33 yıl tahtta kalmış padişahı oynamanın sorumluluğu başka türlü...

33 yıl tahtta kalmış padişahı oynamanın sorumluluğu başka türlü...
33 yıl tahtta kalmış padişahı oynamanın sorumluluğu başka türlü...

Fotoğraf: Muhsin Akgün

TRT dizisi 'Filinta'da Padişah Abdülhamit karakterini sırtalayan oyuncu Hakan Kurtaş, "Tarihin her dönemini içeren hikâyeleri dinleyecek insanlar var. Hiç ilgisi olmayan insanı da hikâyeye çekebiliyorsak güzel bir şey yapıyoruz demektir. Bu her dönem için böyle. Ve hikâyeler anlatıldıkça, dinleyen insanlar çoğalıyor" diyor...

RADİKAL - Bugüne dek sahne üstünde, beyazperdede ve TV ekranında birbirinden farklı rollerde izlediğimiz Hakan Kurtaş, şimdilerde TRT dizisi ' Filinta -Bin Yılın Şafağında'da Padişah Abdülhamit olarak ekrana geliyor. Genç oyuncu, Osmanlı İmparatorluğu’nun son karışık döneminde tahta çıkarak 33 yıl boyunca kriz içindeki ülkeyi yönetmiş olan Abdülhamit karakterini sırtlamış durumda. Kurtaş 8 Nisan'da vizyona girecek '91.1' adlı sinema filmiyle beyazperdede olacak.
Bugüne dek DOT oyunu 'Punk Rock'taki rolüyle Sadri Alışık Ödülleri'nden ‘Efes Özel Ödülü’, 'Vücut' filmindeki rolüyle  ‘Umut Vadeden Erkek Oyuncu Ödülü' ve aynı filmle Adana Altın Koza Film Festivali'nden 'Umut Vaat Eden Erkek Oyuncu Ödülü'nü alan Hakan Kurtaş ile birlikteydik. Başarılı oyuncu son rolünün kendisi için ne ifade ettiğini, oyunculuk kariyerindeki seçimlerini, tarihe olan ilgisini, yeni projelerini ve hayat hikâyesini konuştuk… 

'Filinta’nın yeni Padişah’ı sizsiniz… Nasıl anlatırsınız karakteriniz?
Evet, şehzade artık tahta çıktı. Karakterim, 'Filinta’nın hikâyesinin içinde Osmanlı’nın karışık dönemine denk gelen adalet, adaletsizlik, kumpaslar adına çok sıkıntı yaşadı. Ve bunların karşısında çok dirayetli, inançlı ve sakin durdu. Bir şeylerin hesabını sorma isteği elbette ki çok ağır basıyor. Ama bunun yanında adalet duygusu çok yüksek. Bir yokuşa tırmanmak ve adaletsizliklerin hesabını sorma adına dişini sıkma ve sabretme dönemi yaşıyor. Sabrı çok yüksek bir karakter evet, ama artık ülkenin bu karışıklık döneminde harekete geçmesi gerektiğinin farkına vardı. 

'Filinta', hikâye ve kurgu dünyasının yanı sıra tarihsel akışın gerçekliğinin de yaşandığı yeni bir döneme geçiyor… Dolayısıyla Padişah Abdülhamit’i canlandırmanın ağırlığını hissediyor musunuz? Ve gerçeğini araştırıp ondan esinleniyor musunuz?
Oynadığım her karakterin önemi elbette ki var. Ama karakterimin padişah olmasının başka bir sorumluluğu da var. Çünkü tarihte gerçekten yaşamış, 33 yıl tahtta kalmış bir padişahtan bahsediyoruz. Bununla ilgili sadece benim karakterim için değil, tüm karakterler ve ekiplerle ilgili titiz bir çalışma gerekiyor elbette. Ben, elimden geleni titizlikle ve önemseyerek yapmaya çalışıyorum. Bir yandan başladığımdan itibaren Şehzade Mehmet olarak senaryoda yaşayan, daha kurgu bir karakteri de sürdürdüğüm için, onun da yaşanmışlığı ve hisleriyle birlikte de devam ediyorum. Bir yandan da isim olarak senaryoda tarihe de döndüğümüz için gerçek olandan da esinleniyorum tabii ki. Algılarım, araştırmalarım ve ilgim gerçek olmuş olanların üzerine yoğunlaşıyor elbette. Tüm bunların yanı sıra, hem senaryonun yaşanmışlığı, verdiği hisleri unutmadan, hem gerçeğe bağlı kalarak, hem de oyunculuğumda da özgürlük alanı yaratıp seyirciye merak uyandıran bir grafiği çizerek vermeye devam ediyorum. Zamanla karakter daha da oturup ayakları sağlam yere basınca daha da güzel olacak diye düşünüyorum.  

Tarihe ilginiz var mı?
Gerektiği kadar, diyebilirim. Türkiye tarihi, bizim yaşadığımız coğrafya olduğu için ayrı bir önem taşıyor. Ama dünya tarihiyle de ilgiliyim. Merakım, öğrencilik dönemlerimden bu yana daha da arttı. Aslında tarih konusu artık dünyada da daha çok merak ediliyor.

Diziler ve filmlerin bunda etkisi var mı sizce?
Bence ikisi birbiriyle bağlantılı... İnsanlar merak ettiği için diziler tarihe dönmeye, diziler tarihe döndüğü için insanlar merak etmeye başladı. Bana birbirlerini besliyorlar gibi geliyor. Anlattığınız hikâyeleri dinleyecek insanları bulabiliyorsunuz. Bu tarihi bir hikâyeyi anlatırken de böyle. Tarihin her dönemini içeren hikâyeleri dinleyecek insanlar var. Hiç ilgisi olmayan insanı da hikâyeye çekebiliyorsak güzel bir şey yapıyoruz demektir. Bu her dönem için böyle. Ve hikâyeler anlatıldıkça, dinleyen insanlar çoğalıyor. Temel olarak aslında hikâye anlatıyoruz birbirimize. Ve bu çoğaldıkça ilgisini çekiyoruz insanların. Her işi bu motivasyonla dönem fark etmeksizin yapmak; bana ferah, köşesiz ve istediğimiz hikâyeyi anlatabilirmişiz hissi veriyor, güzel geliyor.

Tarih ve dönem işi olarak kaçıncı projeniz?
Daha önce TRT’nin bir dönem işi olan, Çanakkale Savaşını anlatan ‘Seddülbahir 32 Saat’de oynadım. Geçtiğimiz yaz çektik. Bir ay önce gösterildi. O da enteresan bir hikâye idi.

Nasıl bir karakteri canlandırdınız?
Çanakkale Savaşı döneminde cezaevinde yatan ve geçmişiyle ilgili pişmanlıkları olan, kendini bir türlü affetmeyen bir karakteri oynadım. Bir kavgada araya giren arkadaşının ağabeyini yanlışlıkla öldürüyor ve içeri giriyor. O dönem içeride yatanların da gönüllü olarak savaşa katılabileceği söyleniyor. Oynadığım Nafiz karakteri de onların arasında savaşa katılıyor. Cephede arkadaşıyla karşılaşıyor. Ölümü bekleyen ve pişman olduğu hayatını da ülkesi için feda eden bir karakterdi. İç dinamiği çok farklıydı karakterin. Fiziksel olarak yüzünde façalar olan, biraz arıza  bir karakterdi. Kendine acı çektirircesine, affettirmek istercesine ve kendini kaybedercesine savaşıyordu. 

Sanırım bir de henüz gösterilmemiş olan TRT’nin ‘Saruhan’ filminde yer aldınız?
Evet, TRT’nin henüz yayınlanmamış TV Filmlerinden ‘Saruhan’da oynadım. O da gerilim, polisiye, dedektiflik hikâyesi idi. O da bizim 'Filinta’nın döneminden önceki bir Osmanlı dönemi işiydi. Tam olarak zaman verilmiyor ama eski bir dönem hikâyesiydi. Orada Saruhan Ağası'nın oğlunu canlandırdım. Keskin, fevri, sinirine hâkim olamayan güzel ve enteresan bir karakterdi. O da farklı bir renkti.   

Bu projelerinizin yanı sıra ‘Bir Çocuk Sevdim’ ve ‘A.Ş.K’ dizisinde de birbirinden farklı karakterlerdeydiniz… İnişleri, çıkışları, sürprizleri olan rolleri seviyor olmalısınız?
İnişli çıkışlı, duygusal, fiziksel ve enerji olarak bir grafik çizebileceğim karakterler bende oyunculuk hissini daha çok tetikliyor. Hayattaki gibi! Ve bu karakterleri izlediğimde de oynadığımda da bana daha gerçek olma hissini veriyor. Ve daha fazla onu gerçeğe yakınlaştırmaya çalışıyorum. Birbirinden farklı rolleri oynamak ve tek tip olmamak çok istediğim bir şeydi oyunculuğum adına. Ve hep de öyle oldu.

Fotoğraf: Muhsin Akgün 

Şimdi de 'Filinta’daki rolünüzde sanki sakin, hırsı olmayan bir şehzadeden hesap soracak padişahı yaratacak gibisiniz?
Şehzade Mehmet, kötü hırsları olmayan, azmi olan ve zamanını bekleyen bir karakterdi. Ve şimdi artık gerektiği kişilerin hesabını sorarken başka bir tavra bürünecek. Ülke için çok sıkıntılı bir dönemde geçiyor tahta. Ve aslında "Savaşmak yerine barışmalıyız!" diyor. Çünkü o dönem ülkenin yeniden kalkınması ve imar edilmesi gerekiyor. Ve dış ülkelere bağımlılık ve maddi olarak çöküntüleri teker teker çözerek, içindeki hainleri yok etmek istiyor. Ve savaş zamanı da bunu yapılamayacağını düşündüğü için barışmaktan yana. Ancak tabii ki tarihi akışta ve hikâyenin kurgusunda beklenmedik sonuçlar olacaktır.

"Filinta" dünyaya açılıyor

Tarih ‘tekerrürden’ mi yoksa ‘hatalardan’ mı ibaret sizce?
Bu, çok fazla cevabı olan genel bir soru. İnsanlık tarihinden bahsettiğimiz için, tekerrür edip etmemesi insanların elinde olabiliyor. Ama bir yandan da çok net tecrübelerden ve yaşanmışlıklardan çıkmış, bir "Tarih tekerrürden ibaret" sözü var. Ben minimale indirdiğimde çözüyorum böyle soruları. Hayatta da yaptığımız bir hatayı tekrar yapıp yapmamak bizim elimizdedir. Tabii ki toplumlarda sosyolojik ve psikolojik etmenler devreye giriyor. Ama ben kendi dokunduğum hayatları güzelleştirebilirsem ve herkes de bunu yapabiliyorsa güzellikler yayılabilir diye düşünüyorum. Ve böylelikle hatalar yerine güzellikler tekrar eder hayatlarımızda. Tabii biz bunu ancak kendi hayatlarımızda minimal olarak yaşayarak bilebiliriz. Ama tarih tekerrür veya hataları tekrar eder mi etmez mi? Bunu zaman gösterir ve gösteriyor.

"Bu ülkede yapılamaz denileni Filinta'da hayata geçirdik"


Abdülhamit’in Osmanlı döneminin karışıklığının olduğu dönemde 33 yıl tahtta kalması ve ortalığı sakinleştirmesi aslında büyük bir başarı sanki?
Evet, bir ülkenin başına gelip, 33 yıl daha iyi yöne götürmek bir kriz yönetimi gibi bir şey. Kendi hayatlarımızda bunu yaşayabiliriz ama bu başka bir durum. Bu bir ülkenin kaderi ve herkesin yapabileceği bir durum değil. 

Fotoğraf: Muhsin Akgün 

Çocukluğunuzda hep oyuncu mu olmak istediniz?
Evet, oyuncu olmayı istedim. İlkokul 3. sınıftan sonra tiyatro kolları vs. derken sonrası da geldi. İzmir’de doğdum, yedi yaşında Bursa’ya geldim ve üniversiteye kadar orada okudum. Üniversitede İstanbul’a geldim, tiyatro okudum. Bütün bu süreçler çok güzel geçti.

Şanslı olduğunuzu düşünüyor musunuz?
Düşünüyorum tabii ki. Şans konusunda, istediğim ve hayalini kurduğum şeyler için elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım ve yapmaya da devam edeceğim. Ama bir yandan da doğru zamanda, doğru yerde, doğru şeyi yapmak diye bir şey var hayatta. Ve elinden geleni yaptığında o doğruya denk gelince güzel şeylerle karşılaşıyorsun. Benim algıladığım şans kavramı bu. Dünyada bir sürü ve hepimizden de yetenekli başka insanlar var. Ama ya kendilerini öyle yetiştiremedikleri ya da farkında olmadıkları için istedikleri şeyin ötesinde, daha farklı yerlerde, daha başka işler yapıyorlar. Ben bunun hep farkındayım. 

İlkokulda tiyatroya başlarken ailenizde size destek olan, yönlendiren kimse oldu mu?
Benim ilgimi çektiği için o yöne meylettim. Ama şöyle bir şey yaşadık; babam çocuk hekimi. Uzman doktordur. Annem bankacıydı, ben ana sınıfındayken. Ama annem resim öğretmeni olmak istiyordu. Ben 6–7 yaşındayken annem bankacılığı bıraktı ve resim yetenek sınavlarına girdi. Kazandı ve ikinci üniversitesini, resim öğretmenliğini okudu. Mezun oldu ve sonrasında da istediği işi yani resim öğretmenliğini yapmaya başladı. Ben 28 yaşındayım ve bu olay ailemizde, bana ve benim küçüğüm olan 18 ve 14 yaşındaki iki erkek kardeşime de istediğimiz şeyi yapmamız gerektiğini öğretti.    

İSTANBUL TUHAF VE ADRENALİNİ YÜKSEK BİR ŞEHİR
İstanbul’da yaşamak nasıl?
Güzel. Ben 2006 yılında üniversite ile geldim. Bıkanlar var ama ben hâlâ bıkmadım. İstanbul, tuhaf, farklı, enerjisi, adrenalini yüksek ve kalabalık bir şehir…

Ama sanırım okul ve sonrasında bıkmaya fırsatınız olmayacak işlerle birlikte bereketli bir şehir olmuş sizin için İstanbul?
Haklısınız…  Okul sonrasında tiyatro, sinema, dizi devam ettim. Bıkacak kadar doymadım, bir yandan da burası oyuncu olarak algılarımı diri tutan ve çalıştıran bir şehir. Ama bıkacak kadar doyduğum zaman başka bir şehir bulunabilir. Şimdilik iyi geliyoruz birbirimize.

Abdülhamit’i oynayacak olmanızla ilgili yakın çevreniz ve aileniz ne düşünüyorlar?
Önceki oynadığım rollerle yine alakasız bir karakter olduğu için onlar da benim kadar çok heyecanlılar. Hikâye zaten gittikçe heyecanlı bir hale geliyor. Umarım seyirciye de bu enerjimiz geçiyordur. Çünkü çok büyük bir emek var burada. Bir dönem dizisi çekiliyor, bir hafta da bir bölüm çekiliyor. Daha önce karşılaşmadığım bir durum. Temposu daha yoğun işlerle karşılaşmıştım ama buradaki emek gerçekten çok büyük. Ve bir hafta da üzerinde titizlikle, ince ince çalışılan, üzerine düşülen ve üstelik bir dönem işine imza atılıyor. Bu büyük bir başarıdır. Kamera arkası ekibinin ve bu işte olan herkesin büyük bir emeği var. Ve biz de kamera önünde her aşamaya tanık olarak elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyoruz. Umarım uzun zamanlar güzel bir şekilde devam ederiz.

Yakındaki projelerinizi öğrenebilir miyiz?
Geçtiğimiz yaz Balıkesir’ de, gerçek hikâyeden esinlenerek çekilen bir filmde yer aldım. Adı; '91.1.' Tüm ekibin tamamının inandığı bir hikayeyle  ve çok iyi bir oyuncu kadrosuyla yola çıktık. Hepimiz içindeyken büyük emek verdik. Bir kaza sonucu engelli kalan bir arkadaşımızın hikâyesinden yola çıkılarak bir şehir, dostluk, gençlik hikâyesine dönüşen bir film. İçinde eğlenceli anlar da var, hüzünlü, adrenalinli anlar da. Herkesin hayatında bir yere dokunacağını düşündüğüm, hissettiğim bir hikâye. İzleyin derim. 8 Nisan'da sinemalarda!