2010 Kültür Başkenti rüzgar gibi geçti gitti

2010 Kültür Başkenti rüzgar gibi geçti gitti
2010 Kültür Başkenti rüzgar gibi geçti gitti

U2 konseri 2010 un en çok hatırlanan etkinliği oldu

2010'la birlikte İstanbul Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri de bitiyor. Kültür Başkentliği'ni 'tartışmalar, istifalar ve restorasyonlarla' hatırlayacağız. 2010'un kentin kültür sanat hayatında kalıcı bir etkisi olmadı
Haber: CEM ERCİYES - cem.erciyes@radikal.com.tr / Arşivi

Pazar gecesi İstanbul 2010, açılışa göre hayli mütevazi bir kapanış töreniyle sona erdi. Konuşmacılar, yapılan çalışmalardan memnun görünüyordu. Gerçi, Ajans Başkanı Şekib Avdagiç’in konuşması bir yıllık görev süresi boyunca bitip tükenmeyen eleştirilere üstü kapalı bir cevaptı. İki bakan, Egemen Bağış ve Hayati Yazıcı ise 2010’un ne kadar büyük bir dönüşüm gerçekleştirdiğini anlatıp durdular.
Oysa süreci başından beri takip edenler durumun tam da böyle olmadığını biliyor. Aslında 2006 yılında başlayan Avrupa Kültür Başkenti hikayemizi ‘yönetişim, dönüşüm’ yerine ‘umut, hayal kırıklığı, ve uzlaşma’ sözcükleriyle özetlemek daha doğru görünüyor.
Kültür Başkenti gündeme geldiğinde herkes kentin canlanan kültür sanat ortamının bu sayede daha da coşup taşacağını, tüm engellerin ortadan kalkacağını ummuştu. Yeni salonlar, kültür merkezleri açılıp gibi alt yapı sorunları çözülecek, bağımsız sanatçı toplulukları destek bulup kendilerini gösterecek, dünyanın sanatı İstanbul’a akacak, etkinlikler çevre semtlere yayılacaktı. Ama, 2010 Yasası çıkıp işleri yürütecek Kültür Başkenti Ajansı kurulduktan sonra durumun böyle olmayacağı anlaşıldı. Bu işe büyük bir bütçe ayıran devlet, bu bütçeye uygun bir de bürokrasi kurdu. Ankara ’dan atanan Genel Sekreter ve ona bağlı birimlerle, ajansta görev üstlenen sivil toplum temsilcileri bir türlü uyum sağlayamadı. Böylece 2010’un ilk gündemi istifalar, tartışmalar ve bürokrasi oldu. 

Zaten var olan festivaller
İstanbul, kültür başkenti için aday olduğunda en önemli unsur, ‘sivil toplum-devlet ve özel sektör’ işbirliğini sağlaması, son yılların moda lafıyla ‘yönetişim’i öne çıkarmasıydı. Avrupa da bu fikre bayıldı. Ama Ankara’nın yönettiği, bütün bütçesini sağladığı, özel sektörün de pek bir rol üstlenmediği İstanbul için ‘yönetişim’ hoş bir fikir olarak kaldı. Hükümetin İstanbul politikası, 2010 için belirleyici oldu. Yani tarihi mirasını elden geçirip kenti daha cazip bir turizm merkezi haline getirmek... Bu nedenle bütçenin çok önemli bir kısmı restorasyona, uluslararası tanıtıma harcandı. Kentin kültür-sanat hayatında ‘fark yaratacak’, ‘dönüşüm gerçekleştirecek’ şeyler yapılmadı. İstanbul’un zaten çok canlı olan konser, sergi, festival gündemine bazı yeni başlıklar eklendi o kadar. Zaten düzenli olarak yapılan kentin neredeyse bütün festivalleri, organizasyonları, müzelerdeki büyük sergileri afişlerine eklenen 2010 logolarıyla ajanstan destek alıp birer Kültür Başkenti etkinliğine dönüştü. (Böylece 2010, hiç değilse 2009 krizinin kültür sanat ortamına teğet geçmesini sağladı...) Bunun dışında İstanbul’un eksiği olarak görülen ‘Bale Yarışması’, ‘Opera Festivali’ gibi devamının kimin nasıl getireceği meçhul olan bazı festivallerin ‘birincileri’ düzenlendi. 2010 yılı ne sanat eğlence ortamının takipçileri ne de bu işlerin dışında kalanlar için bir fark yaratabildi. Neyse ki U2 konseri yapıldı. Yıllardır İstanbul’a gelsin diye beklediğimiz U2, bir milyon dolarlık destekle en çok akılda kalan 2010 etkinliği oldu. 

Salon problemi çözülemedi
Büyüyen sanat endüstrisinin en önemli sorunu olan ‘salon problemi’ hâlâ baki. AKM tutucu sendikalar ile onu yıkmak isteyen hükümet arasındaki çekişmeye kurban gidip Park Otel gibi bir enkaza dönüştü. Yeni bir konser salonu, büyük rock konserlerinin ve şovların düzenlenebileceği yeni bir mekan ya da küçük tiyatro ve dans topluluklarının kullanabileceği yeni bir sahne açılması için ne yazık ki hiç bir şey yapılmadı. (Son günlerde ‘kalıcı bir katkı’ diye televizyon reklamlarıyla filan tanıtılan Sanat Limanı tabii ki sayılmaz. Herkes biliyor ki orası yıllardır büyük sergiler için kullanılan 5 numaralı Antrepo. Üstelik 2010’un bu mekana tek katkısı duvarlarını yeniden boyatması oldu...) 2010’dan geriye genç çağdaş sanatçıları destekleyecek bir kurum ya da galeri, genç sinemacıların filmlerini gösterebilecekleri bir ‘arthouse sinema’ kalacak mı? Ne yazık ki hayır.
Peki ne kalacak? Yenilenmiş kurşun kubbeler ve pırıl pırıl tarihi duvarlar. Hayır hiç küçümsemiyorum. Avrupa Kültür Başkenti’nin İstanbul’a gerçek katkısı restorasyonlar oldu. 2010’un içinde kurulan ofisin denetiminde, zamanla yarışarak restorasyon projeleri çarçabuk halledildi. Ayasofya’nın 16 yıllık iskelesi söküldü, yeni mozaikler bulundu, Topkapı Sarayı kelimenin tam anlamıyla kendine geldi, bir sürü cami medrese, müze binası elden geçti. Yani kentin ‘turizm merkezi’ndeki tarihi yapılara 2010 iyi geldi.
2011’in altıncı ayında 2010 Ajansı kapanacak. Şimdi son umut, diğer kültür başkentlerinin yaptığı gibi bu ajansı yeni ve kalıcı bir kuruma dönüştürmek. O zaman biraz daha umut beslemek mümkün olabilir.

Turist sayısı artacaktır

Bochum Üniversitesi’nden Jürgen Mittag, 2010 yılının üç kültür başkenti İstanbul, Peç ve Ruhr bölgesini karşılaştırıyor

2010’un üç kültür başkentini karşılaştırdığımızda ortaya nasıl bir tablo çıkıyor?
Karşılaştırmak zor çünkü hedefleri, yapıları farklı. Peç büyük oranda altyapıya odaklanan bir kent oldu. Macaristan’ın güneyinde iyi ulaşım koşullarına sahip olmayan bir kent ve en çok önemsedikleri projeleri 2010’da açtıkları Budapeşte-Peç otoyolu. İkinci önemli projeleri de büyük bir konser salonu. İstanbul’a baktığımızda turizmi artırmanın ve turistik bölgelerdeki tarihi yapılara yönelik restorasyon projelerinin önemsendiğini görüyoruz. Beş milyonluk turist sayısının on milyona çıkartılması hedefleniyor. Ruhr bölgesi ise insanları işe katmaya odaklandı. Altyapıya fazla aldırmadılar, bölgeyi oluşturan 53 şehri bir aya getirmek daha çok önemsendi. Ayrıca sürdürülebilirlik bakımından da yaklaşımlar farklı. İstanbul, 2010’dan sonra ajansı devam ettirmeyecek olan tek kent. Ruhr bölgesi yapıyı sürdürmek, gelecekteki bölgesel işbirliği için yapıyı ayakta tutmak istiyor. İstanbul yıl sonunda bitirmeye kararlı. 

Peki bu üç kent başarılı mıydı?
Peç başarılı çünkü otoyolunu bitirdi, açtı. İstanbul başarılı diyebiliriz, pek çok restorasyon projesi bitirildi çünkü. Turizm rakamları ne oldu bilmiyorum tabii. Ekonomik kriz vesaire gibi sebeplerle ziyaretçi sayısı bu yıl biraz düştü… Ruhr bölgesi insanların katılımı, farklı kentlerin işbirliği açısından güzel şeyler yaptılar ama yaratıcı endüstrilerin dikkatini bölgeye çekmek konusunda başarılı olamadılar. 

Kültür başkenti unvanı Avrupa’da nasıl algılanıyor?
Bu aslında iyi bir marka yönetimi aracı. Özellikle İstanbul bunu iyi kullandı. Böylece dünyanın farklı kentlerinden insanların, turistlerin gündeminde İstanbul çok iyi bir yer edindi. Özellikle bütün dünyada ve Avrupa’da çok iyi medya ilgisi çekti. Uzun vadede bütün kültür başkentleri yüzde 10 ile 15 beş oranında büyüme kaydeder. Tabii bunun turizm gelirleriyle filan ilgili bir oran olduğunun altını çizmem gerek. Yoksa, kentteki kültürel ortamla bir ilgisi yok. Sanatçılar açısından bakarsanız hem Ruhr bölgesinde hem İstanbul’da sanatçıların bir çoğu durumdan şikayet ediyor. 

İstanbul’da sivil toplumun katılımını nasıl buluyorsunuz?
İstanbul’un başvurusunun sivil topluma vurgu yapması çok önemliydi. Çok sayıda sivil toplum kuruluşu baştan itibaren projenin içindeydi ama sonuna geldiğimizde geriye sivil toplum kalmadı. Çoğu hükümetin atadığı temsilcilerle yaşadıkları gerilim dolayısıyla ya istifa etti ya çekildi. İşin sonunda bu daha çok hükümetin bir projesine dönüştü. 

Bu durum Avrupa Komisyonu için ne ifade eder?
Sanıyorum sonuç raporunda sivil toplumun dışlanmasıyla ilgili eleştirel bir bölüm olacaktır.