Fener bahane Madrid şahane!

Fener bahane Madrid şahane!
Fener bahane Madrid şahane!
Geçtiğimiz hafta sonu Euroleague final maçlarını izlemek ve Fenerbahçe basketbol takımını desteklemek için Madrid'teydik. Avrupa'nın en canlı ve en eğlenceli şehirlerinden biri olan Madrid'de 4 gün geçirdik. İşte bu dolu dolu 4 günden aklımızda kalanlar...
Haber: ECE BAGATUR USLU / Arşivi

Cuma şehir merkezine varır varmaz soluğu Mercado de San Miguel’de aldık. Türkçe adıyla San Miguel Pazarı, her biri birbirinden lezzetli ve farklı yemekler sunan küçük dükkanları ile gerçekten bir pazar yerini andırıyor. Zeytinciler, peynirciler, tapas barlar, kafeler, pastaneler, her köşe size ayrı bir lezzet sunuyor. Ortam çok dinamik ve canlı. Fakat hem yeri merkezi, hem de yemekleri lezzetli olunca her daim çok kalabalık oluyor ve tabii bu da fiyatlara yansıyor. Ama yine de hem değişik tatları denemek hem de bu ambiyansı yaşamak için ziyaret etmenizi öneririm.


Madrid’teki ikinci günümüze, zümrüt yeşili ağaçlarıyla şehrin oksijen deposu Retiro Park’ında huzurlu bir yürüyüş ile başladık. Arkasından Madrid’in sembolü haline gelmiş Plaza de Cibeles’i görmeye gittik, meydanın mimarisine hayran kaldık. Şehrin kalbinin attığı Puerto del Sol’a doğru uzanan Calle Alcala caddesinde ise yol kenarına sıralanmış şık binalardan ve bu binaların üzerindeki muhteşem heykellerden gözümüzü alamadık


Her daim turistlerin uğrak noktası olan Sol meydanı bu sefer de, bizim gibi takımlarını desteklemeye gelmiş binlerce Yunan ve Rus taraftar ile doluydu. Bu çoşkuluğu kalabalığı arkamızda bırakıp, önce Madrid’in en turistik meydanlarından biri olan Plaza Mayor’a oradan da hızlıca tapas restoranlarıyla ünlü Cava Baja sokağına doğru yöneldik. Bu sokakta onlarca tapas restoranı bulabilirsiniz ama hepsinin lezzet kalitesi aynı değil. Biz dersimizi önden çalışıp Madrid’li arkadaşlarımızın önerdiği La Concha’ya gittik. Füme dana ve ördek etli tapaslar çok lezzetliydi, hardal ve bal ile marine edilmiş çiğ morina balığını ise muhakkak denemenizi öneririm.

Bu güzel yemekten sonra, biz de Madridlilerin hayat ritmine uyup, güzel bir öğle uykusu çektik. Artık Madrid’in hareketli gece hayatı için hazırdık. Önce güzel bir akşam yemeği için, İspanya’nın Galiçya bölgesinden lezzetler sunan Marceiras’a gittik. Bu restoranla ilgili önden küçük bir uyarı: garsonları hiç İngilizce konuşamıyor ve hiç güleryüzlü değiller ama buna rağmen yemekleri o kadar lezzetli ki, her Madrid’e geldiğimizde buraya uğramaya devam ediyoruz. Menüdeki favori lezzetim, tahta bir tabak üzerinde zeytinyağı ve tatlı kırmızı biber ile servis edilen Galiçya usulü ahtapot; Madrid’te daha iyisini yemedim diyebilirim. Menü deniz mahsülü ağırlıklı. Biz de denizden ne çıksa yeriz dedik ve menüdeki nerdeyse her şeyi ısmarladık. Kalamarlar harikaydı, ağızda eriyordu. Sarımsakta pişmiş karides çok lezzetliydi. Kabuklular ise daha iyi olabilirdi ama sahanda pişirimiş olan kalkanın lezzeti gayet iyiydi. Bir de eğer saat 24.00’e kadar beklerseniz, size güzel bir süpriz yapıyorlar. Bir anda ışıklar kapanıyor, ve Galiçya müzikleri eşliğinde içinde alevler olan bir kazan geliyor. Bu kazandan minik bardaklara, alevi hala sönmemiş içkiden konuluyor. Biz ispirto kokusunun ağır bastığı bu içkiyi pek beğenmedik ama seremonisi izlemeye değerdi. Yemekten sonra kendimizi, Madrid’in gece hayatının kalbinin attığı Chueca’nın sokaklarına bıraktık.


Pazar gününü kültür ve sanat günümüz olarak seçtik. Önce dünyaca ünlü Prado müzesini sonra da Picasso’nun ünlü eseri Guernica’yı görmek için Museo Nacional Centro de Arte Reina Sofia’ya gittik. İspanya iç savaşı sırasında bombalan Guernica köyündeki insanları resmeden bu 7,5m uzunluğundaki bu tabloyu görmek çok etkileyiciydi. Müzelerde geçen sabahımızdan sonra hepimiz çok acıkmıştık, bu sefer daha lokal bir seçim yapıp, İspanyol arkadaşlarımla sık sık gittiğimiz Taberna Cazorla’ya gittik. Cazorla, Madrid’in en şık bölgelerinden biri olan Salamanca’nın ara sokaklarında bir restoran, genelde müdavimleri 50 yaşlarında Madridli şık hanımlar ve beyler. Ben en son 10 yıl önce gitmiştim, bu süre içerisinde ne yemeklerin lezzetinde de ne de garsonların güleryüzünde hiç bir eksilme olmamış. Başlangıç olarak ortaya karışık kızartma tabağı aldık, kalamarlar, karidesler çıtır çıtırdı. Arkasından minik mürekkep balığı ızgarası ısmarladık. Sarımsaklı zeytinyağınlı sosuyla çok lezzetliydi.Kızarmış yeşil biberlerin ise tadına doyamadk. Biz minik mürekkep balıklarını çok beğendiğimizi söyleyince bir de kızartmasını ikram ettiler. Hiç yerimiz kalmamıştı ama yine de kıramadık yedik. Muhteşem bir yemek oldu, bir de tüm yediklerimiz, içtiklerimizden sonra 5 kişi için hesap 67 euro gelince, kişi başı 40 liraya denk geliyor,memnuniyetimiz daha da arttı.


Pazartesi gününü ise haftasonunun yorgunluğunu, Madrid’in en şık iki caddesini gezerek attık. Calle de Serano ve Calle Velazquez’deki şık kafelerde oturduk, güzel kahveler içtik. Gezimizin finalini ise, güneşi Room Mate Oscar otelinin çatı katındaki ‘ Roof Bar’ da batırarak yapıtk. Böylece dolu dolu bir 4 günü geride bıraktık.

Benim tavsiyem, pırıl pırıl caddeleri, yemyeşil parkları, cana yakın insanları, eğlenceli hayatı ve muhteşem lezzetleriyle Madrid’i gidilecekler listesine almanız.