Adım adım Nişantaşı

Bugünlerde Nişantaşı'na yolunuz düşer de, havada tellere asılı bisikletler, karşıdan karşıya geçmeye çalışan penguenler ya da balıklara özel bir üst geçit görürseniz şaşırmayın.
Haber: MELİS ÇELEBİ / Arşivi

Bugünlerde Nişantaşı'na yolunuz düşer de, havada tellere asılı bisikletler, karşıdan karşıya geçmeye çalışan penguenler ya da balıklara özel bir üst geçit görürseniz şaşırmayın. Bunlar 29 Eylül'den 28 Ekim'e kadar bu semti süsleyecek olan İstanbul Yaya Sergileri 1'in bir parçası. Sanatı kapalı mekânlardan çıkarıp sokaktaki insana açan sergi, Türkiye'deki türünün ilk örneği. 1994-2000 yılları arasında Uluslararası İstanbul Bienali'nin de yönetmenliğini yapan, serginin küratörü Fulya Erdemci, "Keşke dünyada bu tarz bir sergiyi ilk yapan ben olsaydım ama maalesef değilim," diyor. Erdemci, dünyada olmasa da Türkiye'de bu çapta bir projeye imza atan ilk bağımsız küratör. Bağımsız Film Festivali !F İstanbul'dan sonra, Yaya Sergileri de İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın etkinliklerine alternatif sayılabilir. Şişli Belediyesi'nin katkılarıyla gerçekleştirilen etkinlikte ilk defa bir belediye bu denli aktif bir rol üstleniyor.
10 yılda bir gerçekleştirilen; mekâna, sokağa ve kente dair işler barındıran Münster Heykel Bienali ya da Utrecht'te düzenlenen Panaroma 2000, bu serginin dünyadaki diğer örnekleri. 38 mimar, sanatçı ve tasarımcının katıldığı, 46 projenin sergilendiği etkinlik, yayayı, yayanın hareketini ve hızını temel alıyor.
Bu sergiyi gerçekleştirmek çok kolay olmamış. En büyük zorluklardan biri, sergi bütçesinin çok kısıtlı olması. Erdemci, "'İyi sanat yapmak için illa ki çok para lazım,' diye bir şey yok," diyor ama diğer taraftan da kent ölçeğine çıkıldığında, serginin boyutu büyüdüğü için iyi bir bütçeye de gereksinildiği kanısında. Yaya Sergileri 1'in 100 bin dolarlık bütçesi ancak bir kapalı mekân sergisininki kadar. Sergide çalışan herkes, kendi çapında bir sponsor. Kimse bu işten ticari bir amaç gütmüyor.
Sokak sergisinin diğer bir zorluğu da her türlü hava koşuluna açık olması. Kurulma aşamasında serginin prodüktörü olan Kolektif ekibi "Yağmur ha yağdı, ha yağacak," diye yürekleri ağızlarında çalıştılar.
Sergideki çalışmaları yerleştirecekleri mekânlarla ilgili sorunlar da olmuş tabii. Başvurdukları birçok yerden "Bizim buraya yapmayın, başka bir yere yapın," cevabını alınca biraz da moralleri bozulmuş. Türklerin hiç yemedikleri bir şeyi tatmak istemeyen bir millet olduğunu düşünen Erdemci, halk bu serginin tadını aldıktan sonra, ikincisinde ekip olarak çok rahat edeceklerini söylüyor.
Sanatçıları seçerken bir platform oluşturmak isteyen Erdemci, "Kente dair, duruma dair söyleyecek sözü olan ya da bu konuda çalışan sanatçıları bir araya getirmek istedim," diyor.
Neden Nişantaşı?
Aynen New York'un Amerika'nın genelini yansıtmadığı gibi, İstanbul da Türkiye'yi tam olarak anlatmıyor. Burası da, Tokyo ya da New York gibi hızla değişen, bulunduğu coğrafyanın ve ulusal belleklerin ötesine geçen bir şehir. İşte Nişantaşı, tamamen olmasa da bir anlamda Türkiye gerçeğini önümüze koyuyor. Eskiden elit kesimin ve eğitim aristokrasisinin yaşadığı, sanatın, galerilerin bulunduğu bir merkez olsa da, bundan beş yıl önce Nişantaşı'nda bariz bir düşüş yaşandı. Ancak son yıllarda semt canlanıp ayaklandı. Burada bir yandan kalburüstü yaşam tarzı sürerken; bir yandan da Nişantaşı'nın eteklerinde İstanbul'un ilk gecekondularına ev sahipliği yapan Teneke Mahallesi yatıyor. Bu semtin Yaya Sergileri'nin başlangıç noktası olması biraz da bu yüzden. Burası alışveriş olanakları, okulları, hastaneleri, otelleri, kafeleri ve yeşil alanlarıyla modern kentleşmeye örnek teşkil ederken, Teneke Mahallesi'yle de madalyonun diğer
yüzünü gösteriyor.



Leyla Gedİz Terakki 2000
Gediz, duvara monte ettiği resminde YTP'nin sonradan değiştirilen logosunu kullanmış. Bu logoda, kızını kolları arasına alıp tek bir yönü gösteren baba göze çarpıyor. Gediz bu çalışmasıyla okullardaki tek yönlü eğitim sistemini sorguluyor. Bu logoyu farklı açılarla kullanarak bu tek yönlülüğü kırıyor.


CANAN TOLON - Kendi Düşen Ağlamaz
'Kendi Düşen Ağlamaz' yazısına Nişantaşı kaldırımlarında sekiz farklı noktada rastlayabilirsiniz. Nişantaşı gibi elit bir semtte bile kaldırımlarda yürüme zorluğu ve riski yaratan çukurlar ve bombeler varsa, "Kendi düşen ağlamaz," diyor Tolon.


DERİN VE AZİZ SARIYER - Ağaçlar
Balıklar için üst geçit ve ağaçlar için elbise gibi alternatif projeler kentin sadece insanların değil, aynı zamanda kenti kullanan diğer canlıların da yaşama mekânı olduğuna dikkat çekiyor. Bu proje kapsamında giydirilen çınarlar 100 -150 yaşında. Sanatçılar kesilen, yanlarından yol ya da elektrik telleri geçirilen ve kökleri kuruyan bu ağaçlara insani bir form vererek onları bireyleştirip, onlara dikkat çekmeyi hedefliyorlar.


EBRU ÖZSEÇEN - Kısmet
Kısmet, içinde yaşadığımız postmodern hayatla küreselleşmeyi bir araya getiriyor. Sanatçı, 16. yüzyılda Fransa'da bir kontesin kullandığı fildişi bir oyun objesinden yola çıkıyor, bu objeyi değiştiriyor, altına bir parça ekliyor ve Nişantaşı'nın köşebaşlarını mesken tutan çingenelerin eline veriyor. 12 çingene, Cuma günleri 14:30 - 19:30 saatleri arasında Hugo Boss, Bahar Pastanesi ya da Arçelik bayii gibi insanların hayal kurduğu yerlerin önünde bekliyorlar ve baklalarla fal bakıyorlar.


ARHAN KAYAR Bisikletler Kaçtı
Kayar, varolan kentsel düzeni neşeli bir şekilde eleştiriyor. İstanbul'da bisiklet yolu olmadığı için sanatçı, bisikletler için alternatif bir hava yolu yaratmış.


FUAT ŞAHİNLER İsimsiz
Şahinler, Milli Reasürans Çarşısı'nın ön cephesini dev bir örümcek ağıyla kaplamış. Proje, iç mekânın özel ve içeridekine, dış mekânın ise herkese ait olduğunu vurguluyor. Örümcek ağı, dış mekânı devam ettiriyor. Proje ayrıca kamusal ve özel alan arasındaki gerilime de dikkat çekiyor.


ÖNDER BÜYÜKERMAN Kuş Üzümü
Kalıcı olması planlanan bu çalışmanın kuşlar için bir toplu konut olduğu söylenebilir. Ağaçlar ve balıklar için olduğu gibi kuşlar için de çınarların arasına yerleştirilen kuş evleriyle, kentte bir yaşam alanı oluşturulmuş. Bu çalışma Osmanlı mimarisindeki kuş evlerine de gönderme yapıyor.


KUTLUĞ ATAMAN Ruhuma Asla
Kutluğ Ataman'ın daha önce Sao Paolo ve Berlin Bienali'nde gösterilen filmi, Lozan'da yaşayan Ceyhan Fırat adlı bir travestinin hayat hikâyesini anlatıyor. Filmin ismi, eski melodram tarzındaki Türk filmlerine gönderme yapıyor.
Ataman'ın belgesel gibi gösterdiği aslında belgesel değil, Ruhuma Asla'da porno tarzını kullanıyor ama aslında film porno değil. Türk melodramı diye gösterdiği de aslında melodram değil. Ortaya çıkan, şimdiye kadar varolmayan farklı bir tarz. Ataman bu film ile namus, tutku, cinsellik üzerine kurulmuş olan illüzyonu bozuyor. 18 yaşından küçüklerin filmi izlemesine izin verilmediği için, Ruhuma Asla öyle her yerde gösterilemiyor. Sergiyi düzenleyenler, Teşvikiye'deki Mehmet Hüseyin adlı kuaförü bulmadan önce, uzun süre filmi gösterecek bir yer aramışlar. Travesti lafını duyan herkes kurumsal kimliklerine aykırı olduğu gerekçesiyle filmi göstermeye yanaşmamış. Bu duruma çok şaşırdıklarını, İstanbul'un bu derece tutucu bir yer olduğunu o ana dek farketmediğini belirten serginin küratörü Fulya Erdemci, "Televolelerde kadınlar et pazarında gibi pazarlanıyorlar. Bu görüntüler, evimizin içine kadar giriyor. Kimse buna ses çıkartmıyor. Ama konu bir travestinin yaşamına gelince tüm dengeler sarsılıyor," diyor.
Ataman'ın filmi gösterilmeye başlandıktan sonra çevre halkından çeşitli tepkiler aldı. Yoğun istek üzerine mekânın vitrinine perde çekildi. Birçokları filmi sergiyle bağdaştıramadıklarını söylüyorlar. Kimi üniversite öğrencileri, herkesin bu filme onlar kadar çağdaş bakamayacağını belirtirken, "Ataman cinselliği bu derece ön plana çıkarmamış olsaydı daha fazla sayıda insana ulaşabilirdi," diyorlar. Serginin bu kısmına uğrayanlar Türkiye'nin henüz böyle bir şeye hazır olmadığı görüşündeler.
"Bu hayatımıza ilişkin bir film," diyen Ataman, 'Film İstanbul sokaklarında gösterilmek için fazla cesur değil mi?' sorusuna şöyle cevap veriyor:
"Benim için sokak, inilen bir mekân değil, çıkılan bir mekân. Benim sanat pratiğim sokağa inmez çünkü zaten kendisini sokağın üzerinde bir yerde konumlandırmaz. Bizimki gibi kapalı toplumlarda, sokak herkesin eşit olduğu bir yer değildir. Bilakis, dört duvar ağırlığında her kafanın çevresinde, her omuzda taşınır. Sokak korkulan bir mekândır ve aşağıdadır. Bu yüzden sokağın üzerinde konumlandırılan diğer her mekândan sokağa doğru 'inilir' ve bu da demokratik, medeni bir adım sayılır. Ben kendimi sokak-üstü bir mekanda görmüyorum. Ben sanatımı müzeden sokağa inen değil, mazgaldan sokağa taşan şekilde konumlandırıyorum. Yani amacım daha 'yüksek' bir yerden sokağa inmek ve ders vermek değil, daha aşağıdan yukarı taşmak ve en az bir tinerci çocuğun yaptığı gibi kışkırtmak, rahatsız etmek, yüzüne vurmak. Bu sizce Türkiye için fazla mı cesur? Belki cesur. Ama yalan, sahte değil, gerçek. Sokaklarımıza bir bakın, ne dediğimi hemen anlarsınız."


SPONSORLAR
Yaya Sergileri 1'i hayata geçirmek için toplam 60 kişi işbaşı yaptı. Kolektif ekibinden dokuz kişi, beş prodüksiyon amiri, 20 gönüllü ve sanatçıların emek verdiği etkinlik için Şişli Belediyesi de ekipman yardımında bulundu. Abbate, DKNY, DKNY Jeans, Fujifilm, Jumbo, Maurice Lacroix serginin co-sponsorları; 3M Scotchprint, Bir Kültür Sanat Merkezi, Chez-Mi, Ciliv, Decorum, Louis Vuitton, Mango, Network, Stefanel ve Topshop da sanatçı sponsorları. Kurumsal sponsorlar ise Digigraf, Oniki, Stil Matbaacılık, Tepta, Wall, Zebra Design Factory, CNBC-e, Radio Oxygen, Radikal, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Art Decor, Country Homes, İstanbul Life, Maison Française dergileri. Sergi süresince çeşitli paneller de düzenleniyor. Bunlarla ilgili daha detaylı bilgiye www.yayaistanbul.com adresinden ulaşabilirsiniz.