Bit pazarına nur yağar mı?

Bit pazarına nur yağar mı?
Bit pazarına nur yağar mı?
Yeni açılan bir yer var mı? Yeniye, yeniliğe olan merakımız bir tutku halini aldı ama bazı nur yağan yerler de adının, markasının kıymetini bilmiyor, biz ne yapsak olur anlayışında...
Haber: MÜGE AKGÜN - muge.akgun@radikal.com.tr / Arşivi

RADİKAL - Haftasonu gazetelerin eklerine göz gezdiriyorum. Her köşeden bucaktan yeni bir yer fışkırıyor. Kimi taze açılmış, kimi yeni açılacak yerlerin listesini veriyor. Eski yıl biterken yeni yılı yeni yerlerle, yeniliklerle karşılamak galiba hepimizin hoşuna gidiyor. Ama bir yandan da düşünmeden edemiyorum. Bu kadar yeniye meraklı bir toplum, nasıl kök salmış, yıllanmış mekânlara sahip olacak. Daha doğrusu hep yeni yer peşinde koşarken nasıl eski yerleri yaşatacak.
İşletmeciler toplumdaki bu yeni tutkusunu keşfettikleri için neredeyse her yıl bir restoranı kapatıp, adını değiştirip yenisini açıyor. Ancak hal böyle olunca hiçbir yerin mutfağı kök salamıyor. Gidenlerin de zaten yemekleri pek umursadığı söylenemez. Nasılsa her dışarı çıkışta farklı bir yeri keşfetmek istiyorlar.
Zaten sosyal medya yemek kaşiflerinden geçilmiyor. Neredeyse karşılaştığım her kişi bana yeni bir yer soruyor. "Gitmedim, bilmiyorum" deyince yüzlerde nasıl bir hayal kırıklığı anlatamam. “Olmaz ki, böyle de yeme-içme yazarı olunmaz ki..." Sanki gözler dile geliyor.
Evet, bizler yeni yerlere de gidiyoruz ama kendimi her yeni açılan yere koşa koşa gitmek zorunda hissetmiyorum. Nasıl ki bir roman eleştirmeni her yeni çıkan, her önüne gelen kitabı okumak zorunda değilse, bir yeme-içme yazarı da öyle.
Ben bir yere gideceksem önce bir süre geçip olgunlaşmasını beklemekten yanayım. Gideceğim yerin şefi, işletmecisi bile çok önemli.
Çok kaliteli, lezzetli bir yeri desteklemek varken, durmadan yeni peşinde olmak, açılan bir yere birkaç ay gidip sürü gibi sonra hep beraber onu terk ekmek, bana pek doğru bir yaklaşım gibi gelmiyor. En azından ayda bir kez, kendini kanıtlamış, yemeklerini de beğendiğimiz yerlere onların yaşamalarına fırsat tanımak adına gitmeliyiz. Müdavimi olduğumuz yerler olmalı. Atasözleri her zaman doğru referans olmayabilir. "Eskiye rağbet olsa, bit pazarına nur yağardı" sözünü de bu yüzden hiç sevmem. Evet, bit pazarına nur yağar, eskiye rağbet de olur. Yeter ki o eski iyi olsun.

O DA BİR KLASİKTİ AMA!
Ancak, sahip olduğu adın kıymetini bilmeyen, klasikleşmiş olmanın verdiği rahatlıkla kaliteden ödün veren yerler de var. Birkaç gün önce tavuk suyu çorba, tavuklu pilav, aşure, döner gibi klasikleşmiş yemeklerini sevdiğim için öğlen ya da bir sinema öncesi akşam yemeği için uğradığım Saray Muhallebicisi’nde inanılmaz hayal kırıklığı yaşadım. Önce dürüm döner istedik. Özellikle de lavaşın nasıl olduğunu sordum. Döneri yanık ya da çiğ istemediğimi de söyledim. Önüme ısıtıldığı halde lastik gibi bir lavaş içinde tatsız tuzsuz yanık bir döner geldi.
Ayran deseniz ekşi. Neyse yanlış seçim demek ki burada artık döner yenmeyecek ne de olsa adı muhallebici bir sütlaçla ağzımızı tatlandıralım dedik. Bu kez de üzeri simsiyah (kanserojen etkisi) içi de beklemekten taş gibi olmuş, sütlaç değil adeta bir lapa geldi. Bir kaşık alıp bıraktık. Geri götürdüm, bunun üstü biraz fazla yanmış biz size yenisini verelim dediler. Yenisini aldım, evet üstü az yanmış ama içi aynı kıvamda yutmak mümkün değil, hesabı isteyip kalktık.
Bir gün lezzetsiz bir şeyler yiyerek ya da aç kalarak masadan kalkmanın hiç önemi yok ama 80 yıllık marka olmuş bir yerin listemden çıkmış olması üzdü beni. Demek ki yeni bir muhallebici bulmanın vakti geldi, yeni çok başarılı dönerciler zaten var listemde...