'25. kare'nin peşinde...

'25. kare'nin peşinde...
'25. kare'nin peşinde...
Ben Stiller'in yönetip başrolünde oynadığı 'Walter Mitty'nin Gizli Yaşamı', sürekli hayal âleminde yaşayan bir fotoğraf editörünün kayıp bir karenin peşine düşmesini anlatıyor.
Haber: UĞUR - VARDAN / Arşivi

Galiba mesele bütün dünyada enikonu aynı: Sadece popüler sularda yüzmek, gişe başarısı kazanmak yetmiyor, ciddiye alınmak da istiyorlar. Evet, kitleler onları sevsin, kutsasın, para kazandırsın ama eleştirmenler, festival jürileri ve sinema tarihçileri de değerlerini bilsin, önemsesin… Ara not: Bağlı bulunduğum grup adına konuşabilirim; eleştirmenlerin asla böyle bir kaygısı yoktur. Kendi kıstaslarına ve tutarlılık içermesi beklenen kriterlere göre iyi ya da kötü film vardır, sadece o kadar...
Ben Stiller, zamanımız itibariyle Amerikan sinemasının en tanınmış komedyenlerinden. En üst noktada Jim Carrey varsa, bir alt sırada Adam Sandler’la birlikte bayrağı o taşıyor. Ayrıca sanatsal yürüyüşünü sadece oyunculuğuyla değil yönetmenliğiyle de taçlandırıyor. Kamera arkasına ilk kez geçtiği filmin, yani ‘Reality Bites’ın kuşağına ait sorunları perdeye taşıyan bir öyküye sahip olması yolculuğun sosyolojik meselelerle dolu bir güzergâhta ilerleyebileceğine dair bir kanı uyandırmıştı. Lakin New York’lu efsanevi komedyen çift Ben Stiller ve Anne Meara’nın oğlu olmak, ister istemez bir aile geleneğine sırtınızı yaslamayı gerektirebilir. Bu açıdan Ben Stiller onu şimdiki şöhretine kavuşturan işlerde hep komedinin içindeydi; yönetti, daha çok da oynadı.
‘Life is life…’
Bugünden itibaren bizde de gösterime giren ‘Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı’nda (‘The Secret Life of Walter Mitty’), Stiller’ın absürdün peşinde koşarken tercihinin ‘Karamizah’ olmasının, bu yolla ciddiye alınma çabasına soyunduğunun bir ifadesiymiş gibi geldi bana. Filme ilham kaynağı olan, James Thurber’ın 1939’da kaleme aldığı kısa öykü. 1947’de Danny Kaye’in başrolünde oynadığı bir filmle ilk kez sinemaya aktarılmıştı. Stiller, aynı suda farklı bir biçimde yıkanırken senarist Steve Conrad hikâyeyi New York’a, ‘Post-modern zamanlar’a taşımış.
Önce kısaca öykü diyelim: Ünlü Life dergisinin fotoğraf editörü olan Walter Mitty, hayalci bir kişiliğe sahiptir. Bir tür ‘gündüz düşleri’ görür. An içinde gidip gelir ve genellikle kendi fantastik dünyasında yaşar. Asli görevi gönderilen negatifleri yayına hazır hale getirmek ve bu yolla, fotoğrafçı denen sanatçının eserinin en iyi şekilde okura ulaşmasına sağlamaktır. Bir kadraj ustası olan Sean O’Connell, Mitty’ye 25 kare yollamış ve sonuncusunun kapak olarak kullanılmasını istemiştir. Lakin 25. kare ortada yoktur. Öte yandan dergi yönetimi artık konvansiyonel yöntemleri terk etmek ve dijital çağa bir an önce atmak niyetindedir. Bu değişim operasyonunun başına gelen Ted Hendricks, Mitty’den bir an önce kayıp kareyi bulmasını ister. Mitty, beklemektense sabit bir yeri olmayan O’Connell’ı aramaya çıkar. Bu yolda en büyük yardımcısı ilgi duyduğu ama bir türlü açılamadığı iş arkadaşlarından Cheryl Melhoff’tur…
Stiller’ın ‘Forrest Gump’ı…
Stiller, yönetip başrolünde kendisinin oynadığı ‘Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı’nda abartılı, fantastik, kimi sahnelerinden hafiften aksiyona bile göz kırpan ama genel atmosferi itibariyle ‘Karamizah’a yakın duran, ‘sinik’ bir filme imza atmış. Doğrusu ben Stiller’ın ikinci yönetmenlik denemesi olan ‘The Cable Guy’ı da çok severim ve Jim Carrey’nin en iyi işlerinden biri olduğuna inanırım. ‘Walter Mitty…’ belki üslup bakımından ‘The Cable Guy’a yakın duruyor ama dertleri açısından daha derin gibi görünüyor. Bu film için bir tür ‘Stiller’ın Forrest Gump’ı demek de mümkün. Sürekli hayal dünyasında yoluna arayan, gerçekte ise ne geçmişte ne de gelecekte kendisini var etme çabasında zorlanacağı gün gibi aşikâr olan uyumsuz ama ‘Süper kahramanlık’ düşünü her daim içinde yaşatan bir kişilik Walter Mitty. İnatçı da… Sean O’Connell’ı bulmak için Grönland’a, İzlanda’ya ve Himalayalar’a gitmekten çekinmiyor…
Stiller bu gerçeküstücü öyküyü aktarırken çok güzel sahnelere de imza atmış. Özellikle Grönland bölümünde ayyaş helikopter pilotu tiplemesi çok çok iyi ve yine burada, Cheryl’in David Bowie imzalı ‘Major Tom’u söylediği sekans, evet ‘klip estetiği’ne sahip ama görsel açıdan belki de filmin en unutulmaz bölümü.
Oyunculuk performanslarına gelince Stiller, ana karakterde sırıtmıyor elbet. ‘Gizemli fotoğrafçı’ Sean O’Connell’da Sean Penn, canlandırdığı tiplemeyi adeta ti’ye almış. Cheryl’da Kristen Wiig, ‘Zooey Deschanel havası’ yayıyor ama daha vakur bir yapısı var. Günümüz kapitalizminin temsilcisi ve öykünün kötüsü rolündeki Hendricks’i ise karikatürize bir yorumla Adam Scott canlandırıyor ve hiç de fena oynamıyor. Helikopter pilotunda da Olafur Darri Olafsson kısa bir resital sunuyor…
Dönüşüm meselesi…
Film doğrusu belki Stiller’ın son dönemdeki işlerinden biraz daha iyi ama çok çok özel bir yapım değil. Ama yine de bence önemli bir meseleye vurgu yapıyor: Şu aralar bizim basın sektörümüzde de çokça dillendirilen ‘Dijital gelecek’e uzanma sırasında, dönüşüme ayak uyduramayanların sistem dışına itilme öyküsü bu aynı zamanda. Bu değişim çarkı birilerin canını yakacak; nitekim sembolik olarak seçilen ve bu öyküde bir tür arka plan gibi duran Life dergisi, eski haliyle canı yananlardan biri. ‘Dia’ları (‘Slayt’ da deniyordu) ışığa tutan ve “Bu en iyi kare” diyen adamlar artık gereksiz. Walter Mitty işte bu adamlardan biri. Filmin benim açımdan hüzün taşıyan ve öyküye derinlik kazandıran yanı buydu.