Her geçen gün karşımıza yeni bahanelerle çıkacaklarını görmemek mümkün mü?
Soru listesini uzatabilir, karamsarlığı derinleştirebiliriz. Öfkemizde hiç kuşkusuz haksız değiliz. Son iki yıldan beri AB üyeliğine yönelik olarak inandırıcı olacak ve güven verecek olumlu bir söylem çabasına kapıları kapatmak zor değil. AB konusu açıldığında ufuk açan ve heyecan yaratacak bir çerçeve çizmek ve tepkilere bakınca, buna cesaret etmek ise hiç kolay değil. Yıllar boyunca Birliğe üyeliğimizin, eleştirilere kapalı şekilde, toplumumuzun geçirdiği tarihi ve kültürel güzergâhın unutularak yapılmış olmasının mevcut sağlıksız tartışma ortamının oluşmasında kuşkusuz payı büyük. Ama muhakkak ki en büyük sorumluluk, Avrupalı politikacıların gönüllü iradeye dayalı bir projenin temel dinamiklerinden uzaklaşmaları. Bizde ise projenin dinamiğini yeterince takip etmeden tartışmayı sağlıklı zemine oturtmamız ve içinde yer alıp almayacağımızı anlamamız mümkün olmaz. Türkiye için acil olan, ne AB ile müzakerelerin tıkanmasının önlenmesi, ne de AB yolundan keskin dönüşler yapılması. Acil olan tartışma zemininin sağlıklı bir yapıya kavuşturulması.
Durum Birliğe üye ülkeler açısında daha mı farklı? AB'nin kendi projesinin geleceğine bakışı daha mı iç açıcı? Hayır, değil. 2004 yılı Fransız ve Hollanda referandumları sonucunda ortaya çıkan tablo ve Birliğin o tarihten bugüne kadar içinde bulunduğu bunalım malum. Sosyolog Baudrillard'ın Fransa referandumunun sonuçlarını değerlendirirken belirttiği gibi, "Yanıt Avrupa'ya değil, sorgulanamayan 'Evet'e 'Hayır' idi.'' 'Halk AB'ye güvenmiyor' başlıklarının gerisindeki manzarayı iyi görebilmemiz önemli. Önümüzdeki bir-iki yıl bu açıdan anlam taşıyacak. Avrupa Birliği projesinin geleceğinin bizdeki tartışma zemini Avrupa'dakinden tamamen bağımsız bir zemin değil. Avrupa Birliği bütünleşme süreci içinde yer alıp almayacağımız sorusuna yanıt, projenin kuruluş felsefesine ve bunun Birliğe üyeler açısından halen geçerli olup olmadığına bakmaktan geçiyor.
Kıtada barış ve refahın itici gücü
Avrupa entegrasyon hareketi kıta'nın Batısında 1950'lerde, 2. Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde Soğuk Savaş koşullarında başladı. 60 yıl içinde Avrupa Birliği adı altında kıtanın tamamına yakın bölümünü kavradı. Kendi içinde ve çevresinde barış, istikrar, demokrasi ve refahın gelişmesi için itici güç oluşturdu.
Bir yüzyılda iki topyekûn dünya savaşına, sayısız düşmanlıklara, etnik çatışmalara sahne olmuş ve baskıcı rejimlere, vahim hak ihlallerine ve acı bölünmelere maruz kalmış Avrupa'da insan haklarını, hukukun üstünlüğünü ve sosyal pazar ekonomisini hâkim kılarak bireyin insan olarak varlık ve onurunu koruyan açık toplum idealini gerçekleştirdi.
Gündelik yaşamımız
İlk zamanlar Avrupa denildiğinde akla sadece ekonomi, tarım, ticaret gelirken, bu gün para, finans, çevre, tüketici hakları, rekabet hukuku, bilim ve teknoloji, iç güvenlik, dış güvenlik, yasadışı göç ve organize suçlarla mücadele gibi yaşamın her alanını içine alan ortak standartlar ve politikalar gelmekte. Avrupa ülkeleri vatandaşları çalıştıkları yerlerdeki güvenlik ve hijyen koşullarından, yaşadıkları yerlerde çöp dağlarının oluşmasının önlenmesine kadar gündelik hayatlarını birebir ilgilendiren gıda denetimi, gıda güvenliği, çalışan annelerin hakları, çocuk işçiliğinin yasaklanması, taşıma araçlarının güvenlik standartlarına kavuşması, akarsuların ve göllerin korunması, öğrenci değişim ve gençlik programları, mesleki eğitim, bilgi teknolojisi, tarihi mirasın korunması için eğitim, ticari ve fikri mülkiyetin korunması gibi alanlarda haklarını teminat altına almış ve yaşam kalitelerini yükseltmiş durumdalar.
Popülist söylem
Bizim ülkemizde Avrupa tartışmaları ne yazık ki bu konular etrafında geçmiyor. Ağırlık toplumumuzun gündelik yaşamını doğrudan ilgilendiren bu temel sorunlardan uzaklaştırılarak siyasi ve ideolojik alanlara çekiliyor. Bizde ve bilhassa Almanya, Fransa ve başka Batı Avrupa ülkelerindeki popülist söylem kitleleri karanlıkta ve bilinçsiz bırakıyor. Türkiye ile Batı ve AB, aslında sağduyu, vizyon ve çözüm iradesi isteyen hassas konularda, Türkiye karşıtı etnik lobilerin duygusal ve kışkırtıcı faaliyeti ve Birliğin tek yanlı, kibirli ve dayatmacı tavırları dolaysıyla karşı karşıya getiriliyor. Bu kutuplaşma ister istemez hem bizde, hem Avrupa'da, üyeliğimiz için ihtiyaç duyulan kamuoyu desteğini düşürüyor. Katılım sürecimizin gerektirdiği ekonomik, siyasi ve sosyal reform çabalarımız önceliğini kaybediyor. Sonuçta kalkınma ve çağdaşlaşma çabalarımızın hızı kesiliyor. Populist söylem Avrupa'daki gelişmeleri sağlıklı izlememizi, değişmeleri anlamamızı ve doğru değerlendirmemizi önlüyor. Birliğin bugün içinde bulunduğu krizin gerçek niteliğini kavrayamıyoruz. Krizin nedenlerini, Birliğin bu krizin içinden çıkabilip çıkamayacağını, çıkabilirse nasıl çıkacağını, çıkamazsa neden çıkamayacağını araştırmak istemiyoruz. Oysa sonuç ne olursa olsun, Birliğe üye olsak da olmasak da, tarihte her zaman olduğu gibi Avrupa'daki gelişmeler bizi doğrudan ilgilendirecek.
Karamsar Avrupalı
Batı Avrupa'nın Fransa, Almanya, Hollanda, Belçika, İtalya gibi Birliğin çekirdek ülkelerinin halkları, kıta tarihindeki bu en uzun barış ve refah dönemine rağmen şikâyetçi, karamsar ve güvensiz. Bu ülkelerin hükümetleri, Birliğin kuruluş mantığının temelleri olan gönüllü irade, gönüllü paylaşım ve karşılıklı dayanışma ilkelerinden uzaklaşmış. Siyasi partileri, mesleki kuruluş ve sivil toplumları ve bireylerinin önemli bir kesimi ırkçılık, yabancı düşmanlığı gibi artık tarihe karıştığını sandığımız sari hastalıklardan mustarip. İfade ve düşünce özgürlükleri kısıtlanmakta, faşizan refleksler hortlamakta. Kendi içlerindeki diplomasi yeniden dayatma ve güçler dengesi arayışlarına yönelmekte. Kamuoylarına, bugün adeta iki dünya savaşı arası Avrupası'nda, yani 1933'lerde görülen korku, güvensizlik, hoşgörüsüzlük ve içe kapanma eğilimleri hâkim. Fransa'da 2 milyon altı 600 bin, Almanya'da 5 milyon işsiz var.
Küreselleşme
Böyle bir atmosfer içinde bu ülkeler halklarının, daha fazla egemenlik devri, daha fazla ticaret serbestisi, daha fazla genişleme, daha fazla rekabet öngören ve dolayısıyla daha fazla güvensizlik ve belirsizlik getiren yeni AB Anayasası'nı onaylamaları mümkün olabilir miyidi? Batı Avrupa halkları, kendi güncel ve gündelik sorunlarına yanıt getirmeyen bir Avrupa'yı geçerli görmemekte. Oysa Avrupa'da başta işsizlik ve artan yabancı sayısına karşı tepkiler olmak üzere, güncel sorunlarının temelinde 21. yüzyıl küresel rekabet koşullarına ayak uyduramaması yatmakta. Batı Avrupalılar yıllardan beri değişen hiçbir şey olmamış gibi 1960'lardaki eski düzenin devamını hayal etmekte. Haftalık çalışma saatlerinin değişmemesini, sosyal sorunlarının kamu kaynaklarınca finanse edilmesini, eski sömürgelerinden göçmen gelmemesini, gelen göçmenlerin ikinci sınıf vatandaş olarak kalmaya devam etmesini, banliyölerdeki şiddetin şiddetle önlenmesini, sanayide yenilik yapmadan, istihdamda eğitim gerçekleştirmeden, bilgi toplumuna geçmeden ihracatlarının artmasını beklemekte. Bu sorunlarını çözememenin sorumluluğunu Avrupa Birliği'ne yüklemekte, fakat Birliğin alması gereken önlemler için herhangi bir fedakârlığa da razı olmamakta.
Yeni rekabet koşulları
1950'lerin Ortak Pazarı'na vücut veren ve 1980'li, 90'lı yılların gelişen Avrupası'nı yaratan uluslararası koşullar artık yok. Soğuk Savaş'ın rehavet yaratan kalıpları ortadan kalktı. Sınırların değişmezliği ilkesi sona erdi.
Komünizmden kurtulan eski Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri Birliğe koşuştular. Altı üyeye göre inşa edilmiş entegrasyon yapılarını çatırdattılar. Küresel pazarların liberasyonu, ürün seçiminde bireysel tercihlerin elektronik haberleşme yoluyla kazandığı kitlesel çapta güç, münferit üretici şirketlerin mukadderatını tayin eder hale geldi.
Avrupa'nın koruyucu duvarlarını yerle bir etti. Sosyal haklar endişesinden yoksun Çin ve Güneydoğu Asya ekonomilerinin ucuz ve kaliteli ürünleri eski Avrupa'nın sosyal pazar ekonomilerini ezdi. Bu sonuncular Çin, Hindistan ve hatta Amerika ve Japonya ile rekabet edebilmek üzere istihdam, eğitim, bilişim ve teknolojide inovasyon ve reform için gerekli yatırımları yapmadılar.
Birlik 1990'lardan itibaren iç pazarını büyük ölçüde tamamlamış olmasına ve üyelerinin çoğunluğu itibarıyla parasal birliği kurmasına rağmen avro, Çin ve Amerikan ekonomilerinin dinamizmiyle yarışabilecek yaratıcı politikaların geliştirilmesi için yeterli olamadı. Lizbon gündemi adı verilen bilgi ekonomisi öncelikli politikalar hayata geçirilemedi. Birliğin genişlemesi, yeni katılan eski Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin istikrarına ve modernleşmesine büyük katkı sağladıysa da, 25 ve daha fazla sayıda üyeye çıkan Birliğin nasıl yönetilebileceği sorusunu açıkta bıraktı. Fransa, Hollanda ve Almanya gibi eski Avrupa üyelerinde çiftçiler, Polonya, Macaristan gibi yeni üyelere büyük fonlar sağlanması dolayısıyla zarar ettiklerini iddia ederken, yeni üyelerin kendi inşaat şirketlerini Batı Avrupa'ya kaydırmaları dolayısıyla Fransız, Hollandalı ve Alman işçileri Doğu Avrupalı işçiler yüzünden kendi işlerini kaybettiklerinden şikâyetçi oldular. Bütün bunlara ilaveten Batı Avrupa'nın şu sırada güçlü liderlerden yoksun bulunması ve mevcut devlet ve hükümet başkanlarının çoğunun uzun yıllardır görevde yıpranmış yaşlı siyaset adamlarından oluşması krizi derinleştiriyor.
Küresel sorunlar
Avrupa'nın bu krizin üstesinden gelmesi ancak Birliğin, Avrupa halklarının gözünde yeniden geçerlilik kazanmasıyla mümkün olabilir. Bunun anlamı Birliğin soyut bir ideal olmaktan çıkıp, somut bireylerin somut sorunlarına çare olması demek. Başka deyişle Birlik, Avrupa ülkelerine küresel koşullarla baş edebilme kapasitesi sağlayabilmeli ve Avrupa halkları ve bireyleri için küreselleşmenin olumsuz etkilerini filtre edebilmeli. Bu koşullar, küreselleşme sorunları dediğimiz tüm insanlığa yönelik riskleri ve tehlikeleri yaratıyor. Yani Avrupa'nın kendi içinden kendisinin kontrol edebileceği gelişmelerden kaynaklanmıyor.
Geniş ölçüde kendi sınırları ötesinde 21. yüzyılın siyasi, ekonomik, sosyal, insani, teknolojik ve çevresel dinamiklerinden doğuyor. Küresel sorunlara çözüm tek bir ülkenin kapasitesini aştığı gibi, belli sayıda ülkeler grubunun, bölgesel kuruluşların, dolayısıyla tek başına Avrupa Birliği'nin kapasitesini de aşar ve ancak küresel düzlemde uluslararası dayanışma ve işbirliği sayesinde getirilebilir. Küresel ısınma, ozon tabakasının delinmesi, enerji tedariki teminatı, küresel nüfus patlaması, yoksulluk, Afrika'da ve başka yerlerde AIDS gibi bulaşıcı hastalıklar, Çin'in rekabeti gibi bütün insanlığı ilgilendiren sorunlar bunlar.
Siyasi bağlam
Ama Avrupa'nın karşı karşıya olduğu bu riskler sadece ekonomik ve çevresel sorunlardan ibaret değil. Afganistan ve Irak'ın geleceği, İran'ın nüfuzunun Arap yarımadası enerji kaynaklarına uzanması, Kafkasya, Orta Asya, Ortadoğu, Siyah Afrika ve Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz'de etnik ihtilaflar, cehalet, taassup ve yolsuzluklarla malul işlevsiz yönetimler ve bu nedenlerden kaynaklanan kitlesel göç hareketleri, İsrail Filistin anlaşmazlığı ve mahrumin Müslüman kitlelerde biriken adaletsizlik, haksızlık ve aşağılanmışlık duygularının yarattığı radikalleşmeler ve yaygınlaşan şiddet kültürü, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki kırılgan ve kof baskıcı rejimlerin maruz kalabileceği ani ve topyekûn bir çöküş tehlikesi ve böyle bir çöküşün Akdeniz'in Kuzey bölgelerini içine alabilecek boyutlarda yaratacağı tsunami boyutlarında bir yasadışı göç dalgası ihtimali de Avrupa'yı birebir ilgilendiren küresel sorunlar arasında.
Dar görüş
Fakat Avrupa'nın bugün sahip olduğu siyasi yönetimler, siyasi kadroları ve bir-iki istisna dışında liderlerinin 21. yüzyılın bu yeni küresel gündemini anlamadığı veya anlamak istemediği açık. O kadar açık ki, Dünya bin parçaya ayrılırken, bu yeni gündemin merkezinde yer alan Türkiye gibi bir ülkeyle Avrupa arasındaki konuşmaların şimdiki tek konusu, bizim limanlarımızı Kıbrıslı Rumlara açıp açmamamız üzerine odaklanmış bulunmakta. Bu durumda Avrupa Birliği, kendi halkları indinde yeniden geçerliliğini kazanabilir ve içinde bulunduğu krizden kurtulabilir mi?
Özdem Sanberk: Emekli büyükelçi
YARIN: Avrupa'da reform