Ada sahillerinde sizi bir sergi bekliyor

Ada sahillerinde sizi bir sergi bekliyor
Ada sahillerinde sizi bir sergi bekliyor

Akçura sergide, ada tarihinin en ilginç dönemi olarak gördüğü 1930-1960 arasına odaklanmış.

Adalar Müzesi'nin ilk müjdesi kendinden önce geldi. Gökhan Akçura küratörlüğünde bugün açılan 'Ada Sahillerinde Bekliyorum' sergisiyle yeme içmeden gezmeye, dedikodudan flörte ada adabı karşınızda...

10 Eylül’de Aya Nikola Hangar’da açılacak olan İstanbul’un ilk çağdaş kent müzesi Adalar Müzesi kapsamında, bugün Büyükada’da iki sergi açılıyor. Sergilerden biri olan ve adanın ulaşım araçlarından otellerine, lokantalarından plajlarına yaşam stilini anlatan ‘Ada Sahillerinde Bekliyorum’un küratörü Gökhan Akçura’yla Adalar’ı konuştuk.

Ada deyince akla ilk ne geliyor?
Anadolu Kulübü ki oraya girmek kolay değildir, ben hayatımda bir kere girdim. Yörükali Plajı, o da maalesef artık çok kötü olmuş, yerlere plastik yeşil halı sermişler. Balık restoranları, Aya Yorgi, vapurlar...

Nasıl başladı bu proje? Neden Adalar’ın bir müzesi olsun istendi?
‘Ada Sahillerinde Bekliyorum’, 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti kapsamında hazırlanan Adalar Müzesi projesine ait bir sergi. Müze projesi aslında Adalar Vakfı ile Adalar Belediyesi tarafından 2008 yılında başlatıldı. O zaman İstanbul Büyükşehir Belediyesi de Kadıyoran yokuşundaki, adanın artık kullanılmayan, en eski yapılarından biri olan Ada İlkokulu’nu bu işe tahsis etti. Hemen bir kürasyon grubu kuruldu. Fakat İBB, bir süre sonra tahsisi kaldırdı ve orayı özürlü eğitim merkezi yapmak üzere Milli Eğitim Bakanlığı ’na verdi. Bir anda binasız kaldık. Yeni bir bina bulunana kadar Aya Nikola bölgesindeki eski bir helikopter hangarını depo müze olarak kullanmaya karar verdik. Bu sırada, müze açılana kadar da Çınar Meydanı’nda hazırladığımız sergileri göstermeye karar verdik. 

Araştırmalar sırasında ilginç hikâyelerle karşılaştınız mı? Adalar’ın İstanbul için önemi neymiş?
Araştırmalarım sırasında gördüm ki ada tarihinin en ilginç dönemi, 1930’larla 60’lar arasındaki zaman dilimi. Çünkü o zaman Adaları Güzelleştirme Cemiyeti kurulmuş. Bu cemiyet adadaki bütün kalburüstü isimlerin, İstanbul Valiliği’nin destek verdiği bir dernek. O dönem AKAY isimli bir vapur şirketi var (Adalar-Kadıköy-Yalova), onunla anlaşıyorlar, seferleri çoğaltıyorlar. Yörükali Plajı’nı güzelleştiriyorlar. Sıradan bir plajken asri bir plaj oluyor. Fayton sürücülerini özel ve tek tip giysilere sokuyorlar. Otel tarifelerinden yemek listelerine kadar her şeyi kontrol ediyorlar Adalar’ı nasıl güzelleştiririz diye. O döneme dair broşürler bulduk, gazetelerdeki havadisleri araştırdık. Geniş bir malzemeyi taramaya başladık. Benim kendi koleksiyonum yanında, sırf bu işe yönelik olarak müzayede takip ettik, eskiciler, kitaplıklar gezdik. Bunun yanı sıra çok yoğun bağış aldık. Bu işe gönül veren adalılar koleksiyonlarını bize açtı. Çok özel fotoğraflar, belgeler bulduk. Serginin tasarımcısı Sadık Karamustafa ile birlikte oturduk, bunları tanzim ettik. Hangilerini kullanacağımızı seçtik. Bir gün bir müzayedede AKAY’ın köprüde bulunan bilet gişesinin, o güne kadar hiç görmediğim bir kartpostalına rastladım. Ben kolayca alırım diye düşünürken fiyat yükseldikçe yükseldi. Sonunda dayanamadım, adamın yanına gittim, “Beyefendi, siz ne yapacaksınız bunu, yükseltip durmayın lütfen” dedim. O da Heybeliada koleksiyoncusuymuş. “Ben alayım, isterseniz sonra size veririm” dedim, kabul etti. 

Fotoğraflar, broşürler dışında neler var sergide? Mesela videolar da var mı?
Evet, iki tür hareketli görüntümüz var. Biri bu panolarda yer alan kısa video klipler. Bir tanesi 1932 yılında Muhsin Ertuğrul’un yönettiği ‘Söz Bir Allah Bir’ filminin giriş sahnesi. Film, Ada İskelesi’nde revü kızlarının dansıyla açılıyor. Bir buçuk dakikalık bir görüntü. Ada içi ulaşım bölümündeyse 1960’lı yıllarda Orhan Günşıray’la Aliki Vuyuklaki’nin başrollerini paylaştığı bir film var, ‘Sıralardaki Heyecanlar’ diye. Orada bir faytonla ada turu sahnesi var. Arka tarafta iki çalgıcı çocuk çalıyor, Aliki de şarkı söylüyor. Onu aldık. Eğlence bölümüneyse Semiha Berksoy’un 1990’lı yıllarda yapılmış bir Semiha Berksoy gecesinde söylediği Adalar Revüsü’ndeki ‘Büyükada’ şarkısını aldık. 

İstanbul’un Adalar tarihine bakmak aynı zamanda kentin gayrimüslim tarihine de bakmak demek. Sergide buna dair bir şeyler görüyor muyuz? Rum yemeklerinin yanında 6-7 Eylül yüzünden göç edenlerden kalan boş evlerin de fotoğrafları var mı mesela?
Bunu bizim sergide göremeyiz ama müze açılınca tabii ki göreceğiz. Özellikle Büyükada, Cumhuriyet tarihinden önce tamamen Rum nüfusun yaşadığı bir yer. Ancak zamanla nüfus azalmış, şu an belki 100-150 Rum vardır Adalar’da. Benim sergimde özellikle 1930’la 1960 arasını seçmemin sebebi, tam da bütün bunları kapsayan yıllar olması. O yıllarda nüfus çok kozmopolit. Adanın en kalabalık, canlı dönemleri. Hem Cumhuriyet öncesi haline gönderme yapan hem de Cumhuriyet’le gelen değişimi gösteren bir dönem olduğu için özellikle seçtim.

Sergi tanıtımında ‘Adada ne yenir, ne içilir, nasıl gezilir’ gibi başlıklar yanında ‘Nasıl dedikodu yapılır?’ diye de bir başlık vardı. Adada dedikodunun diğer yerlerden farkı ne ki?
Adanın yayın organlarını topladık ve gördük ki bu gazetelerin temel özelliği dedikodu. Tabii biraz insanların sadece keyifli anlar yaşamak istedikleri, şehrin stresini atıp sınırsızca eğlendikleri bir yer. Kim kiminle flört etti, kim kiminle dans etti, kim hangi güzellik yarışmasını kazandı gibi haberleri okumak istiyorlar orada. 1950’li yıllarda Ayla Algan gençlik güzeli seçilmiş mesela, onu koyduk sergiye. Başka güzeller var, disko haberleri var, onları koyduk. 

Ada deyince akla Büyükada geliyor hemen, diğerleri neden geri planda kalmış?
Büyükada’nın nüfusu fazla bir kere. Her zaman en nüfuzlu, en zengin isimler orada yaşamış, en eski aileler orada. Heybeliada’da Bahriye Okulu’nun olması, onu biraz o askeri düzenden dolayı sanırım farklı bir yerde tutmuş. En mütevazı ada diyebiliriz. Ama oranın da hem Bahriye Okulu hem de sanatoryum yüzünden başka türlü hikâyeleri var. Hastaların aileleri için yapılmış oteller falan... Onu müzede daha ayrıntılı göreceğiz ama bu sergideki şenlikli havaya pek gelmezdi. 

Adalar’ın edebiyata yansımasını görüyor muyuz bu sergide?
O çok kapsamlı bir konu ve başka bir sergi olacak şekilde üzerinde çalışıyoruz. Belki gelecek yıla hazır olur. 

Sizin araştırdığınız dönemle bugün arasındaki en temel farklar neler?
Adada artık şöyle bir ikilem var. Orada oturanlar sessiz sakin diye tercih ediyor, günübirlik gelenlerse eğlenmek ve gürültü çıkarmak için. Bu büyük bir çatışma. O insanların çoğu yaşlı ve evleri burası. Hafta sonları dışarı çıkmadıklarını söyleyeyim. Çünkü çoğunun eve dönebilmesi için faytona ihtiyacı var ve o faytonlarda hafta sonları maalesef yer yok. Bu tabii, başka araştırmaların konusu. 

Peki bütün bu araştırmalar sonrasında, Adalar’da ne yenir?
Adada balık yenir. Şimdi kalmadı ama ada demek Rum mutfağı demektir. Rum mutfağını bilen ustaların yaptığı geleneksel lezzetler yenir.

Ne içilir?
Rakı. Bütün o sahildeki balık restoranlarının da gösterdiği şekilde. Ama tabii isteyen istediğini içsin canım.

Ne giyilir?
Eskisini soruyorsan adada şık giyinilir. Benim adadaki ev sahiplerim Rum, en eskilerden, Koço Kalfa diye geçen senelerde 102 yaşında ölen bir inşaat ustasının oğluyla kızının sahip olduğu bir evde oturuyorum. Onların anlattığı temel şey şu: “Biz eskiden aşağı inerken nasıl güzel giyinirdik, kordon boyu dolaşırken parfüm kokardı her yer.” Eskiden müthiş bir özen varmış. Belli ölçüde varlıklı bir toplum tabii. Ayrıca onlar sadece yazın değil kışın da orada yaşıyor. Eğlenceye inerken, kiliseye giderken, plaja giderken hep özenliler.

‘Ada tarihi eşeklerin sırtında yükselmiş’
“Sergi için malzeme toplarken gördük ki gelen aile fotoğraflarının çoğu eşekli. Ama şimdi bakıyoruz, Büyükada dışında Adalar’da eşek kalmamış. Orada da Aya Yorgi’ye çıkışta kullanılan sekiz-on eşek kalmış. Ben kendimi birden adanın eşeklerini araştırırken buldum.
O dönem tıpkı bugünkü faytonlar gibi eşek turları olduğunu öğrendim. 1930’lu, 40’lı yıllarda ada dergilerinde yapılmış röportajların hemen hepsinde iki eşeğin yanında iki güzel kız var. Şu anki bulunan fayton alanının hemen arkasında bir eşek alanı varmış. Bunun da
ayrı tarifesi var. O zavallı küçücük eşeklerle büyük tur-küçük tur yapıyorlarmış. Sadece tur değil Adalar’daki inşaatlar onların sayesinde yapılmış. Sular eşeklerin sırtında taşınıyormuş, seyyar satıcılar eşeklerle geziyormuş. Yani ada tarihi aslında eşeklerin sırtında yükselmiş. O yıllarda ada eşekçileriyle yapılmış röportajlar çok moda mesela. Hikmet Feridun, ‘Eşekçiler ne kadar şanslı. Eşeklere hep güzel kadınlar biniyor’ diye yazmış. Ama dönüp eşekçi röportajlarına bakıyorsunuz, adam, ‘Ne münasebet beyim!
Eşeğe binmek isteyen kadınlardan bıktık. Düşerler, binemezler, eşeğe nasıl binilir bilmezler ama heveslenirler, uğraş dur.
Kadınlardan şikâyetçiyiz!’ diyor.