30 yıl önce Türkçe nasıl öğretilir bilmiyorduk

30 yıl önce Türkçe nasıl öğretilir bilmiyorduk
30 yıl önce Türkçe nasıl öğretilir bilmiyorduk
Yunus Emre Enstitüsü Başkanı Prof. Hayati Develi: Türkiye dünyaya açılmak zorunda kaldı. Kurumlarımızı bu uluslararasılaşma stratejisine göre re-organize ettik. Yunus Emre de bunun bir sonucudur.
Haber: CEM ERCİYES / Arşivi

Herkes British Council'i bilir ama Türkiye'nin de bir kültür enstitüsü olduğunu hele 30 ülkede 40 merkez açtığının çok azımız farkında. Hatta devlet kurumları, hatta sanatçılar Yunus Emre Enstitüsü'nün ne yaptığını, ne yapabileceğini bilmiyor. Bunda kurumun çok genç (sadece 5 yaşında) olmasının da yurtdışı etkinliklerinin Türkiye’de fazla ses getirmemiş olmasının da rolü var. Ben Türkiye’nin bugünkü kültür ve sanat üretimini dışarıya tam anlamıyla taşıyabildikleri kanaatinde de değilim. Evet, yaptıkları etkinlikler arasında Devrim Erbil sergisi de var, Tuluhan Uğurlu konseri de Ayşe Kulin söyleşisi de... Ama ağırlık yine ‘canlandırılmaya çalışılan’ geleneksel sanatlarda.
Hem bütün bunları konuşmak hem de insanların kurumu daha iyi tanımalarını sağlamak için Yunus Emre Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Hayati Develi’yle buluştuk. Enstitünün yapısını, vizyonunu ve etkinliklerini konuştuk.
Dün Yunus Emre Enstitüsü’nün Berlin gibi çok önemli bir yerdeki şubesini yöneten Prof. Faruk Akyol'la Müge Akgün’ün yaptığı söyleşiyi okudunuz, bugün de söz ‘başkan’da…

Prof. Dr. Hayati Develi

Yunus Emre Enstitüsü’nün nasıl bir stratejisi var, kendisini nasıl tanımlıyor? Yunus Emre Enstitüsü öncelikle bir kültür kurumu. Benzer kültür kurumları gibi ait olduğu ülkenin kültürünün yurtdışında tanıtılması ve o halkın, imajının dünya halkları nezdinde daha üst seviyeye çıkartılmasını amaçlıyor. Bu yolda temel stratejimiz ve vizyonumuz Türk kültürünü tanıtmak ve Türk dilini yaygınlaştırmak. Bunu başarabilmek için iki iş yapıyoruz: Türkçe öğretiyoruz ve Türkiye kültürünü tanıtıcı etkinlikler düzenliyoruz. Kurumlar arası ilişkiler oluşturmaya çalışıyoruz.

Neden öncelikle dil öğretimi? Eğer siz kendi dilinizi konuşan insanların sayısını çoğaltabiliyorsanız sizin sözünüzü, meramınızı bakış açınızı anlayan insanların sayısı da çoğalacaktır. Ticarette turizmde ve kültürel değişimde sizi tercih eden insanların sayısı artacaktır. Yoksa bir kültürü bir başka bir dil üzerinden öğrenmek de mümkündür. Ama doğrudan doğruya kendi dilinden istifade ederseniz daha derinine inen, adeta zihninizin her köşesine nüfuz eden bir etkilenme içerisine girersiniz; sizin için o kültür, kaynak kültür olur.

Türkçe’ye talep nasıl?
Son otuz yıldır her gün artan bir talep var. Ben kendi mesleki tecrübeme dayanarak söylüyorum, 30 yıl önce sadece Türkoloji öğrencileri, Türkiye üzerine araştırma yapanlar öğrenmek isterdi. Ancak 30 yıldır dünyadaki gelişmeler, Sovyetler’in yıkılması Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’daki gelişmeler Türkiye’yi dünyaya açılmaya zorladı. Biz aslında bir uluslararasılaşma süreci yaşadık. Bunu hem zihnen yaşadık, aydınlar anlamında. Hem de bürokrasi ve devlet işleri; dış politika anlamında yaşadık. Eskiden var olan kurumlarımızı bu uluslararasılaşma stratejisine göre reorganize ettik. Kızılay gibi, Anadolu Ajansı, THY gibi… Veya yeni kurumlar oluşturduk, TİKA gibi, Yurtdışı Türkler gibi, AFAD gibi ve Yunus Emre Enstitüsü gibi. Türkiye’nin ekonomide, diplomaside ve kültürel hayatta artan gücü ve kapasitesi hem yakın tarihsel çevremizde hem uzak çevrelerdeki Türkiye’ye olan ilgiyi alakayı artırdı. Bu doğal olarak Türkçeye olan talep anlamına geldi. Bugün sadece bizim kurslarımızda 4 bine yakın öğrenci var. Yurtdışıdaki askeri birlikler ve Manas gibi üniversitelerimizdeki öğrencilerle birlikte bu sayı 30 bini bulur.

Türkçe’yi nasıl öğretiyorsunuz, belli bir metodunuz var mı? Türkçe öğretimi 30 yıl önce biraz el yordamıyla olurdu. Elimizde yeterince alet edavat, bu iş için yazılmış kaliteli kitaplar yoktu, seviyelendirmenin nasıl yapılacağına dair bilgimiz dahi yoktu. Biz şimdi bir sistem olarak AB’nin ‘Dil Portfolyosu’ denilen müfredat ve kazanımlar cetveline, protokolüne göre hareket ediyoruz. Bu ikinci bir dili, yabancı dil olarak öğrenmek için geçerli olan bir ortak kurallar sistemidir. Kitaplarımızı ve müfredatımızı buna göre oluşturduk.



YUNUS EMRE KÜRTÇE ÖĞRETECEK Mİ?
Benim gördüğüm Yunus Emre baştan beri dil eğitimine ağırlık veren bir kurum. Türkiye kültür ve sanatını tanıtan etkinliklerin biraz daha ikinci planda kaldığı gözlemine ne dersiniz?
Doğrudur, her kurum başlangıçta belli bir alanda yoğunlaşarak gidiyor. Biz 2009’da faaliyete başlayan bir kurumuz ve ilk adımlarımızı şubeleşme ve Türkçe öğretme yolunda attık. Şimdi gün geçtikçe daha çok kültürel etkinlik yapma ve seviyesini yükseltme yolunda gayret gösteriyoruz. Benim ekibimle temel amacım bu.

Enstitü Türkiye’de konuşulan farklı dillerle de ilgileniyor mu? Mesela yarın öbür gün bir şubenizde bir Kürtçe kursu açılabilir mi?
Hayır. Biz kanunen yurtdışında Türkçe öğretmekle görevli bir kurumuz. Ya da şöyle söyleyeyim; dünyadaki British Council, Goethe Enstitüsü gibi yaklaşık yüz yıldır faaliyet gösteren kurumlar böyle bir iş yapıyorlar mı? Mesela Almanlar Yidiş öğertiyorlar mı, İngilizler Keltçe ya da İspanyollar Katalanca? Hayır, çünkü bu kurumlar o toplumların ortak standart dilini öğretmekle görevli addediyorlar kendilerini. Tabii alt diller her zaman vardır. Türkiye’de de konuşulan alt diller sadece Kürtçe değil, Arapça da var Çerkezce, Gürcüce, Arnavutça gibi bir çok dil var.. Bu diler ileride öğretilebilir mi? Bu toplumun ve yönetimin karar vereceği bir iştir.

DEVLET KURUMLARI BİLE BİZİ YETERİNCE TANIMIYOR
Türkiye’deki sanat üretimi çok yoğun ve dünyada da beğeniyle izlenen işler çıkıyor. Bu üretimi farklı ülkelere yeterince taşıyabildiğinizi düşünüyor musunuz? Henüz değil. Türkiye’deki sanat kurumları hatta devlet kurumları bile Yunus Emre’yi tam tanımıyorlar. Yapabilecekleri hakkında tam bir bilgileri yok. Bizim otuza yakın ülkede kırka yakın merkezimiz var ve bu sayı gün be gün artacaktır. İki sene sonra belki altmış merkezimiz olacak. Bu şu anda Türkiye’de üretilmekte olan modern sanat ürünlerinin tanıtılması için müthiş bir platform, avantaj aslında. Buraların kirasını ödüyoruz, eleman tahsis etmişiz o zaman en verimli şekilde kullanabilmeliyiz. Mesela 29 Ekim’de Berlin’de Cumhuriyet’in 90. Yılı vesilesiyle ‘Özgür ve 90’ adlı bir sergi yaptık. Çağdaş sanatçılarımızın, çoğu resim alanında olmak üzere 90 sanatçının katıldığı bir sergiydi. Roma’da hepsi modern sanat, resim ve heykel ile ilgili sergiler açtık. Brüksel’e Hacettepe ve Merkez Bankası resim heykel koleksiyonlarını götürdük. Balkanlar’da caz festivallerine katıldık. Klasik müzik, dini müzik konserleri de yapıyoruz. Biz kadim olanı ve modern olanı aynı derecede dünya sahnelerine çıkartmak gibi bir görevimiz olduğunu düşünüyoruz.

Bana bu anlattıklarınız çok güzel ama etkinlik programınızın bütününe baktığımızda geleneksel müzikler ve sanatlar üzerine olan faaliyetleriniz belirgin biçimde daha ağırlıklı olduğu görülüyor. Bence çok öyle değil. Etkinlikler hem oradaki arkadaşlarımızın planlamasıyla hem de taleple alakalı. Biz aslında her ikisini dengeli olarak götürebilmeliyiz. Eğer bir taraf ağır basıyor diyorsanız bunun sebebini şöyle açıklayabiliriz: Bizim gibi kültürler geleneksel olan ile gitmeyi orijinallik olarak görüyorlar. Mesela ben pop müzik konseri ya da rap grubu götürdüğümde bunlar Batı müzik piyasasına çok ilginç görünmeyebiliyor. Ama bir Mevlevi ayini ya da ebru mesela çok ilginç geliyor. Mesela Japon kültür merkezlerinin Türkiye’ye getirdiği etkinliklere bakın hiç pop grupları getirmezler hep geleneksel sanatlarını göstermeye çalışırlar. Batı dışındaki kültürler diğer toplumlara daha çok folklor, geleneksel kültür ve sanat ihraç etmeye çalışır. Ben bunu yanlış buluyorum, arkadaşlara hep şunu söylüyorum: “Folklor üzerinden gitmeyelim sürekli.” Biz hiç İngiliz ya da Alman folklor ekibi seyretmedik.

JAPONLAR VE TÜRKLER FOLKLORCU
Folkloru hep öne çıkartma, öteden beri yakındığımız ‘ötekileştirilmeye’ de hizmet eden bir şey aslında…
Bu, Yunus Emre Enstitüsü’nün çok ötesinde bir mesele. Avrupa merkezli kültür ile diğer kültürlerin birbirlerini etkileme tarzları ve yöntemleri hakkında bir sorunsal gibi geliyor bana. Japonların da Türklerin de biz niye hep folklor götürüyoruz niye modern sanat ürünlerimizi göstermiyoruz diye düşünmeleri lazım.

Neden göstermiyoruz?
Bu Batı’nın bize öğrettiği bir usul. Siz folklorsunuz, sizin halk kültürünüz çok önemli, bütün orijinalliğiniz orada. Yeni bir şey varsa, ‘yeniyi biz yaparız size bunu öğretiriz’ gibi bir yaklaşım biraz zihnimize sinmiş.

 Romanya Yunus Emre Kültür Merkezi

Yurtdışı temsilciliklerinizdeki yöneticilerinizi nasıl belirliyorsunuz, ne de olsa programları biraz da onlar oluşturuyorlar. Bizim yurtdışındaki kültür merkezi yöneticilerimiz hukuk, uluslararası ilişkiler gibi daha çok yönetsel alanlarda eğitim görmüş, bulunduğu ülkenin dilini ve kültürünü bilen elemanlardan oluşuyor. İşleri aslında ağır çünkü hem bir kültür merkezini yönetmek hem de dil eğitimini programlamak gibi sorumlulukları var. Arkadaşlarımızın hep canla başla çalıştıklarını biliyorum. Ama kültür endüstrisi Türkiye için yeni bir alan. Türkiye kendi kültürünü tanıtma satma anlamında profesyonel ekiplerini yeni yeni yetiştiriyor. Temel yaklaşımımız tek yönlü bir yol olmak değil, kültürler arası bir köprü olmak. Bunun için mutlaka oralardaki kurumlarla, kültür insanlarıyla işbirliği içinde oluyoruz.

İşbirliği yapmak isteyen kurum ve sanatçıların tekliflerine açık mısınız? Evet, uzun vadeli programlara açığız. Kimse bir ay sonra bir şey yapacağız bize para verin demesinler yeter. Bir de biz tek başına olmak istemiyoruz, o projeyi destekleyen kurumlardan biri olabiliriz ancak. Birkaç kurum birlikte gidelim yurt dışına. O zaman daha güçlü oluruz. Sonuçta Yunus Emre Enstitüsü Türkiye halkına ait bir kurum, her hangi bir gruba değil. Amacımız ortak kültürel değerlerimizin tanıtılması. Elbette çok aşırı siyasileşmiş, açıkça muhalefet eden bir şeyi yurtdışına taşımak kolay değildir. Türkiye’nin genelini kucaklamak gerekir ki her vatandaş ‘Bu kurum benim’ diyebilsin. Benim yapacağım etkinlik sizi rahatsız etmemeli. Herkesin talebini karşılayamayabiliriz, ama genel bir resim taşımaya çalışıyoruz yurtdışına ve bunun kaliteli olması için çaba harcıyoruz.

BÜTÇE 42 MİLYON
Yunus Emre Enstitüsü’nün bütçesi nedir?
Bu yıldan yıla değişen bir şey. 2013 gerçekleşen bütçemiz 35 milyon TL civarında. 2014’te bu 42 milyona çıktı. Biz maliye bakanımızdan söz aldık; belki 30 milyon civarında da bir takım yatırımlarımız için destek alacağız. Henüz iş dünyasının desteğini sağlamayı başaramadık. Yurtdışında iş yapanların bizim yanımızda olmasını istiyoruz. Aslında oralarda Türkiye’yi daha iyi tanıtmamız yatırımcıların iş hacmini artıracaktır.

Ne kadar kendi kararlarını alabilen, ne kadar siyasi müdahaleye açık bir kurum Yunus Emre? Biz bir vakfa bağlı olarak çalışıyoruz. Vakıf, onun kurduğu bir enstitü, onun kurduğu kültür merkezleri var. Ben hem vakfın hem enstitünün başkanıyım. Mütüvelli heyetimizin başkanı Dışişleri Bakanı’dır. Kültür ve Turizm Bakanı, Milli Eğitim Bakanı , Maliye Bakanı ve Başbakan Yardımcısı mütevelli heyetinin tabii üyeleridir. Biz bir kamu vakfıyız, bütçemiz genel bütçeden geliyor ama organik olarak da herhangi bir devlet kurumuna bağlı değiliz. Bu siyasi etkilere açık mıdır? Görünüş olarak açıktır. Ama ben şöyle bir kültür politikası uygulanmalıdır, şunu yapın bunu yapmayın gibi bir etkiyle karşılaşmadım. Bunu bize bırakmış durumdalar. Doğrudan bir müdahale olmadı ama kuruluş itibariyle böyle şey olmaz anlamına gelmez. Mesela biz Makedonya’da el zanaatları için önemli bir proje yaptık. Halk Bankası’nın desteğiyle. Yıl sonu sergisine ben ve Halk Bankası Genel Müdürü de katılacaktı ancak bir takım sebeplerle büyükelçimiz oradaki temsilin daha alt seviyede gerçekleşmesini arzu ettiler, biz de ona uyduk. Çünkü devletin genel politikaları dışına çıkamayız.

Neydi mesele?
Bazı müzelere Türkiye’yi soykırım iddialarıyla suçlayıcı materyaller konmuş, Türkiye de bundan hoşnut olmadığını belirtiyor… Mesele buydu, belki değişmiştir şimdi.

Prof. Dr. HAYATİ DEVELİ KİMDİR?
1962 Uşak doğumlu. İzmir Atatürk Lisesi’nden sonra 1983 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 1993 yılında İstanbul Üniversitesi’nden doktora derecesini alan Hayati Develi, 1998 yılında doçent, 2004 yılında profesör oldu. 1993-1994 öğretim yılında Tataristan Cumhuriyeti’nde Türk Dili dersleri verdi. 2001-2002 öğretim yılından itibaren İstanbul Kültür Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde çalışmaya başladı. Çalışma alanı esas olarak çağdaş ve tarihsel Türkiye Türkçesi olan Hayati Develi'nin tarihsel dilbilimiyle ilgili kitap ve makaleleri, tarihsel metin yayımları ve Türkçenin çağdaş sorunlarıyla ilgili kitap ve denemeleri yayımlandı.