'35 milyon penis, 35 milyon vajina, tek bir kafa'

Her biri ayrı tür mahalle baskısı altındaki hayali müşterileri için işler üreten bir grafik şirketi; 1997'den beri süren bir sanat projesi... Ve sonunda Extramücadele'nin ilk kişisel sergisi... 'Bunu Ben Yapmadım, Siz Yaptınız' bu ülkede vatandaş, evrende Türk olmak üzerine kafa yoruyor, sosyolojik fotoğraflardan müteşekkil aile albümümüzü açıyor
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinarbihter@gmail.com / Arşivi

 

 

Kolektif bir iş sananlar var. Değil, bir kişi... Kafasında ayırmış: Bir gailesiyle akan hayat var, bu bir mücadele demek. Diğer tarafta zahiri bir neden, kati bir zaruriyet yokken lüzum hissedilerek girişilen mücadeleler... Böyle bir ekstra mücadeleye girerken dinle devlet işlerini ayırdığı gibi, kendisini de ikiye bölmüş. Hayat gailesi cenahında reklamcılık yapan Memed Erdener; 1997’de Mimar Sinan Üniversitesi Grafik Bölümü’nden birincilikle mezun olurken doğan Extramücadele diğer yanda. İkisini aynı anda konuşmaya kalkınca tüyleri diken diken oluyor, misal heykelden konuşurken araya reklamcılık girerse cümle orada bitiyor.
Erdener, grafik tasarımın illa sermayeyle birlikte yaşamak zorunda olmadığını kanıtlamak niyetiyle hayali siparişlerle çalışan bir proje olarak tasarlamış Extramücadele’yi. Gözü sosyolojik fotoğraflar çeken bir makine gibi türlü anlar biriktiriyor. ‘Üniversiteye alınmayan türbanlı kız da, Kürtçe konuşması hoş karşılanmayan adam da, Avrupalılaşma hareketine karşı çıkan İslamcı da, İslamcının karşıdevrim arzusundan rahatsız olan ordu ve sol aydın da’ hayali isteklerine uygun işler tasarladığı hayali müşterileri. Kâr amacı gütmeyen sosyal amaçlı bir tasarım şirketi gibi... Kolektif bilinçaltını tarayan bir sondaj aleti, ‘birbirlerinin hayaleti olan parçalardan bir bütün, bir Frankenştayn yapan’ doktor Frankenştayn ya da...
1 dolar 9 lirayken 1970’te doğan, 20’lerinin başında, Deli dergisi vesilesiyle hayatının çizgiyle geçeceğini idrak eden Erdener’in şimdiye kadar işlerinin yer aldığı karma sergiler, Hafriyat sanat grubuyla birlikte işleri olmuştu. 22 Eylül-13 Kasım tarihlerinde İstanbul ’da Galeri NON’da açılacak olansa 10. Uluslarası İstanbul Bienali’nden sonra en kapsamlı buluşma, Extramücadele’nin ilk solo sergisi: ‘Extramücadele 2010: Bunu Ben Yapmadım, Siz Yaptınız’. Fotoğraf, resim, heykel, yazı ve türlü işaretin buluştuğu sergiyi takdim ederken sanatçı ‘Aklınızdan geçeni karşınızda görmeye hazır olun’ uyarısını iliştirmiş.
Her şeyin güllük gülistanlık gittiği inşaat sektörüyle değil, tabiatıyla başka şeylerle ilgilendiğini söylüyor. O başka şey de sıklıkla bu ülkede vatandaş, evrende Türk olmanın manası üzerine kafa yormak demek... Kutsallaştırılmış imge ve görüntüleri tekrar düşünmek üzere önümüze dökmek, erken dönem Cumhuriyet ezberlerini bugünün, her tür totaliterizmi kendi ikonografisinden sözlüye çekmek demek. Bir türbe olarak minareli Anıtkabir, kanatlı melek bir Atatürk , kafeste bir denizkızı olarak Abdullah Öcalan... Her birinden ayrıca hazzetmeyen, hazmedemeyen var. E, zaten bu da ekstra mücadele...
İsterdim ki, duş başlığından gibi yağmur indiği o gün galeride konuştuklarımızı okuyun. Allem ettim, kallem ettim, sorularıma yazılı cevap verme arzusundan vazgeçiremedim. Tam alamadığım cevaplar, aldıklarımdan fışkıran yeni sorular uzayda bir yerde duruyor.
Sergilenen işleriniz için seçtiğiniz başlık ‘Bunu Ben Yapmadım, Siz Yaptınız’. Oradaki ‘siz’ kimdir? Burada bir ihbar var mı?
Eller yukarı! Polis sandınız beni galiba. Sanatçıyım oysa ki. Bilseniz ihbar ne kadar uzak bizim oralara. Başlıktaki ‘SİZ’ ise tabii ki ‘BİZ’iz. Biliyor musunuz ki kabus gördüğü sırada ölen kişinin kabusu ölümden sonra, kişiden bağımsız olarak devam eder. İşte bu yüzden ortak toplumsal kabusumuzu fotoğraflıyorum elimdeki bana özel tek adet üretilmiş ve sosyolojik kareler çekebilen Türk malı fotoğraf makinemle. Ortak hayallerimiz üzerine düşünüyorum; sanatımda BEN yoktur, sadece BİZ. Kendi hayallerimi size göstermek istemem. Off, ne sıkıcı ve görgüsüzce olurdu düşünsene, kendinden bahseden bir adam daha... Bir de kendinden BİZ diye bahsedenler var ki, onlarla da karıştırmayın lütfen beni. Allah korumuş da kendimden de ismimden de kurtulmuşum vaktiyle. Evet, BEN yok fakat sizin hayalleriniz ve korkularınız ve tabularınız Extramücadele’nin top koşturduğu arsadır. Arsa deyince çocukluğuma gidiverdim birden. 70’li senelere... Biliyor musun GEÇMİŞ, yaşanan anın ardındaki olduğu gibi, tam da şu anın içinde de olan şeydir. GELECEK diye bir bölge ise tabii ki yok. Hurafe ve hayal ürünü. Mesela geleceğe dair plan yapıldığında ŞİMDİ’den uzaklaşılıyor. Zaten çoğunlukla anlamsızdır ŞİMDİ. Ya bir hatıraya ya da bir plana ihtiyaç duyar. Bir tepeciktir ŞİMDİ. Üzerinde durabilmek zor ama yine de bazılarımız için mümkün... Fakat aklımızdan bir düşünce dahi geçse, kalamayız o muhteşem ve anlamsız yerde. Duramayız ŞİMDİ’nin üzerinde. İşte bu yüzden sanatla uğraşıyorum ve emin olun, bunu ben değil siz yapıyorsunuz.
Seneler içinde biriken işlere baktığımızda, Extramücadele’nin kafasını en fazla kurcalayan şey Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak, vatandaşlıktan mülhem kimlik gibi. Kurucu felsefesinin inşasıyla, seneler içinde pratiği ve aşınmasıyla bu süreci benzer ulus devlet inşaatlarından ayıran bir yan görüyor musunuz? Sizi burada cezbeden yan ne?
Beni cezbeden ve kafamı kurcalayan şey başkalarının kafaları. Ya da benim ve sizin, hepimizin kafalarının hemhal oluşuyla vücut bulan o dev kafa. 70 milyon kafadan tek bir kafa yapmak isteği ilgimi bir çeken şey. Çok şairane ve romantik. 70 milyon vücut, 140 milyon kol ve 140 milyon bacak ve 35 milyon penis ve 35 milyon vajina ve fakat tek bir kafa. Bedenin en üst kısmında bulunur kafa ve ne yazık ki içinde binlerce fikir vardır. Unutmayınız ki bedenin üstü alt kısmından çok daha tedirgin edici ve bilinmez bir organizmadır. Devletin kafaya olan merakı benim de meraklanmama neden olmuştur. Çünkü devlet adamları fevkalbeşer (insanüstü) olmalıdır. Halka rağmen, halk için çalışmalıdır. Büyük adamların ölümünden ise hiç bahsedilemez. Acaba ölüler dirileri yönetebilirler mi? Sanat bir manivela olarak kullanılabilir mi? Ya da şöyle mi desek her sabah uyandığımızda: ‘Biz sana tapıyoruz! Varsın. Teksin. Yaratansın. Sana bağlanmayanlar utansın.’ Aylin Tekiner’in ‘Atatürk Heykelleri’ isimli kitabını okumanızı tavsiye ederim. Bilmeden senelerce beklediğim bir kitapmış.
Grafik tasarım temelli bir insan olarak bugünden bakınca Harf Devrimi’nden siz neler okuyorsunuz?
Uyuyor... Derinlerde... Kimsenin inmek ve görmek istemeyeceği binlerce berbat çukurda uyuyor tek başına. Harf Devrimi, 1928. Hepimizin, toplu bilinçaltımızın en dibi. Oradan öncesi yok. Karanlık. O karanlıktan biraz sonra ve devrimden biraz önce, ‘dil’i geçmişe ve geleceğe açılan köprülerle inşa edilmiş Ahmet Haşim’in ne güzel kitapları var. Ve o kitaplar Apple laptop’ın fontlarıyla tasarlanamıyor farkında mısın? Taşradaki tabelacının hâlâ benliğinde, hafızasının derin diplerinde olan, fakat laptop’ın fontlar menüsünde olmayan nedir? Belki de iki kuşak sonra, adımızın Latin harfleriyle yazılı olduğu mezar taşlarına bön bön bakacaklar gelecek kuşaklar.
Extramücadele’nin cisme geldiği 1997’de milliyetçi aidiyet, günlük faşizm, Cumhuriyet felsefesi ve bizatihi Atatürk üzerine bugünün cümleleri kurulmuyordu. Ekstra bir mücadele gerekiyordu herhangi bir düzeyde sorgulama için. Bugünden bakınca Türkiye, Cumhuriyeti’yle gerçekten hesaplaşıyor mu? Nasıl bir tarihsel döneme tanıklık ediyorsunuz sizce?
Ezbere İstiklal Marşı yarışmasını, Beyoğlu’nda bir Rum okulundaki Rum öğrenci Marina kazanmış, duymuş muydun? İl birinciliği yarışmasıysa 17 Şubat’taydı. Ne oldu kimbilir?
Referandum sonucu sizde yeni bir iş motivasyonu uyandırdı mı?
Şeyh Bedrettin şöyle diyor: “Gerçek, halka açıklanamaz. Açıklanırsa ya yollarını sapıtırlar ya da o gerçeği söyleyeni suçlarlar. GERÇEK ve HALK ayrı ayrı gözetilerek birbirlerine alıştırılabilirler. Ama herhalde halk gerçeğe alıştırılmalıdır.”
İşleriniz muhteviyatıyla harcıâlem zihniyette bir tepki doğuruyor. Ama etnik, dini, cinsiyetçi gerekçelerle çoğunluğun ezdiklerine dair bir iş, tam da o azınlığı mutlu etmediğinde nasıl hissediyorsunuz? Mesela ‘Türban Şoray’dan incinen başı kapalı bir genç kadın, ‘Azınlıklar için 18 Afiş’ten rencide olan bir Kürt, bir Ermeni... Böyle bir tepki aldığınızda, kendinizi yanlış anlaşılmış, hatta yalnız hissediyor musunuz?
Kim kendini yalnız hisseder? Bir işssiz mi, ben mi? Bir fakir mi, ben mi? İşsizlik seksi midir sence? Peki ya fakir birini görünce tahrik olur musun? Seksi bir işsiz ve fena halde kışkırtıcı bir fakir. İnsanın içini gıdıklayan bir psikolojik sorunlu ya da cüretkâr tavırlı bir sefil. Düvel-i Muazzama’nın dev ereksiyonla fışkırması için her sağanak yağmurda ölenlerin dere yataklarına yapılmış gecekondu mahalleleri yetmez.
Siz azınlık mısınız?
Azınlığım. Azım. Bir taneyim. Güzeller güzeli ve biricik. Aynı senin gibi. Aynı bizim gibi.
Memed Erdener’le Extramücadele arasındaki yedi fark nedir?
Ne yazık ki bahsettiğiniz kişiyi tanımıyorum.

Gelire göre düşen boktaki bakteri sayısı
Meramınızı anlattığınız metinde “Extramücadele’nin hiçbir politik düşüncesi yoktur. Taraf değildir. Olamaz” diyorsunuz. Memleketin grafik/çizgi/sanat âleminin en politik taraflarından biriyken, neden bir politik düşünceniz olmadığını vurgulamak istediniz? Politik düşünce sahibi olmamak sizin sözlüğünüzde ne manaya geliyor?
Sorunu futbolla cevaplamak istiyorum. Biliyorsun lig başladı. Fark ettin mi, büyük futbol takımlarının yenilgisi alt sınıfların erkeklerinde bile rahatlama değil aksine huzursuzluk yaratıyor. Güçlünün kaybetmesi her sınıf için, zengin ya da fakir fark etmiyor, ürkütücü. Neden acaba? Neden, çünkü efendim insanın g.tü başkalarının boklarıyla dolu. Başkalarının bokunu taşıyor insan. Kurtulmanın tek yolu başkası olmak. O zaman da BEN boka gidiyor. Hemen finans sektörüne geçiyorum. Ekonomi dergisinde okudum, ekonomik gelir arttıkça, ekonomik geliri artan kişilerin boklarındaki zararlı bakteri sayısı hızla düşüyormuş. Bir de üzerine bak, geçen gün bankada söylediler: “Zenginlerin boklarını tazeyken yiyen fakirlerin kredi kartı borçlarında ufak da olsa pozitif kıpırdanmalar fark edilmiş”. Enteresan değil mi?
Tayyip Erdoğan stili bir ‘Bitaraf-bertaraf’ aritmetiğine girmeyelim, ama kendi kelimelerinizle düpedüz ‘toplumsal baskı altındaki bütün topluluklar için işaretler tasarlarken’, tam da onların tarafındayken neden ‘tarafsız görünme’ gayretindesiniz? Hele bir de ‘Olamaz’ katiliğinde...
Tarafsızlık nedir acaba? Acaba sahici bir meclis olsa içinde esnaf, işçiler, işsizler, kadınlar, anarşistler, eşcinseller, travestiler, lümpenler ve umursamayanlar mı olurdu? Acaba yakışıklılar, fitler, baştan çıkarıcılar, güzeller, kendini baştan sona yenileyenler yeni işgal kuvvetleri mi?