Adı Yasmine... Lübnanlı, yakında çok ünlü olacak!

Adı Yasmine... Lübnanlı, yakında çok ünlü olacak!
Adı Yasmine... Lübnanlı, yakında çok ünlü olacak!
Filmekimi'nde gösterilen Jim Jarmusch filminde bu sözlerle sunuluyor Jasmine Hamdan. Elektronik müziğe Arap hassasiyetini mükemmel şekilde yerleştiren Hamdan, yarın akşam Salon İKSV'de sahneye çıkacak. Radikal'in sorularını yanıtlayan Hamdan, anne tarafından Türkiyeli çıktı!
Haber: SARP DAKNİ / Arşivi

Hipnotize edici androjen tanrıça Tilda Swinton’dan gözümü alabildiğim kadar izleyebildim Jim Jarmusch’un son filmi ‘Sadece Âşıklar Hayatta Kalır’ı... Aslında gözüm film boyunca Yasmine Hamdan’ı da aradı, neyse ki muradıma son dakikalarda kavuştum. Tanger sokaklarına konumlanmış lokal bir barda olanca seksapeli ile boy gösteren, hiç konuşmasa da şarkısını baştan sona söyleyen Yasmine için başroldeki Swinton ve Tom Hiddleston arasında ilginç bir diyalog geçiyor. Vampir Adam sevgilisi Eve’e bu ‘muhteşem şarkı söyleyen kuş’un kim olduğunu sorduğunda, Eve “Adı Yasmine... Lübnanlı, yakında çok ünlü olacak” cevabını veriyor. Kansızlık Eve’in başına vurmuş olsa gerek, Yasmine kalbimizi fethedeli aylar oldu... Üstelik şimdi de İstanbul konserinin hemen öncesinde merak dolu sorularımızı yanıtladı.

Daha konuşmanın başında sıradan bir kompliman olarak algılamanı hiç istemem, ama bu söyleyeceklerimin hepsi gerçek! Sadece güzel değil aynı zamanda çok yetenekli ve bir o kadar ‘cool’sun. Kendi şarkılarını yazıp söylüyorsun, erkek müzisyenlerden oluşan bir ekibi yönetiyorsun ve dahası elektronik müziğe Arap hassasiyetini mükemmel bir şekilde yerleştirebiliyorsun. Tüm bunları aynı anda nasıl başarıyorsun?
Teşekkür ederim. Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Sanırım müzik beni büyütüp, güçlendiriyor ve kurtulmak için mücadele ettiğim sınırlarımdan kurtarıyor. Kendimi yalnız hissettiğimde de bana eşlik eden bir arkadaşa dönüşüyor. Açıkçası bu son derece ilginç bir oyun alanı. Şarkı yazmak ve söylemek son derece özgürleştirici bir eylem. İşte tüm bunlar beni çok daha mutlu biri yapıyor.

Ekonomik ve sosyal kıyametlerin aynı anda yaşandığı bir dönemdeyiz. Tüm bu karmaşa içinde yaptığın müziği göz önüne alarak kendini nereye/nasıl konumlandırıyorsun?
Müziğin en iyi yanı, sana kendini öğretmesi ama en çok dünya ile kurduğun ilişkiyi güçlendirmesi diyebilirim. Şarkılarımı belli bir kesime ya da spesifik bir coğrafyaya söylemek niyetinde değilim. Kendime benzeyen, beni yansıtan şeyler yapmaya çalışıyorum. Geleneksel Arap müziği köklerimi seviyorum, ama diğer yandan oldukça karışık bir gerçeklik içinde yaşıyorum. Çalışmalarım çok farklı şeylerden ilham alıyor ve kendi kültürümle olan ilişkim, çelişkiler ve eklentiler sayesinde evrimleşiyor.

Peki bu doğrultuda Beyrut, seni ve müziğini nasıl etkiliyor?
Arap dünyası içinde yer alan halkımla aramda son derece güçlü bir bağ var. Beyrut ile aramdaki özel ilişki gerçekten ilham verici...

Daha önce Madonna’nın ‘Music’ ve ‘American Life’ albümlerinde direksiyonda olan elektronik tanrısı Mirwais ile çalıştın. Seni müzikal anlamda ona çeken neydi?
Mirwais ile yaşadığım müzikal deneyim fazlasıyla yoğundu. İki farklı dünyanın çarpışması gibi... Ondan çok şey öğrendim. Fazla aşina olmadığım ve zaman zaman alışmakta güçlük çektiğim bir dönemdi. Ama her ikimiz de yeni tekniklere açık insanlardık. Ortak zevklerimizi, yeni referanslar ve çapraz eşleştirme kullanarak bütünleştirdik. Doğruyu söylemek gerekirse, Mirwais gözlerimi kocaman ve yepyeni bir dünyaya açmama sebep oldu. Keşfetmenin hazzını bütünüyle yaşadığım yepyeni müzikler ve çözülmesi gereken kodlar... Bu sürecin kariyerim için önemli bir adım olduğunu düşünüyorum.


Yani onunla tekrar çalışacaksın diyebilir miyiz?

Kesinlikle.

Biraz da ‘CocoRosie’ döneminden söz edelim mi?
Dünya tatlısı iki kız kardeş... Onları gerçekten çok seviyorum. Birlikte çalıştığımız günler eğlenceli olduğu kadar ilham vericiydi.

Olağanüstü vokal tekniğinin yanında, güçlü bir şarkı yazarı olmanın avantajını taşıyorsun. İlhamını nerelerden ya da nelerden alıyorsun?
Doğruyu söylemek gerekirse, sadece Arapça şarkı söylediğimde kendimi müziğin içinde ve ona adamış hissediyorum. Arapça şarkı söylemek gerek politik gerekse sanatsal olarak bana doğru geliyor, bunun hayat hikâyemle de bütünleşmesi hoşuma gidiyor. Gittiğim her yerde yeni ve farklı müzikler dinlemeyi severim. Eğer dinlediğim şey bana dokunuyorsa, bana ilham veriyor demektir. Eski ve geleneksel Arap müziği ile yakın ve özel bir ilişkim var. Eski plakları keşfedip, koleksiyonuma katıyorum. Bunu neredeyse bir ayin havasında yaptığımı söyleyebilirim. Dinleyerek öğrenmenin önemini uzun yıllar önce kavradım. Özellikle de sanatsal ve entelektüel anlamda...

Bütün deneyimlerinden sonra kendini nasıl görüyorsun? Bir Beyrut kızı mısın yoksa bir Parisli mi?
Sınırlarım bu anlamda keskin ve kolay açıklanabilir değil. Kendimi nasıl rahat hissediyorsam öyleyim. Geçmişinden gelen ve seni etkileyen şeylerle mutlu olabilir ve onları daha da büyütebilirsin ama bunu yaparken yine de uyumsuzluklarla arana bir sınır koymak mümkün. Bir yere ait olma zorunluluğu ve keskin bir rahatlık hissi olmadan hayatın içinde yolunu bulabilirsin de... Tek bir yere ait olmama hissi de yeri geldiğinde zorlaşıp, yalnız hissettirebiliyor. Yine de sonuçta hâlâ özgürsün! Bence doğru olan tek bir ülkenin değil tüm dünyanın vatandaşı olabilmek.

Solo kariyerin başlamadan önce Soapkills adlı bir grubun vardı. Albümleriniz punk dokulu ve oldukça saf çalışmalardı. Derken ‘Ya Nass’ albümün uluslararası arenada patladı. Müzikte coğrafi sınırları tamamen ortadan kaldırmayı başaran isimlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Punk, pop, rock, hip-hop, elektronik ve elbette Arap ezgileri...
Soapkills benim için bir başlangıçtı ve oldukça vahşi bir projeydi. Lübnan’daydık. Savaş sona ermişti ve her şey karmakarışıktı. Son albümüm ‘Ya Nass’ ise bütünüyle önceki müzikal maceralarıma dayanıyor. Bu albümde Marc Collin (Nouvelle Vague) ile çalıştım. Müthiş bir deneyimdi. Başlangıçta bu albüm için belli bir formülümüz ya da stratejimiz yoktu. Her şey bütünüyle doğaçlama oluştu.


‘Nediya’yı Deezer aracılığı ile ilk kez dinlediğimde tepeden tırnağa etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Sözlerini anlamasam da... Şarkıların neler anlatıyor?
Her şarkım kendi hikâyesine sahip. Fanteziler, tutkular, hayal kırıklıkları, biraz mizah ve paranoyalar... Şarkılarımı yazarken her zaman kendi yaşam deneyimlerimi baz alırım. Bu süreçte kendimi rüya görüyormuş gibi hissetmeyi seviyorum. Galiba en önemli ve öncelikli kuralım bu. Karanlıkta el yordamıyla topladığım fikirler sayesinde yavaş yavaş doğru yolu buluyorum. Kelimelerle, fikirlerle ve melodilerle oynamayı severim. Birden fazla lehçeye hâkim olmanın avantajını da kullandığımı itiraf etmeliyim. Yazdığım şarkıya hangisi uyuyorsa onu seçiyorum. Farklı lehçeler üzerine şarkı yazmanın diğer iyi tarafı da farklı bakış açıları ve çağrışımları yakalayabiliyor olmak.

Jim Jarmusch’un son filmi ‘Sadece Âşıklar Hayatta Kalır’ın kapanışını harika bir şarkıyla ve nefes kesici bir canlı performansla yapıyorsun. Gerçek bir Jarmusch hayranı olduğunu söyleyebilir misin?
Kesinlikle, evet!
Şarkılarının filmde kullanılacağını ve dahası senin de filmde konuk oyuncu olarak yer alacağını nasıl öğrendin?
Jim ile bir film festivalinde tanıştık. Konserime geldi ve daha sonra filminde benim için özel bir sahne yazdı. Bana filmin senaryosunu verdi ve onu okuduktan sonra yeni bir şarkı yazıp filmde seslendirmemi istedi. Ben de ‘Ya Nass’ albümüne de koyduğumuz ‘Hal’ı yazdım. Bu sahne gerçekten yerel halkın katılımıyla Tanger’de gerçekleşti. Açıkçası onunla çalışabilmiş olmak çok gurur verici.

Son zamanlarda keşfettiğin yeni müzisyenler var mı?
Sevdiğim müzisyenlerin büyük bölümü ne yazık ki çoktan hayatını kaybetti... Galiba hızla yaşlanıyorum!

İstanbul sana ne hissettiriyor?
Annemin ailesi Türkiye’den geliyor, hatta ona bir Türk ismi vermişler. Belki de bu yüzden İstanbul’a kendimi hep yakın hissettim. Bu şehrin sürekli genç ve dinamik bir enerjisi var.