@ErkanAktug

25 yıldır bitmeyen resimlerim var

25 yıldır bitmeyen resimlerim var
25 yıldır bitmeyen resimlerim var

Murat Şahinler in bir tür otobiyografisi niteliğindeki 6 metrelik dev otoportre Co-Pilot ta sergileniyor.

Pilot Galeri ve Co-Pilot, önemli bir sergiye imza atarak 11 yıl aradan sonra Murat Şahinler'le buluşturuyor izleyiciyi. Türkiye'de fazla görünür olmayan Şahinler, "Bilinçli bir karardı. Sanatın içinde her şey çok hızlanmıştı, daha çok gündelik cevaplar üretiliyordu. Buna pek dahil olmak istemedim" diyor.
Haber: ERKAN AKTUĞ - erkan.aktug@radikal.com.tr / Arşivi

Uzun süredir Hollanda’daydınız, ne zaman döndünüz?
Evet. Bir buçuk sene önce döndüm. Hollanda’da çok uzun zaman geçirdim. Buna akademik bir süreç de dahil.
Neler yaptınız Hollanda’da?Bağımsız çalıştım. Öğrencilik sürecim orada geçti. Şu anki disiplinim olan resimden uzak bir eğitimdi. Mimarlık ve kentsel tasarımdı. Bulunduğumuz yerdeki bir kentsel sorun için çözüm üretiyorduk.
Mimar Sinan’da heykel eğitimi aldınız. Neden resme yöneldiniz?
80’lerde heykel yaptım. Taş yontuyordum ve sonradan sol omzumda bir problem çıktı. Taşa büyük bir düşkünlüğümüz vardı ama uzaklaşmak durumunda kaldım. Çok büyük bir faydasını gördüm tabii. Hâlâ da yapıyorum, metal ve taş ile boğuşacak gücüm olmasa da. Resim ve heykel benim için hep çok paraleldi. Akademideyken de öyleydi. Resim, sanat disiplinlerimin içinde en sürekli olanı. En kalıcı olan da benim için o oldu.
Çok fazla göz önünde olmayı sevmiyorsunuz. Hollanda’da nasıl ayakta durdunuz bir sanatçı olarak?
Geçmişte Hollanda daha sosyal bir devletken bu daha kolaydı. Devlet, sanatçısından kendini sorumlu hissediyordu, atölyeler için ciddi destekler vardı. Hatta her sene sanatçılardan iş satın alınıyordu. Ama sonradan bunlar yavaş yavaş eksilmeye başladı. Bugün ise yine var bu sistem ama farklı şekillerde kurumsallaşmalar da oldu. Bir tür özel ve özerk kurumlar var oldu.
Türkiye ’deki son kişisel serginizi 11 yıl önce, 2003’te açtınız. Daha çok bienaller ve küratöryel sergilerde işleriniz oldu. Neden kendinizi sanat piyasasından uzak tutuyorsunuz?
Bu benim tarafımdan verilmiş bilinçli bir karardı. Bir mesafe ayarıydı. Sanatın içinde her şey çok hızlanmıştı o dönemde, daha çok gündelik cevaplar üretiliyordu. Ben buna pek dahil olmak istemedim. Ama izledim.
Sanat piyasasında demek ki bir şeyler sizi rahatsız ediyor...
Piyasa anlamında çok bir farkındalığım olmadı hiçbir zaman. Kişisel hayatım daha öncelikliydi ve çok da görünür olmak istemedim.
2003’ten bu yana Türkiye’nin sanat ortamı da hayli hareketliydi. Siz bu süreci nasıl gözlemlediniz?Aslında birkaç paralel sanat tarihi birlikte hareket ediyor. Resmin kendi iç dünyası var ve galiba daha arkaik bir yerden anlıyorlar ve oradan devam ediyorlar. Güncel olanla pek bugüne kadar birbirine değmediler. Adnan Yıldız, Leyla Gediz ve Azra Tüzünoğlu’yla bu sergi için konuşurken güncel sanatın da resmi bir şekilde içine almamış olması, bundan uzak duruşu veya daha az farkındalığı söz konusu oldu.
Sergi teklifi kimden geldi, nasıl oldu o süreç?
Misal Adnan Yıldız’dan geldi, ısrarlı bir şekilde. Ben onun heyecanını samimi buldum. Adnan, sonra Leyla’yı (Gediz) da dahil etti. Bence o da çok etkili oldu. Aynı zamanda, üçümüzün yan yanalığı, hepimizin yaş kesitleri ve hayattaki izdüşümleri olarak birlikteliği çok anlamlıydı. Herkesin birbirine ek yapacağı sözü, aktaracağı bilgisi ve tecrübesi vardı.
Bir solo sergide iki tane küratör olmasını önce tuhaf karşılamıştım ama sergiyi görünce fikrim değişti. Nasıl birlikte çalıştınız, işi tamamen onlara mı bıraktınız?
Kendiliğinden bir süreç oldu. Ben onlara izinli bir alan bıraktım ve refakat ettim. Adnan daha ağırlıklı olarak resmin metinle ve çağdaş sanat içindeki duruşuyla ilişkili. Leyla resmin içinden ve resmin nesnesine daha hâkim. Leyla’nın resme olan düşkünlüğü ve heyecanı beni de etkiledi.
Açılışta görmüştüm Leyla Gediz’i kendi sergisi gibi heyecanlıydı.
Aynen öyle. Benim aslında hiç göstermeyi düşünmediğim, stüdyoda arkalarda duran resimleri çekti çıkardı ve hakikaten bunları üçüncü boyutta ve anlam olarak yeniden kurdu, birlikte yeniden kurguladılar.
Hatta bir tablonuzu ters çevirdi ve ne olduğuna bakmayalım diye başka bir tablodan çıkarttığı çerçeveyi de arkasına yasladı. Konsepte uymadığı için böyle yapmış Gediz. O görmediğimiz resimde ne var?
Bu, bütün bu sürecin içinde etkili bir hikâye. Belki de o resim serginin en dominant resmi olabilirdi. Bu resim ilk mekâna girdiğinde en görünür köşeye yerleştirilmişti, fakat sonra yavaş yavaş serginin yerleştirme kavramı belirdikçe resim de dışarıya doğru çıkmaya başladı. Bu resim aslında kırmızı odadaki resmin bir öncesi, ikisi arasında bir devamlılık, tekrar var.
Neden atölyeye geri götürülmedi.
Resim, sergi mekânının dışına da çıktı ama sonra, yeniden içeri girdi ve yine mekânın içinde gezmeye başladı. Taşınma sırasında öyle bir an oldu ki resim ters konuldu ve Leyla’nın öteki resmin şasesini bunun üstüne koymasıyla birlikte bir anda stüdyodaki duruşuyla da örtüştü. Böylelikle, stüdyo ve sergi mekânı birbirine bağlandı ki bu küratörlerin baştan beri serginin bütününde yapmak istedikleri bir şeydi. Ayrıca, serginin en güçlü tamamlanmış görsellerinden birinin kapatılması sert bir etki yarattı ve sergi yerleştirmesi açısından da kavramsal bir işaret oldu. Bu, küratörlerle aramda da bir uzlaşma anı oldu.
Genellikle çalışma pratiğiniz öyle midir, bitirmez misiniz? Sürekli ilaveler mi yaparsınız?
Evet öyle ilaveler, çıkartmalar veya inceltmeler oluyor. Mesela bazı resimlerim var, 25 seneden fazla oldu, hâlâ onlara ara ara devam ediyorum. Bir tür güncelleme gibi oluyor. Yağlıboya sonsuz bir inceltmeye izin veren bir malzeme. Hatta eklendikçe başka bir derinlik, üçüncü bir boyut kazanıyor. Bunu da beğeniyorum. Sergide hem nesne hem de resmin oluşum süreci olarak bazı yarım resimler var, onları Leyla çekip aldı elimden ve benim çalışma düzlemimdeki haliyle orada yeniden kurdular.
Bazı figürlerde arkadan ve yukardan bakış var, birisi izliyormuş gibi. O tercihin sebebi ne?
Herhalde bu farklı bakış açıları gibi, bir tür Romantiklerin davranışı gibi.
Yetişkin erkek olmanın, yaş almanın hüznü de var...
Bilemiyorum bir hız düşürmek gibi oluyor sanırım. Tati figüründe olduğu gibi, geçmişe dönük bir şey. Daha romantik bir şey. Onu Adnan ile Leyla benimle de ilişkilendiriyorlar.
Sanki hepsinde siz varsınız duygusuna da kapılıyor insan.
Evet. İşte otoportre!
Evet, sergide 6 metrelik bir otoportreniz var, bir tür otobiyografi. Ortaya çıkışı nasıl oldu? Çok da güzel bir müzik eşlik ediyor ona.
Cem Ömeroğlu hazırladı müziği, Nekropsi’den. Ahmet Merey bence önemli bir koleksiyoner. Benden otoportremi istedi. Otoportre resmin içinde ciddi bir konu. Bu, ressamın sanatla ilişkisinin, duruşunun da bir kaydıdır. Ben kendime pek öyle bakamadım, belki de bir mahcubiyet. Ve bunu kendime yapamayacağımı düşündüm. O sıralar yakın arkadaşım Perihan Mağden ile Amsterdam’daydık. O kitabının üstünde çalışıyordu, ben de bu konuyla meşguldüm. O zaman şöyle düşündüm, kendi yarattığı karakterlerle birlikte görünmek yazarlar için bir imkânsız ama resmin içinden imkânlı bir şey. Perihan’a da söyledim, metnin içindeki insanların görselleşmesi veya sizle olan otobiyografik yan yanalığı mümkün değil. Ama bu, bizim için mümkün. Bunu beğendim ve o dönemden önceki resimlerimden ve kamusal alandaki projelerimden figürler ve nesneler seçerek bir biyografi oluşturdum. Aslında bir tür kişisel otopsi gibi. Ağır bir süreç. Benim sanatın içinden neredeyse tüm geçmişimin bir sağlaması gibi. O arada benim bir resmim de Frankfurt’a giderken yolda buharlaşıp yok olmuştu, 4 metreye 2 metre bir tuvaldi. İsmi ‘Merdivenden’di. İlk olarak, o kayıp resmin izdüşümleri ile başladım, onu yeniden canlandırdım. Merdiven çizgileri yatayda uzadığı için bana bunlar ses telleri gibi geldi. Burada bir nota düzeninin içinden bir yerleştirme yapmalıyım diye düşündüm. Yakın arkadaşım Cem’den bunu birlikte kurmamızı istedim. Ses ve görseli aynı anda kurduk.
Ahmet Merey kabul etti mi işi?
Evet, sanata karşı heyecanı inanılmaz. O otoportre istedi, ben 6 metrelik biyografi yaptım.
Yıllar önce İstanbul Bienali’ne katıldığınız ‘Rıhtım’ adlı işiniz dolaylı olarak kamusal mekân kullanımıyla ilgiliydi. Bu mesele birikti birikti, Gezi’de patladı. Ne hissettiniz?
‘Rıhtım’da kardeşim Fuat Şahinler ve yakın arkadaşımız, felsefeci Ahmet Soysal ile su-kara ilişkisine bakmıştık. Bu, bütün su kentleri için çok hayati bir konudur. Osmanlı’da bile kamuya terk edilen ‘rıhtım payı’ bugün Boğaz boyunca sakatlanmış. Dolmabahçe’yi kesit olarak almıştık. Burası kentin sudan giriş kapısıydı, protokol kapısı gibi. Meydana ve bütün şehre ait olan saat kulesini bir duvarla meydandan koparttılar. Yani kentin olan sarayın dış bahçesinde kaldı. Ahmet bunu metinsel olarak daha toplumsal bir boyutta ifade etmişti, biz daha mekânsal olarak görselleştirmiştik. Gezi patladığında ben Venedik Bienali’ndeydim. Her anını izlemeye başladım. Köprüden geçiş fotoğrafını görünce işin çok ciddi olduğunu fark ettim. Hemen atlayıp İstanbul’a döndüm. Çok etkileyiciydi. Çok şiddetliydi. Çok beklenmedik bir şeydi. Bence müthişti.
Hâlâ çok acayip bir süreçten geçiyoruz.
Aynen öyle. Sistem ve iktidar hastalanmış ve sakatlanmış bir durumda. Gezi’nin sürekli açılıp kapanması hakikaten tuhaf. Bunu tarihe açıklamaları kolay değil. Aslında Gezi sonrasında 15 milyonluk kentin ağırlık merkezi olan meydan çok ciddi bir mekânsal boyut kazandı. Sağ köşesinde parkı olan bir kent merkezine dönüştü.
Bir taraftan da AKM’nin önü polis karakoluna dönüştü. Acıklı bir durum.
İktidar ve emniyet kentin merkezini her an kontrol ediyor, etmek istiyor. Zaman ve tarih bunu kaydediyor. Gençler bunu hep hatırlayacak.
Murat Şahinler’in ‘İçimde Bir His Var’ 23 Mart’a kadar Pilot Galeri ve Co-Pilot’ta.