Toscana neden bu kadar ünlü?

Toscana neden bu kadar ünlü?
Toscana neden bu kadar ünlü?
Toscana bölgesinde dolaşırken insan kendini geçmişe yolculuk yapan bir seyyah ya da tarihi bir filmde oyuncu zannedebilir...
Haber: MÜGE AKGÜN - muge.akgun@radikal.com.tr / Arşivi

Toscana muhteşem doğası,  mimarisi, her köyde, kasabada karşınıza çıkan sanat eserleri, yemekleri ve şaraplarıyla bir bütün. Ve kısa bir süre de olsa o bütünün parçası olmak, huzuru hissetmek gerçek bir lüks.

Toscana’ya bir grup arkadaşımla yaptığım dört günlük seyahatte elimden fotoğraf makinem ve not defterim eksik olmadı. İşte yansıtabildiğim kadarıyla tarih, doğa, sanat ve lezzetle harmanlanan dört günlük turdan arta kalanlar...

Uçakla üç saate yakın süren yolculuğun ardından Bologna’dayız. Kente girmeden Floransa’ya doğru ilerliyoruz. Po ovası eylül sonunda alışkın olmadığımız kadar yemyeşil. İtalya’nın sebze-meyve deposu diye bilinen  Apenin dağlarının eteklerindeki bağlar, bahçeler derken Ortaçağ’dan Rönesans’a geçişin adım adım yaşandığı Floransa’ya varıyoruz.

Piazza della Republica’ya bakan Savoy Hotel’de konaklıyoruz. 1996’da Rocco Forte Gruba geçerek yenilenen otel günümüz trendi ‘sade lüks’ü yansıtıyor. Valizleri bırakıp Floransa’yı kuşbakışı gören tarihi lokanta ‘Trattoria Omero’ya gidiyoruz.

 

Klasik Toscana mutfağı sunan Omero 19.yüzyıl sonunda ekmek fırını olarak açılıyor. 1943 yılında ekmek ve makarna satılan bakkala, daha sonra da bir kaç masalı lokantaya dönüşüyor. Şimdi ise geçmişine ve ününe yakışır büyüklükte.  Hafta arası olmasına rağmen tıklım tıklım dolu.

Masaya önce kekikli, biberli zeytinyağı ve bölgeye özgü tuzsuz ekmekler, domatesli, kabaklı, sarımsaklı tereyağlı bruschettalar (kızarmış ekmek dilimleri), prosciutto, bresaola gibi kurutulmuş et çeşitleri, pecorinolu ravioli, rokalı bonfile dilimleri ardı ardına geliyor. Hepsi birbirinden lezzetli ama bademli çikolatalı kek güne damgasını vuruyor. Yemeklere bölgenin imzası Chianti şarapları eşlik ediyor.


Yemek sonrası sıra yürüyerek kent turuna geliyor. 14.yüzyıldan itibaren sanat ve ticaretin baş başa gittiği Floransa tek kelimeyle bir açık hava müzesi.

Brunelleschi’nin kubbesini yaptığı Santa Maria del Fiore Katedrali, Çan Kulesi, Mikelangelo’nun Davud Heykeli, Sinyorlar Meydanı, Neptün Çeşmesi, Santa Groce Kilisesi derken turumuz 14.yüzyıldan kalma sıra sıra kuyumcu dükkanlarının bulunduğu Vecchio Köprüsü’nde sonlanıyor.

 

Bir gurme cenneti: Chianti bölgesi

İkinci gün Toscana’nın Chianti bölgesinde bağlar arasında ilerliyoruz. İstikamet Verrazano Şatosu ama önce tarihi Greve köyüne uğruyoruz. Taze makarna şarap satan küçük butiklerden, yüzlerce yıldır geleneksel yöntemlerle salam sosis, pastırma yapan şarküteriden ayrılmamız zor oluyor.


Dünyada bağların ilk kurulduğu ve şarap üretiminin yapıldığı bölgelerden biri kabul edilen Greve Vadisinde bir tepede kurulu bin yıllık şatodayız. Burası 1500’lerde Amerigo Vespucci’nin yol arkadaşı Amerika’nın doğu kıyılarını keşfeden Giovanni Di Verranzano’nun ailesi tarafından kurulmuş.

Bugün şaraplarıyla ünlü şatonun sahibi Capelleni ailesi.  DOCG işaretli, siyah horoz sembollü Verrazano’da Chianti şarapları yüzde 95 sangiovese, yüzde 5 canaiolo üzümü kullanılarak yapılıyor.

 

Üretim tesislerinden Verrazano Şatosu’nun restoranına geçiyoruz.  Sıra sıfır  kilometre denilen, sadece çiftlikte üretilen malzemelerle yapılan yemeklere geliyor. Toscana mutfağının başarısının sırrı iyi malzeme ile gerçek yemek yapmaları. İtalyanların bir tabak domatesli , fesleğenli acı biberli üzerine biraz parmesan peyniri rendelenmiş makarna ile insanı mutlu etmelerinin ardında da bu sahicilik var.

 

Siena’dan Castel Gandolfo’ya tarih sahnesinde yolculuk

Üçüncü gün Siena’dayız. Kentin görkemli kapısına başımı kaldırıp baktığımda biraz ürküyor, sanki zaman içinde boyut değiştirecekmiş gibi hissediyorum kendimi.

Ortaçağdan bugüne neredeyse hiç bozulmadan gelen Siena sanırım İtalya’nın mimarisini, geçmişini korumuş en özel kenti. Her biri ayrı bir hayvan adı verilen 17 mahalleden oluşan kentin kapısından girip sekiz yüz yıllık binalar arasında dolaşırken meğer Amerikalılar değil, Etrüsklermiş gökdelenlerin mucidi diye içimden geçiriyorum.

İlk bankanın kurulduğu, zamanının İsviçre’si denilen kentin dar sokaklarında üç bölümlü pencereli dönemin apartmanlarını hayranlık içinde seyrettikten sonra Palio yarışlarının yapıldığı, deniz kabuğunu andıran Piazza Del Compo’ya iniyoruz. Burada yarışlar sırasında 17 mahalle kendi aralarında toplanarak birlikte yemek de yiyormuş.

Bugün bir üniversite kenti olan Siena’da her yer gençlerle dolu. Tarihi binalar ve gençler hoş bir tezat oluşturuyor. 102 metrelik çan kulesi Torre del Mangia, Douma Katedrali ve yorgunluk kahvesi derken sıra akşam yemeğine geliyor.

‘Enoteca Ristorante Tri Cristi’ Toscana ve Siena mutfağından örnekler sunan 130 yıllık bir deniz ürünleri restoranı. Rivayete göre Rahmi Koç da Siena’ya geldiğinde burada yemek yiyormuş. Rezeneli kalamar, safran soslu vongoleli deniz levreği seyahatin unutulmazları arasına girecek denli lezzetli.


‘Güzel Kuleler’ kenti San Gimignano

Dördüncü güne Unesco Dünya Mirası listesinde yer alan San Gimignano kasabasının meydanında kahve içerek başlıyoruz. Orta çağda kentin ileri gelen aileleri bir saldırı halinde bir süreliğine yaşamak için ortak kule inşa ettirirlermiş. Bir zamanlar 50 kulesi olan San Gimignano’da bugün 19 kule var. 13. Yüzyıldan kalma, İtalya’nın en önemli tarihi kapılarından biri olan Porta San Giovanni’den geçip Piazza della Cisterna, Piazza del Duomo gibi meydanları dolaştıktan sonra Monteriggioni Kalesi’ne çıkıyoruz. Molayı ise kalenin içindeki 14.yüzyıl eseri İl Piccoli Castello da Remo Restaurant’da veriyoruz. Ricottalı, pekorinolu ıspanaklı ravioli ve  taze trüflü tagliatelle aklımda kalan yemekler. Şatoda konaklamak da mümkün.

 

Siena yakınlarında bir köyün kenarında kurulmuş 10. yüzyıldan kalma bu tarihi şatoda konaklıyoruz. Castel Monastero Hotel’in odaları her türlü ihtiyaca cevap verecek gibi ve bölgenin dekorasyon ve süsleme anlayışına uygun döşenmiş. Spası ve sağlıklı yaşam merkezi de var.  Restoranlarının danışmanlığını ise ünlü İngiliz şef Gordan Ramsey üstlenmiş. Yerel ve doğal malzemeler kullanılıyor yemeklerde.


Son gün, Roma Havaalanına gitmeden önce son durağımız Papa’nın yazlık Sarayı’nın olduğu Castel Gandolfo. Meydana girişimiz bir film sahnesi gibi. Önümüzden bir gelinle damat yürüyor. Fırtınayla karışık şiddetli bir rüzgar birden gelinin şapkasını uçuruyor. Hep beraber şapkanın arkasından koşuyoruz. Şapka yakalanırsa gelinle damat kiliseye girmeden önce fotoğraf çektirecekler...

 

12. yüzyılda Cenovalı Gandolfo ailesinin yaptırdığı kale, ikinci sahibi Savelli Vatikan’a olan borcunu ödeyemeyince 16. yüzyılda Papalığa geçiyor. Bu dönemde ünlü mimar Bernini kasabanın ünlü kilisesini ve çeşmesini yapıyor. Sodalı sularıyla ünlü Volkanik Albano gölüne bakan kasabanın toprakları da çok bereketli. Zaten bölge bağları ve şaraplarıyla da çok ünlü.

Bu seyahat bana bir kez daha bir ülkeyi tanımanın, sevmenin yolunun sadece büyük kentlerde değil, kültürün özümsendiği köy ve kasabaları dolaşmaktan geçtiğini bir kez daha kanıtladı...

 

Antico Ristorante Pagnanelli

Castel Gandolfo’da Papa’nın yazlık Sarayı’nın hemen yanı başındaki Ristorante Pagnanelli 1882 yılından beri Pagnelli ailesi tarafından işletiliyor. Bugün dördüncü kuşak dört kardeş işin başında. Aralarında iş bölümü yapmışlar, kimi mutfaktan, kimi otel kısmından kimi de mahzenden sorumlu.

Zaten işlerini sorumlulukla belki de en önemlisi severek yaptıklarını mönüyü  elinize aldığınızda anlıyorsunuz. Aile tarihçesi, fotoğraflar yemek bölümlerinin aralarına yerleştirilmiş. Bir yandan fotoğraflara bakıp geçmişe yolculuk bir yandan yemek seçmek de kolay değil. Neyse ki telaşa gerek yok kimse sizi sık boğaz etmiyor. Yan masalar ise ayrı bir alem kiminde vaftiz, kiminde de düğün yemeği var. Çoluk çocuk ortada koşuşturuyor. Yemeklere gelince başlangıç  etler, deniz ürünleri, sebzeler, makarnalar, karşımızdaki gölün balıkları hangi birini saysam hepsinin tadı muhteşem.

Günün sürprizi ise şarap mahzeni. İnanması güç ama lokantanın büyük bir çoğunluğu İtalyan 3000 markanın bulunduğu 30 bin şişelik dehlizlerden geçilerek ulaşılan inanılmaz büyük bir kavı var. Lokantanın üst katı da pansiyon olarak hizmet veriyor. Göl ve bağ manzaralı odalarda konaklamak da keyifli olmalı.