29 Zeynep birinci oldu

Ulus 29'un patroniçesi, dekoratör Zeynep Fadıllıoğlu "Osmanlı'yı, Bizans'ı, Selçuk'u, Hitit'i kullanarak bir karışım yaratmaya çalışıyorum," diyor, "Neden geçmişimizden vazgeçelim?"
Haber: ORAY EĞİN / Arşivi

Zeynep Fadıllıoğlu en çok bir sentez yaratmak istiyor. Yaptığı işlerde Osmanlı'yla Batı'yı, günümüzle geçmişi, İstanbul'la Anadolu'yu, Avrupa'yla Uzakdoğu'yu biraraya getiriyor. Dahası, iflah olmaz bir sivil toplumcu. Bu yönüyle "Ne yapılabilir?" sorusunun peşinde koşuyor.
Ama onun, ancak yakınlarının daha iyi bildiği bambaşka bir tarafı var: Durmaksızın çalışması ve koşuşturması. Bir aradığınızda Londra'da, bir başka seferinde Kuveyt'te, Berlin'de, St. Tropez'de çıkması. Her seyahatinin amacı iş. Hatta bu uğurda bağışıklık sistemi bile çökmüş.
İngiltere'de Hintli bir alternatif tıp uzmanı toplarlamış bünyesini,
"Bundan sonra ne olacak bilmiyorum ama," diyor.
Tüm kazandıklarını o kadar hak ediyor ki...
Bu ödülün manevi getirisi dışında ne var?
Bir kere büyük bir iş sahası açıyor. Kelly Hoppen bugün dünyada en çok satan tasarımcılardan biri, yedi sene önce bu ödülü almıştı. Evvelki senenin ödül sahibi Michael Reeves büyük bir dükkan açtı Londra'da... Genelde öyle bir yöne doğru götürüyor bu ödül. Çünkü bir tasarım çizgisinde satacağın malzemeler oluşturmanı ve pazarlamanı bekliyorlar senden.
Daha evvelden müşteriniz olan yabancılar sizi nereden biliyorlardı? Kulaktan kulağa mı yayılmıştı?
Aşağı yukarı biraz öyle oluyor. Mesela House&Garden bastı bizi, sonra Architectural Digest'te yer aldık ve Kuveytli müşterim [Kuveyt Emiri'nin oğlu] böyle öğrendi. Alman müşterimi buradaki bir Türk yakınım tavsiye etmişti, o da daha Akdeniz ezgileri ağırlıklı, hatta etnik ve oryantal çizgiler istiyordu. Fransa'da önemli şeyler yaptık. İngiltere'de çalıştık. Hepsi birbirini kovalıyor. Tabii bir de dört senedir Andrew Martin'in kitabında yer almak böyle bir tanıtım yapmış oluyor.
Ürünlerinizi standartlaştıracak mısınız?
Ruh olarak standartlaştıracağım da, birim olarak yapmak hoşuma gitmiyor. Çünkü her şeyde bir farklılık olması lazım. "Çok zor kopya edilen bir tarzın var," dediler bana İngiltere'de, "Bir de çok detayda çalışan bir çizgin var, onun ticari tarafı da azalıyor."
Ev yapmak nasıl öğreniliyor?
Ben önce bilgisayar, sonra sanat tarihi ve tasarım okudum. Ama asıl bence genel kültür çok önemli. Bizim tarihimiz muhteşem ama kimse ne müzeye gidiyor, ne de etrafındaki tarihi binaları geziyor. Şimdi birçok mimar bir tarza başlayıp bitirmesini bilmiyorlar. Benim klasik eğitimim çok iyi oldu, bir de o tip binalarda yaşadım.
Çok görkemli bir ev miydi sizinki?
Çok... Çünkü dedem Türkiye'nin ilk sanat koleksiyoncularından biri. Onun için yalıda da bir sürü tablo vardı mesela. Onların hepsi bir bilinç oluşturuyor. İki buçuk metre yüksekliğinde avizeler vardı. Hakikaten, çok esaslı bir yalıydı.
Nasıl büyüdünüz?
Şanslı büyüdük... Mümkün mertebe lisana önem vererek, au pair gibi insanlar getirilerek önce Almanca, sonra İngilizce, sonra Fransızca öğretilerek büyüdük. O zaman öyle klasik şeyler vardı. Daha küçük bir zümreydi ve her ne kadar imkan farkı varsa da, yaşantıda fark yoktu. Yeniköy bir mahalleydi. Buluşulan yer Zeynel'in muhallebicisi, gidilen ilkokul herkesin gittiği ilkokuldu, en büyük eğlence de Yeniköy açık sinemasıydı. Eskiden bahçe duvarları o kadar yüksek değildi, hatta olmayanlar fazlaydı. Onların üzerinde otururduk ve bütün mahalle çocukları da gelir yanımıza otururdu. Herkes kayıkla beraber dolaşırdı, mahallenin çocukları da rıhtıma gelir otururdu. Göze batacak bir fark yoktu.
Açıkçası yalıda doğunca, bu ödül de alınırmış gibi geliyor...
Sırf yalı değil de farklı bir binada doğmak... Çevreniz sizi etkiliyor, aslında tabii İstanbul'da doğmanın da baktığın zaman çok büyük bir etkisi olması lazım. Benim devrimde yalı kültürü çok hoştu, herkes birbirine yüzerek gidip gelirdi. O yüzden herkes birbirinin yalısından farklı bir yaşam tarzı görerek etkileniyordu.
Orhan Pamuk "Bir yazarın içinde kitap varsa onu kimse tutamaz, ama o kitabı çıkartmak için bir de apartmanınız varsa durum daha kolaydır," demişti. Yalıda doğmanın da sizin için böyle bir etkisi oldu mu?
Tabii ki. Bir kere öyle şanslı doğmanın getirdiği birtakım avantajları var. Halbuki Avrupalı eğitimini ve sağlığını düşünmeden, hatta işsizlik sigortasını bile alarak hayata başladığı için etrafına bakabiliyor. Bizim insanımız etrafına bakamıyor ki, ancak yaşayıp bir an önce köşeyi dönmek istiyor. Alt kitleyi baz minimumda bir yere getirmek zorundayız, onu getirmediğimiz zaman da varoş kültürünün şehir kültürüne kendini dikte etmesinin önüne geçilemez.
Sizce yalıda doğmayanlar da eşiği aşabilir mi?
Farklı eksikliklerden farklı yaratıcılıklar çıkabilir. Ama görebilmek gerekiyor. Bir şeyi reddetmek için bile ne olduğunu görebilmek gerekiyor.
Bu uçurumu gördüğünüz için mi Sivil Toplum Kuruluşları'yla çalışmaya başladınız?
Bir tek yöne duygulu olamıyorsun, etrafı rahatsız eden şeyler de seni rahatsız ediyor. Mesela Türkiye'yi yeteri kadar bilmiyordum. Batısını biliyordum. Göç artıp İstanbul'a birbirine hiç benzemeyen insanlar gelmeye başlayınca, onlar hakkında çalıştım. Müslümanlığın farklı şekillerde algılandığını gördüm, onları incelemeye başladım. Çağdaş Eğitim Vakfı'yla varoşlara gidip oradaki insanları algılamaya çalıştık.
Bir anlamda sorumlu mu hissettiniz?
Tabii. Bu insanlar tepeden aşağı atılmadı ya, bizim insanlarımız. Neden bize benzemiyorlar, neden bu kadar kızgınlar? Çok kızgın ifadeli insanlar çıktı ortaya... İmkan uçurumunu biliyordum, dünyanın her yerinde var. Şu saatten sonra benim de müthiş bir komünist olarak ortaya çıkacak halim yok. Ama büyük ülkelerde o uçuruma rağmen asgari ihtiyaçlar karşılanıyor. Burada hiçbir şeyi karşılanmamış, köylerinden olmuş insanlar vardı. İnsani hislerim buna müsaade etmiyor.
Doğu'ya nihayetinde gittiniz mi?
Evet, Dünya Kadın Günü'nü kutlamaya Siirt'e, Eruh'a, Mardin'e, Urfa'ya, Diyarbakır'a gittik birkaç arkadaş ve dolaştığım sırada Vehbi Koç'un bir sözünü hatırladım: "Hiçbir Türk insanına Türkiye'yi yeterince dolaşmadan pasaport verilmemesi lazım." Dünyanın her yerini dolaşmış bir insan olarak kendi ülkemdeki uçurumlardan, hatta zenginliklerden bile bihaberdim. Mesela hep duyardım ama Mardin'in bu kadar güzel bir yer olduğunu kendim ilk defa görünce anladım.
Sonra Ulus 29'a geldiğinizde, buraları daha farklı görmeye başladınız mı?
Tabii ki gördüm ama birey olarak tek başına bir şey yapman çok zor. Ben herkesin kendi üzerine düşen görevi yapmak zorunda olduğuna inanıyorum. STK'lardaki birçok insan bana "Canım ne yapabilirsiniz ki, neyi değiştirebilirsiniz ki?" dedi. Bu benim felsefeme uymuyor. Ben değiştirebilirmişim gibi, milyonda birlik bile bir fark yaratacaksam yapmak zorundayım. Bunu hisseden bir başkası da üzerine başka bir şey ekler.
Bunun bir yandan da yapay bir ilgi olarak algılanmasından endişe etmediniz mi?
Olmuştur belki ama benim başka yönde hiçbir şaşaam yok. Gece işimi yapıyorum, gündüz tasarım işimi yapıyorum onun dışında benim özel hayatımla ilgili yer aldığım şahsi hiçbir şey yoktur. Bizim son derece sade bir hayatımız vardır.
ÇAĞDAŞ OSMANLI EZGİLERİ
"Bu toprakların etkilerini seviyorum"
Sizin kendinizi yakınlaştırdığınız bir trend var mı?
Yok... İngiltere'de de bir yere koyamadılar zaten. Kendi tarzım. "Osmanlı ezgileri ama çağdaş," diyorlar. Bugüne kadar hiç kullanılmamış yönde bir ezgi karışımı ama. Osmanlı ezgisi deyince gidip çarşıdan dört tane çatma alıp altına sedir koymak zannediliyor. Biz bambaşka yorumlarla çıkıyoruz. Renk, doku ve ışık üzerine bizi çok kuvvetli buluyorlar.
Tasarımlarınızda çok mu baskın Osmanlı?
Aslında yabancılar bunu daha çok yakaladılar. Bende daha çok karışım var. Uzakdoğu da, Osmanlı da... Ben Bizans'ı da seviyorum, Selçuk'u da, Hitit'i de. O karışımı seviyorum. Bugünkü çağ ile kendi eski kültürümüzü, bu topraklardan geçmiş çeşitli uygarlıkların etkilerini seviyorum.
Bir sentez yaratma fikri nasıl doğdu?
Ben bir Cumhuriyet çocuğuyum ama Türkiye, Cumhuriyet'le başlamıyor ki. Çok zengin geçmişi olan bir yer. Türk topraklarının bütün bu geçmişinden neden vazgeçelim ki? Bugün bizim Müslümanlığı algılayışımız da farklı... Şaman da olmuş Türkler, sonra bu topraklar Hıristiyanlığın beşiğiymiş, 500 senedir gelen bir Musevi kültürü var, Ermenilerle ve Rumlarla içiçe yaşanmış. Bunların hepsi bir medeniyet, bir karışım. Amerika'nın bas bas bağırdığı birleşik devletler Osmanlı'da varmış zaten. Biz onların hepsini mecburen kestik, ama sonradan kabullenmemek için bir sebep yok ki.
EN ZOR MİNİMALİZM
"Minimalizmi az eşya koymak zannediyorlar"
Herkes birbirine benzer, ağırlıkla da minimalist evler yapmaya başladı. Bu trend nereye varacak?
Ben ondan uzaklaştırmayı seviyorum. Bence minimalizm eğilimi gençliğe çok büyük bir kolaylık sağlıyor. Çünkü aileden kalmış eşyası olmayan bir insanın evini kurarken harcayacağı para çok yüksek oluyor. Onun için ne kadar sade ve az eşyayla bitirirse o kadar basitmiş gibi gözükse de sıcaklaştırması çok güç oluyor.
Minimalizmi yanlış mı anladı insanlar?
Tamamen. Minimalizm bence yalınlıkla müthiş bir çizgi oluşturmak ve onun içinde bir uyum oluşturmak. Aslında en zoru. Ama onu az eşya koymak, az renk kullanmak olarak algılıyorlar. Halbuki minimalizmde bir rengin tonları çok önemli. Çok ince köşeler var ama öyle anlaşılmadı.
Bir mekanı en çok ışık mı kuvvetlendiriyor?
Evet. Mesela Chintamani'de çalışırken ilk önce dünyanın en mühim
ışıkçılarını buldum. Philippe Starck'la da çalışan... Onun için çok farklı ayarları olan bir ışık sistemi oldu.
YATAK ODASINDA HAMAM VAR
"Teknolojik aletler uykuyu rahatsız eder"
Yatak odası fikri nereden çıkmıştı?
House&Garden her seneki büyük fuarında dört tasarımcıyla bir şey yapıyor. Geçen seneki başka bir temaymış, bu sene yatak odası istediler. Çünkü en zor tasarlanan yatak odasıdır. Farklılığı zordur.
Üç aşağı beş yukarı aynı olur gibi geliyor. Halbuki dört tane, birbiriyle
hiç alakası olmayan yatak odası çıktı ortaya.
Bir yatak odası ne kadar farklı olabilir ki?
İki karenin üst üste oturuşundan meydana gelen bir avlulu tasarım yaptım. Orta alanı yatak olarak kullandık, köşeleri ise ortaya açılan hamam mekanları ve giyinme mekânları olarak yaptım. Mekanımızı tamamen kapadık, adeta kafes gibi bir şeyin arkasından Doğu-Batı bileşimini simgelemek için küçücük bir kapı bıraktık. Bayağı kapalı bir mekandı aslında.
Hiç teknolojik aletler görünmüyor.
Var aslında. Yatak odasında çok iyi bir televizyonumuz var ama çok esaslı, eski tekstilden bir kapının arkasında. Çünkü yatak odasında elektronik eşyalar çok rahatsız edici bulunuyor. Uykuyu en çok rahatsız edecek şeylerin bilgisayar gibi yüksek teknoloji ürünleri olduğu düşünülüyor feng shui'ye göre. Onların mümkün mertebe bir şeylerin arkasında olması ya da bitkilerle yumuşatılması gerekiyor. O yüzden biz de onları gizliyoruz. Gerçi hep gizlemiyorum, çünkü bazı tasarımlarda müzik aletleri veya televizyonlar o kadar güzel oluyor ki, ortaya çıkarmayı bile seviyorum.