75 yıllık sır kutusu açıldı

75 yıllık sır kutusu açıldı
75 yıllık sır kutusu açıldı
Nezahat Gündoğan'la Kazım Gündoğan'ın, Dersim harekâtı sırasında ailelerinden alınıp subaylara evlatlık verilen kayıp kızlardan Emoş Gülver'le yolculukları şimdi beyazperdede.
Haber: AYÇA ÖRER - ayca.orer@radikal.com.tr / Arşivi

“Bu kadınlar için katliam hiç bitmedi.” İki Tutam Saç-Dersim’in Kayıp Kızları çalışmasıyla resmi tarihte hiç anılmayan bir konuyu tartışmaya açan Nezahat Gündoğan ve Kazım Gündoğan, 150’den fazla kadının hikâyesini dinledikten sonra bu cümleyi kuruyor. ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ Dersim harekâtı sırasında ailesini kaybeden ve bir merkezde toplanarak asimile edilmek üzere subaylara evlatlık verilen kızların hikâyesi. Daha önce bu çalışmayı, yine bir belgesel ve kitapla buluşturan çift, şimdi bu kadınlardan Emoş Gülver’le yaptıkları yolculuğu ‘Hay Way Zaman ’ adıyla filme çekti.
Şimdi 80’lerini süren Emoş Gülver bütün ailesini kaybettiği köyüne 74 yıl sonra bu yolculukla dönüyor. Gidene kadar bölük pörçük anlattığı hatıralar, köyüne gidince canlanmış, şimdi artık olmayan evinin yerini bile bulmuş. Bu yolculuğu Nezahat Gündoğan anlatıyor:
“Emoş Gülver’le kitaptan sonra geçmişe bir yolculuk yaptık. 74 yıl sonra kızıyla beraber bu yolculuğu gerçekleştirdik. ‘Yaşanan travmalar gelecek nesillere nasıl aktarılıyor?’ sorusunun cevabıdır Emoş Gülver ve kızının öyküsü. İşlediğimiz hafıza ve bellek teması da Emoş’un köklerinin olduğu topraklara gittiğimizde başka türlü canlandı. İyice altlara atılmış, unutturulmak istenmiş bir geçmişle karşılaştık. Filmdeki kadar sakin işlemedi süreç.”

Biz de isyan sanıyorduk

Ekip bu çalışmaya yedi yıldır hazırlanıyor ama kadınları bulmak, konuşmaya ikna etmek, sonrasında bu yolculuğu onlarla yapmak en çok zorlayan konu olmuş. Kazım Gündoğan bu zorlukları şöyle özetliyor:
“İlk görüşmelerde bu röportajları da vermeyi kabul etmiyorlardı. Kilitlenen bir geçmişin açılması o kadar kolay değil. 75 yıl boyunca kapalı kalmıştı. Bunun yeniden açılmasının onlar için ne kadar ağır bir travma olduğunu da görüyoruz. Bu konuyu çocuklar ve kadınlar üzerinden işlememizin başka bir etkisi oldu. En milliyetçiler bile bu filmi izlediklerinde ‘Çocuklara da bu yapılmaz ki’ dedi. Dersim meselesi konuşulurken bunun bir devlet politikası olduğu ve sistemli bir uygulama yapıldığı ortaya çıktı. Soykırım kriterlerinden birisi de çocukların asimile edilmesi; fark ettik ki, bu kriter de Dersim’de var. 2005 yılında biz de Dersim’de yaşananları isyan olarak biliyorduk. 2007’ye geldiğimizde röportaj yaptığımız yüz kişiden 90’ı ‘Biz isyan etmedik, siz yanlış biliyorsunuz’ deyince, bu konuyu deşmeye başladık. Bu yalnız resmi ideolojinin değil, solun da algısıydı.”
Kızlara ulaşmaları zor olmuş. İlk zamanlar “O kadar kıymetli insan öldü ki, çocuklar da o arada kayboldu gitti” diyen bir bakışla karşılaşmışlar. Bu konuyu deştikçe, ortaya şimdiki manzara çıkıyor. Bu arada karşılaştıkları en önemli diğer sorun tanıkların yaşlanması ve çoğunun hayatını kaybetmesi:
“Emoş Gülver’i bu sene Dersim’e götüremezdik. Şimdi gidip röportaj yapılacak durumda çok az insan kaldı. Karar verdiklerinde zaten biz hazırlıklı olduğumuz için hemen harekete geçtik. Bir haftada yola çıktık. Zaman kısıtlı olduğu için biz çalışmamızı hazırlamıştık.”

Kimsesizler mezarlığındaki Fecire Hanım

Yaklaşık 30 ilde süren çalışmada, 150’den fazla kadına ulaşılmış. Kadınların ortak özelliği ne gittikleri ailede, ne de Dersim’de kabul görmüş olmaları. Çoğu çocuklarından bile geçmişini saklamış. Konuşanların yaşadığı sarsıntı sadece kendilerini değil, ailelerini de etkiliyor. 70 yıllık bir sır, bütün taraflar için travmatik: “Bu işin başında insanların peşinde koşuyorduk, o kadar büyük bir korku vardı ki. Sonrası bir ilmeğin sökülmesi gibi geldi. Meşruluk oluşmasıyla beraber onlar bizi bulmaya başladı. Bunların konuşmasıyla beraber ailelerinde sarsıntı yaşandı. Bir teyze, ‘Şimdiye kadar biz çocuklarımıza bile duyurmadık ama artık dünya duysun’ demişti. Görüştüklerimizin hemen hepsinde çocuklar evlat edinilmek için alınmamış. Ev içinde hizmet amacıyla alınan ve asimile etmeyi hedefleyen bir politika. Ya subaylara ya cumhuriyetle bütünleşmiş eşrafa veriliyor. Çoğunda üst boyutta bir minnet duygusu var. ‘Ben yaşamayacaktım ya da namusuma halel gelecekti’ diye düşünüyorlar.”
Kazım Gündoğan’ın anlattığı Fecire Hanım’ın hikâyesi bu arada kalmışlık haline bir örnek: “Fecire Teyze’nin annesi-babası Dersim’deydi. 10 yaşlarında götürülmüş. Çalışıyor, işe giriyor. Köklerini unutmadığı için 1970’lerde annesini babasını buluyor. Köyüne geldiğinde onun kıyafetlerini görünce ‘Tirk’ (Zazaca asimile olmuş insanlara verilen isim) olmuş diyorlar. Babası en son ‘Burada kalacaksan bu şehirli kıyafeti değiştireceksin’ diyor. Fecire Teyze kalmak için oraya gittiği halde, o çelişkiyle başa çıkamadığı için geri dönüyor. Büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor ve bir daha çok ilişki kurmuyor. Kimsesiz öldü. Çok buluşmak istedik. Onu götüren subayın kızına adamıştı kendini. Sonra duyduk ki kimsesizler mezarlığına gömüldü.”
Nezahat Gündoğan, “Bu kadınların durumları tam bir açmaz. Onlar için katliam hiç bitmiyor. Ne biyolojik ailesi ne büyüdüğü aile onları tam olarak kendilerinden görüyor” diyor. Filmde hikâyesi anlatılan Emoş Gülver de bu açmazı yaşayanlardan. Kızı en başta görüntü vermezken, filmin bitimiyle hem ses kayıtlarının kullanılmasına hem jenerikte adının yazılmasına izin vermiş. Film yalnızca yaşananları kayıt altına almıyor, bir iyileşme sürecinin de bizzat tanığı.