Radikal-çevrimiçi / Türkiye / Türkiye'nin son idam öyküsü
Radikal-çevrimiçi
<  İ N T E R N E T  B A S K I S I  >  25 Mayıs 2003 
 Kodunuz: Şifreniz: (Üye olmak istiyorum) 

 Bugünkü Radikal
 Ana Sayfa
 Sıcak Haber
 Yazarlar
 Yaşam
 Türkiye
 Politika
 Yorum
 Dış Haberler
 Ekonomi
 Spor
 Kültür/Sanat
 Haber Listesi
 Sanal Alem
 Radikal2
 Cumartesi
 Kitap

En aktif üyeler

Günün Sözü
Bütün dehamı, bütün eserlerimi, akşam yemeğine geç ya da erken gelmemle candan ilgilenen bir kadın uğruna feda etmeye razıyım.
Turgenyev
Tarihte Bugün
Takvimler 25 mayıs tarihini gösterdiği zaman...

1935 yılında,
I. Türk Basın Kongresi toplandı
1942 yılında,
Ereğli ve çevresinde yaşayan erkekler için konulan 'kömür madenlerinde çalışma zorunluluğu' kaldırıldı.
1983 yılında,
Şair, yazar, gazeteci ve fikir adamı Necip Fazıl Kısakürek İstanbul'da vefat etti.

Haberi YazdırYazdır Haberi YollaYolla | Arşive Ekle Türkiye 

Türkiye'nin son idam öyküsü

Türkiye'nin son idam öyküsü
Ali Akgün (soldan ikinci) Konya Cezaevi'ndeki görüş gününde annesi Fadime, kız kardeşi Muazzez ve erkek kardeşi Şinasi Akgün'le...
Hıdır Aslan, Ali Akgün ve İlyas Has idamı bekliyordu. Sıra bozuldu, Has ve Aslan asıldıktan sonra infazlar durdu. Şimdi üniversiteye giden Akgün, 'Hiç kimseye kırgın değilim. Ben 7 Ekim 1984'te öldüm' diyor

25/05/2003 (8135 kişi okudu)

DEMET BİLGE (Arşivi)

İSTANBUL - Ali Akgün 1980 darbesinden sonra askeri mahkemelerin idam cezası verdiği 517 sanıktan biriydi. 1984 yılının ekim ayına kadar 48 idam cezası infaz edilmişti. Ali Akgün 1984'te TBMM'de bekleyen idam hükümlüleri
listesinin ikinci sırasındaydı. Ondan önce dava arkadaşı Hıdır Aslan ondan sonra ise koğuş arkadaşı İlyas Has vardı. İlk o ve Hıdır Aslan asılacaktı.
İkisi de hazırdı. Ancak yaşamın Akgün için farklı planı vardı.

İlk eylemi lisede
Aslen Rizeli'ydi Ali Akgün. Lise çağına geldiğinde Kayseri Yapı-Sanat Enstitüsü'ne gönderildi. 1968'de yaptıkları boykot Türkiye'deki ilk lise boykotlarından biriydi. Liseyi bitirdikten sonra İzmir'e gitti. Üniversiteye başlamadan 'kavgaya' atılmıştı. 1980' nin şubat ayında
İzmir'de büyük olaylar çıktı. Askeri tanklar Tariş, Gültepe ve Çimentepe'ye
giriyor, direnişi kırmaya çalışıyordu. Ali Akgün ve Hıdır Aslan'ın da içinde bulunduğu bir grup genç, direnişi sürdürmek için 'tank çukurları' kazıyordu.
Ancak tanklar semtlere girmiş ve direniş yarılmıştı. Olaylarda üç de polis ölmüştü. Aslan ve Akgün'le birlikte dört kişi tutuklandı ve Şirinyer Askeri Cezaevi'ne konuldu. Gençler hakkında İzmir Askeri Mahkemesi'nde
'Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye çalışmak' suçundan idam istemiyle dava açıldı.

İşkence günleri
Cezaevi günleri ve işkence başlamıştı. O günleri, "İlk kez siyasi mahkûm görüyorlardı. Korkunç işkenceler yaptılar. 1971' den sonra 'ihtilattan men' (mektup, konuşma, görüşme yasağı) kararı alınan tek gruptuk. Yatağa zincirlediler, ellerimiz kelepçeliydi. Böyle 1.5 ay yaşadık" diye anlatıyor Ali Akgün. Zorlu cezaevi ve uzun savunmalarla geçen dava günleri bittiğinde, Hıdır Aslan ve Ali Akgün idama mahkûm edilirken, davanın diğer sanıkları müebbet hapis cezası aldı. İdam kararlarını Yargıtay onadı ve dosyaları TBMM'deki infaz sırasına konuldu. İlk sırada Hıdır Aslan, ardından Ali Akgün geliyordu.
Karar kesinleşince tüm idamlıkları İzmir Buca Cezaevi'ne gönderdiler. 16 kişiydiler. İlyas Has da aynı yerdeydi. Onun Meclis'teki infaz sırası üçtü. Akşam türkü söyleyip, şiir okuyorlardı. İlyas'in sesi çok güzeldi. Her seferinde 'Kozanoğlu' türküsünü söylüyordu. Kimi zaman siyasi tartışmalar, kimi gün de idam sırası üzerine espriler bile yapılıyordu.
İlyas'la sıkı dost olmuşlardı. Hatta yaptıkları bir eylem sonucu açık görüş hakkı bile kazanmışlardı. Oysa idam, adım adım yaklaşıyordu.
1984 başında Mamak'ta başlayan açlık grevi Türkiye'ye yayılmaya başladı.
İstanbul'daki cezaevlerinin ardından Buca Cezaevi'ndekiler başladı eyleme. Eylemin 20'nci gününde hücreler basıldı. Aralarında Hıdır Aslan'ın da olduğu altı kişi Burdur Cezaevi'ne götürüldü. Hiçbiri vedalaşmaya fırsat bulamadı. Bir ara yükselen 'Biz gidiyoruz' sesleri, postal seslerine karışarak yok oldu. Ali Akgün dava arkadaşı Hıdır'ı bir daha hiç göremeyecekti.

Bir annenin mücadelesi
'İçeride' bunlar yaşanırken, dışarıda bir anne ölümü bekleyen oğlunu kurtaracak bir yol arıyordu. Oğlunun avukat olan arkadaşına gitti bir gün. "İdamı önleyemez miyiz?" diye sordu. Hukuken, kesinleşmiş bir kararın önlenemeyeceğini anlattı avukat.
Ancak geciktirilebilirdi. Hemen bir dilekçe yazdı Fadime Akgün. Oğlunun, 'küçükken de çok yaramaz' olduğunu anlattı ve ruhsal sağlığının yerinde olmadığını yazdı dilekçesine. Bu oğlunu 'ipten kurtaracak' son çareydi. Gizlilik içinde yaptı her şeyi. Kocasına bile söylemedi. Hele oğlu duysa onu asla affetmezdi. Ama o oğlunu kurtarmaya kararlıydı. Yazılan dilekçe işleme konuldu. Ankara'daki Dev-Yol davasının da sanıklarından biri olan Ali Akgün o günlerde Mamak'ta kalıyordu. Yargıtay, Meclis'ten istediği dosyayı İzmir'e gönderdi. İzmir Sıkıyönetim Mahkemesi de Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi'nden sanığın ifadesinin alınmasını istedi. Akgün, hâkim karşısına çıktı.
İlk duyduğunda ne olduğunu anlayamadı Ali Akgün. Hâkime, 'Korktuğu için böyle bir dilekçe yazmış annem, ben iyiyim' dediyse de muayene için askeri hastaneye gönderilmesini engelleyemedi. Bir hafta sonunda hazırlanan raporda Ali Akgün'ün sağlığının yerinde olduğu yazılıydı. Dosya yeniden Meclis'e gitti.
Ancak bu kez idam sırası değişmişti. İdam listesinde daha önce ikinci sırada olan Ali Akgün'ün dosyası son sıraya konulmuştu. Hıdır Aslan yine birinci, üçüncü sıradaki İlyas Has ise bu kez ikinci sıraya gelmişti.

Yanlış gelen idam haberi
Annesinin girişimi başarılı olmuştu. Ancak Ali Akgün kızgındı. O mücadeleye
başlarken, idamı göze almıştı: "Biz o zamanlar çok kararlıydık. Asılmak bizi ürküten, korkutan bir olay değildi. Biz onur kırıcı bir tutuma maruz kalırsak, çok üzülürdük. Ölüme giderken onurumuzdan bir şey kaybetmek istemezdik. Annemin yaptığı bu olay karşısında anneme küsmüştüm. Bir yıl annemi cezaevinde ziyaretime kabul etmedim. Sonradan bunun bir annenin duygusal tepkisi olduğunu düşündüm. Annem bir evladını ölüme giden yoldan kurtarmak istiyordu..."
Ali Akgün yeniden Buca Cezaevi'ne döndü. Bir gün havalandırmaya çıktıklarında, bir asker geldi yanlarına ve "Hıdır'ı astılar abi" dedi. Oysa Hıdır asılmamıştı. Televizyonun 'İki idam kararı onandı' haberini yanlış yorumlamıştı asker. Hıdır Aslan infazı onandığı halde Burdur Cezaevi'nde çıkan olaylar nedeniyle idam edilmemişti. Ancak bunu öğrenme şansları yoktu.
Tüm koğuş sustu. Hıdır asıldıysa, sıra İlyas'taydı. O gün İlyas'ın son günü olabilirdi. İlyas'la konuşma görevi Ali Akgün'ündü. Koğuş arkadaşlarından uzak bir köşede volta atmaya başladılar. Söze Ali başladı:
"Hıdır'ı asmışlar. Belki sıra sende. Muhtemelen bu akşam gelebilirler. Dik yürümek lazım."

'Ölümü ilk kez gördüm'
İlyas, karşısında duran Ali'nin gözlerine baktı ve "Hazırım abi" dedi. El sıkışıp, vedalaştılar. O gün top oynanmadı. İlyas geçmişini, çocukluğunu anlattı arkadaşlarına. En güzel anılarını seçip anlatıyordu. Akşam olduğunda yine toplandılar. Şiirler okundu. O gece İlyas en içten sesiyle söylemişti 'Kozanoğlu' türküsünü. Gece saat 01.00 sırasında askerler
İlyas'ı almaya geldiler:
"Başımı kaldırdım, bir manga askerin siluetini gördüm. İlk kez ölümü
orada gördüm. İdam mangasıydı. Benim hücremin önünden geçtiler. İlyas kalktı, 'İnfaz mı?' dedi. Sonra da pantolonuna uzandı. Askerler giyinmesine
izin vermeden, sürükleyerek götürüyordu. Bizim önümüzden geçerken itiraz ettik, 'Biz arkadaşlarımızı düğüne gönderir gibi göndeririz' dedik. İlyas tam kapıdan çıkarken, 'Bunların hesabı sorulacak' diye solgan attı."
O gün Ali Akgün de sabaha kadar slogan attı. Eğer annesinin girişimleri olmasaydı, idam mangasının kolları arasında İlyas değil, o olacaktı. 7 Ekim 1984 günü İlyas Has idam edilmişti.
İdamdan sonra birkaç gün koğuşlardan çıt çıkmadı. Gardiyanlar bile sessiz yürüyordu. Bir gece kapı açıldı. Tüm idamlıklar çıkarıldı. Burdur Cezaevi'ne gidiyorlardı. Bir süre önce Hıdır'ın götürüldüğü yere.
Hücrelere kapatıldılar. Ali Akgün'ün karşısındaki hücrede adli bir mahkûm vardı. Bütün gece tam üst katında sesler geldiğinden şikâyet ediyordu.
"Darağacı kuruyorlar" diyordu. Oysa üst kat ziyaret alanıydı. Oraya darağacı kurulmaz diye düşündü Ali Akgün. Sabaha karşı birden uyandı. Derinlerden slogan sesi geliyordu. Saatine baktı, 06.20 idi. Bu saatte infaz olmaz diye düşündü. Biraz sonra gardiyan geldi ve "Hıdır asıldı" dedi.

Cezaevinden cezaevine
Burdur'da çıkan bir isyandan sonra Konya Ermenek Cezaevi'ne gönderildi Ali Akgün. Cezaevinden kaçırılacakları söylentisi çıkınca, Konya'ya, oradan Bursa'ya ve son olarak da Çanakkale Cezaevi'ne gönderildi. İdamın gelmesi an meselesiydi: "Eğer annemin gösterdiği çaba olmasa İlyas Has değil ben asılacaktım. Son olarak Hıdır Aslan asıldı. Ondan sonra da bir infaz olmadı. Ama biz bunu bilmiyorduk. Her an idam edilmeyi bekliyorduk. Hem ölmek için hazırsınız, hem de ölmeyecekmiş gibi düşünüyorsunuz. Her an ölüm geliyor gibi yaşamak hiç kolay değildir. Hazırsınızdır buna. Ama bu dünyadan erken gitmek gibi bir düşünceniz de yoktur. Kavga adamıydık biz, şuna inanıyorduk. Herkesin yaşamı kendi uzun yaşamıdır. Kısa yaşam, hayatta kalanların geri baktıklarında fark ettikleri şeydir."

Hayata yeniden tutunmak
Ali Akgün, 1991'de çıkarılan aftan yararlanarak tahliye oldu. Rize'de baba evine döndü. Bir süre anne ve babasıyla yaşadıktan sonra Rusya'ya gitti. Ardından Sibirya, Romanya, Bulgaristan... Türkiye'ye döndüğünde, bir arkadaşının aracılığıyla İzmit'te eski vali konağının yeniden inşa edilmesi
işini aldı. Artık yaşamına bu şehirde devam edecekti. İnşaat mühendisi olan Mihri hanımla yaşamını birleştirdi. Bir süre müteahhitlik yaptı. Sonra da İzmit Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı İzgaz AŞ.'de eğitim departmanında işe başladı. Yıllar sonra üniversite kapısını araladı. Anadolu Üniversitesi İşletme Bölümü'nü kazandı. Babasının adı olan Osman ismini verdiği bir de oğlu oldu. Artık, 'o günler' çok geride kalmıştı...

'Kimseye kırgın değilim'
Ali Akgün şimdi 51 yaşında, İzmit'te yaşıyor. Yedi yaşındaki oğlu Osman, artistik buz pateni dalında iki kez Türkiye şampiyonu olmuş. Haziran ayında Ankara'da yapılacak şampiyonaya oğluyla birlikte hazırlanıyor.
Bir başka heyecan daha var Akgün'ün hayatında. Bir ay sonraki final sınavlarına girerek üniversiteden mezun olmayı planlıyor. Körfez manzaralı evinin balkonunda üst üste yığılmış albümleri karıştırırken, her fotoğraf başka bir anıyı getiriyor gözlerinin önüne. Siyah-beyaz fotoğraflar ilk cezaevi günlerini anlatıyor. Renkli ama soluk olanlar da cezaevinde yapılan bir düğünün, bir açık görüş gününün görüntüleri. Albümün sonlarına doğru renkler canlanıyor. Ali Akgün, Kuşadası'nda oğluna yüzme öğretirken, eşiyle bir akşam yemeğinde, oğlu şampiyon olduğunda gülen yüzüyle bakıyor objektife: "Biz kavga adamıydık. Ölüm bizi korkutmazdı. Kimseye kırgın değilim" diyor ve "Ben aslında 7 Ekim 1984'te öldüm" diyerek sözlerini bitiriyor Ali Akgün...


Şu ana kadar değerlendirmeye katılan 91 üyemizin puan ortalamasını yanda görebilirsiniz. Puan verme işleminden yalnızca üyelerimiz faydalanabilir.
puan
9
Türkiye sayfasındaki diğer haberler

 Sıcak Haber

  • 10:35:00 - Hava üssüne yıldırım düştü: 1 ölü
  • ÖZLÜ SÖZ #375
    "Akademi ödülleri iğrenç, kirli ve güzellik yarışmasından daha kötü bir şey."
    Oscar vesilesiyle Dustin Hoffman

    Haber Arama
    Site içinde aradığınız habere ait anahtar kelimeleri aşağıya yazıp 'Ara' düğmesine basınız.

    Künye | Reklam Tarifesi | İletişim Sayfası | Eski Sayılar | Sıkça Sorulan Sorular | Kampanya Sözleşmesi | XML özetleri

    © Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.