İyi yemeğe 440 lira ödemek istemiyorsanız...

İyi yemeğe 440 lira ödemek istemiyorsanız...
İyi yemeğe 440 lira ödemek istemiyorsanız...
Müşteriler fiyatların, şef restoranların sahipleri maliyetlerin yüksekliğinden yakınıyor. Acaba merkezden kaçıp Kalbur gibi gözden ırak, iddiasız bir yerde dükkan açmak çözüm olur mu?
Haber: MÜGE AKGÜN - muge.akgun@radikal.com.tr / Arşivi

Restoranların pahalılığının toplumun her kesiminden insanı bu denli ilgilendirdiğini, hatta kızdırdığını mart başında bu konuda bir yazı kaleme aldığımda düşünmemiştim. Gelen maillerin yanı sıra kiminle karşılaşsam bana restoranların fiyatlarının gereksiz pahalılığından, deneyimlerinden söz ediyor.

Geçen akşam bir ayağı yurt dışında iş kadını bir arkadaşım Paris’te en son gittiği çok ünlü bir restorandan söz ederek “18 Euro’ya yediğim bir tabak yemek burada benzeri bir yerde neredeyse iki katı insaf artık bu kadar da olmaz ki” diye söyleniyordu.

Bir diğeri ünlü kasabımızın yeni açtığı kebapçıda iki kişi 440 lira hesap geldiğinde gözlerine inanamadıklarını anlatıyordu. Yeni açılan şef lokantalarına gitmeyi seven bir arkadaşım “Her şey iyi de masalar beyaz örtülü diye bir bardak şarap ve iki kap yemeğe 200 lira vermek istemiyorum” diyordu.

Bense şef restoranlarındaki fiyatlardan geçtim, hala Kanyon’un alt katındaki kafe zincirlerinden birinde akşam üstü çay içerken yanına söylediğim ve yanık gelen tosta ödediğim 22 lirayı düşünüyorum!

Diğer yandan restoranların sahipleri ve şeflerle konuştuğunuzda ise onlara hak vermemek de elde değil. Kullandıkları kaliteli malzemelerin maliyeti, personel giderleri ve tabii en büyük kalem dükkan kiraları bellerini büküyor. Fiyatların yüksekliğinin tek nedeni yok. Rezervasyon yaptırıp gelmeyenler bile bu fiyatların yüksekliğinden sorumlu!

Bana kalırsa bu durumu hem şef restoranları hem de biz müşteriler el birliğiyle çözebiliriz. Şef restoranları kentin merkezinden uzaklaşarak, ara sokaklarda  lokantalarını açmalı. En azından kira problemi ortadan kalkacaktır.

Bizler de iyi yemeğin peşindeysek Nişantaşı, Taksim, Karaköy, Bağdat Caddesi ve manzara takıntısından kurtulacağız. Neredeyse o lokanta atlayıp oraya gideceğiz. Bakarsınız bu yöntem uçuk kiralar isteyen mülk sahiplerinin de aklına başına getirir...

Bu konsept uzun yıllardır zaten Avrupa’nın Paris, Milano, Roma, Londra gibi merkezlerinde, New York’ta uygulanıyor. Bizde ise bunun en güzel örneği Ankara Oran’daki Kalbur’dur.

Bir apartmanın giriş katında yer alan bu 8-10 masalı mütevazi restoran bana göre Türkiye’nin en iyi 10 balık lokantası arasında ilk sırayı alır. Müdavimleri de yıllardır ona Ankara’nın dört bir köşesinden kalkıp giderler. O da ‘ben oldum’ deyip ne kalitesini ne de fiyatlarını bozar.

Gideli en az iki yıl oldu ama yediklerim dün gibi aklımda. Dereotlu kaşarlı bebek enginar dolması, balık pastırmalı ılık fava, taraklı ıspanaklı börek. Hepsi taptaze malzemelerle yapılmış ve inanılmaz lezzetliydi. Kalamara sarılı karides ızgara, kekikli ahtapot ızgara ve  karides köfte de tam bir yaratıcı şef mutfağı örneğiydi.


Mehmet Tekmen tam bir alaylı yetenek. Bir dönem müteahhitlik yapan Mehmet Tekmen, Kalbur’u 25 yıl önce eşi Bilen Hanım’la birlikte açmış. Hiç bir zaman da “aman tutuldum, şube açayım ya da daha başka bir yere geçelim” dememişler.

Ancak İstanbul’un havasından mı suyundan mı bilinmez Küçük Armutlu’da, İstinye’nin ara sokaklarında bile bir şef restoranı açılsa fiyatları Karaköy’deki, Boğaz’daki yerlerle neredeyse aynı oluyor. Tabii bir süre sonra da yeteri kadar müşteri gelmiyor ve kapatmak zorunda kalıyorlar...