dönmüş, ortaya baya hoş bir komedi çıkartmıştı. Ama bu sefer nevrotik, hafif dengesiz New York’lu insanlar yoktu filmde, herkes seksiydi ve herkes seksi konuşuyordu. Johansson Avrupai bir filmde Bardem ve Cruz gibi doğuştan oralı oyuncular arasında sırıtmamayı başardı; kendisinin dünya ahiret en iyi performansı değildi belki, ama en azından aktrisin hanesine olumlu bir apolet olarak yazıldı.

 

Iron Man 2

Oyunculukta bazı şeyler silme kader kısmete bakıyor. Yapacak hiçbir şey yok. Black Widow rolü, Scarlett Johansson’a gelene kadar tonla başka aktörün elinden geçti. Önce Eliza Dushku bir düşünüldü, sonra rol için Emily Blunt ile baya baya el sıkışıldı; ama o da olmadı. En sonunda ihale Johansson’a kaldı ve Johansson da kariyerinin belki de en belirleyici rolüne Iron Man 2’de Natasha “Black Widow” Romanoff olarak başladı. Böylelikle şu an dünyanın en büyük film serisi olan MCU’ya da, tren daha tam gaz hızlanmadan dahil oldu ve bu serinin ön plana çıkan yüzlerinden biri hâline geldi.

 

The Avengers

E bunu da buraya koymasak olmazdı. Artık Avengers ile ilgili söylenecek ne kaldı bilmiyorum 1.5 milyar dolarlık gişe ve 90’ların üzerinde eleştiri notlarından sonra. Ama Johansson’un tüm bu büyük resimdeki payıyla ilgili söylenecek şeyler de var aslında. Joss Whedon’un tatlı feminist kalbi, Johansson’u hikayenin kilit parçalarından biri hâline getirmeye yaradı. Iron Man 2’de “düz tehlikeli kadın” arketipini takip eden Romanoff, burada Loki ile yaptığı konuşma, Hulk ile olan münasebeti ve genel hâli tavrıyla bir anda “ne yaptığını bilen, profesyonel ve havalı suikastçi” oluverdi, bu da ileri Marvel filmlerine zemin sağladı.

 

Don Jon

Joseph Gordon-Levitt’in çok övdüğüm Don Jon’u, benim nezdimde Scarlett Johansson’un oyunculuk yeteneklerini bir seviyeden alıp, bambaşka bir yere koydu resmen. Öncesinde Johansson bana aynı rolün biraz daha değişik versiyonlarını oynuyormuş gibi gelirdi hep. Ama Don Jon’da böyle olmadı. Jon’un sevgilisi Barbara’yı öylesine leziz bir “düz kadın” şeklinde oynuyordu ki Johansson, nasıl anlatsam güç, aksanından bakışlarına kadar bambaşka bir şey olmuştu resmen. Filmin bu kadar eğlenceli ve zeki olmasında onun da payı çok büyüktü.

 

Her

Eğer sizin bir performansınızı takiben yaptığınız şeye özel bir Oscar kategorisi açılmasına yönelik kampanyalar yaşanıyorsa; siz başka bir seviyeye gelmişsinizdir demektir bu. Spike Jonze’un modern aşk hikayesi Her’de, ana karakterin aşık olduğu işletim sistemini canlandıran Johansson, aynı on iki sene önce Andy Serkis’te olduğu gibi, pek çok insanın aklına “artık Oscar yeni oyunculuk tiplerini karşılamıyor mu?” sorusunu getirmişti. Karşılamıyordu hakikaten. Serkis nasıl ki Mo-Cap performansıyla harikalar yarattıysa ve ödüllendirilmeyi hak ediyorduysa, Johansson’da Her seslendirmesiyle aynen öyle bir alkışı hak ediyordu.

 

Captain America: The Winter Soldier

Black Widow’u alıp, Captain America’nın yanına koymak kimin fikriydi bilmiyorum. Şüphelendiğim bazı isimler var. Ama Kevin Feige, Russo biraderler ya da Markus & McFeely gruplarından hangisi bunu düşündüyse, ona dev bir helal olsun. Kimyaları zaten çok iyi olan Chris Evans ve Scarlett Johansson, karakterlerinin ahlaki pusulalarından kaynaklanan zıtlığı çok güzel verdiler film boyunca. Winter Soldier’ın çekirdeğinde bu ikilinin kimyası yatıyordu. Üstüne üstlük, bu kimya “abi Hollywood filmi yapıyoruz, el mecbur” tipi bir romantizme de evrilmedi, çok hoş kalmaya devam etti.

 

Chef

Listenin sonuna geldi Chef, ama akıllarda da en son gelmesin. Jon Favreau’nun Marvel ile geçirdiği gişe dolu yılların sonunda özüne, bağımsız sinemaya döndüğü film olan Chef, Iron Man kadrosundan iki kişiyi de getirmişti peşinden; Robert Downey Jr ve Scarlett Johansson. İkisinin de rolü ufaktı, ama ikisine de bakınca insan bu kişilerin neden mega star olduklarını da anlıyordu. Ekrana çok yakışan, çıkar çıkmaz bir parlayan oyuncular vardır ya? Ben Johansson’un öyle olduğunu, Chef’i izlerken bir daha anladım...