Almanlar yenilince...

Almanlar yenilince...
Almanlar yenilince...
Avustralyalı yönetmen Cate Shortland, 'Savaşın Gölgesinde'de Nazi bir ailenin çocuklarının savaş sonrası hayatta kalma ve gerçeklerle yüzleşme serüvenini anlatıyor.
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Oliver Hirschbiegel’in 2005 tarihli filmi ‘Çöküş’ seyirciyle buluştuğunda İkinci Dünya Savaşı ve Nazi Almanyası filmleri evreninde yeni bir pencere açılmıştı. Çünkü film, özellikle Avrupa ’da, Hitler’i fazla insani bir şekilde resmettiği eleştirileri aldı. Yaklaşan sona karşı kendisini sığınağına hapseden diktatörün son günlerine odaklanan yapım, Almanlar için ayrı bir ‘rahatsız edicilik’ taşıyordu. Zira Nazi iktidarının yükselişi ve varlığını sürdürmesi sırasında Alman halkının sorumluluklarına dair bizzat Hitler’in ağzından dökülen cümleler oldukça sarsıcıydı.
Çünkü Nazi dönemi ve Hitler iktidarını ‘aklın bir anlık çöküşü, şeytanın insanlığı teslim alması’ gibi mazeretlerle gerekçelendirmeye çalışan bir ulus için “Sizin rolünüzden bahsedelim biraz” demek rahatsız ediciydi. 

Kameralarımız Almanlarda

Avustralyalı yönetmen Cate Shortland’ın Rachel Seiffert’ın ‘The Dark Room’ isimli romanından uyarladığı ‘Savaşın Gölgesinde’ (Lore) sanki o filmin bittiği noktadan başlıyor ve “Şimdi kameralarımız Alman halkında” diyor.
Gerçi Lore, sıradan Almanların hikâyesini anlatmıyor ama savaş sonrası yaşadıkları hakkında oldukça iyi fikirler veriyor. Film, ‘bu güzel doğa, bu özel insanlar...’ diye devam eden Nazi ajitasyonunun ruhuna uygun olarak başlıyor. Neredeyse kusursuz bir yeşilliğin içinde sarışın ve mavi gözlü çocuklar oynamaktadır. Sonra birden anne ve baba paniklemeye başlar. Çünkü Hitler intihar etmiş ve savaş kaybedilmiştir. Nazi ordusunda subay olan baba evrakları yakar, eşini de alarak teslim olur. Evin büyük kızı Lore’yi ise zor bir görev beklemektedir: Dört kardeşini de yanına alarak Hamburg’daki büyükannelerinin yanına gidecektir. Bu zorlu yolculuk, Lore’nin Almanya’nın gerçekleriyle yüzleştiği ve bir anlamda ‘ergenlikten olgunluğa’ terfi ettiği süreci başlatır.
2004’te çektiği ‘Somersault’ filmiyle övgüler almasına rağmen sinemaya ara veren Avustralyalı kadın yönetmen Cate Shortland, faşizmin çocuklar üzerinde yarattığı tahribatı gözler önüne sererken, hamasete ve duygu sömürüsüne asla prim vermiyor. Lore’nin yolda karşılaştıkları, toplama kampından yeni çıkan Yahudi genç Thomas ile kurduğu ilişki ise o güne kadar yarattığı dünyayı sorgulamasına neden oluyor. ‘Parazit’ olarak gördüğü bir Yahudinin yardımını almak zorunda kalan Lore, bir yandan kendisine öğretilenleri sorguladığı, öte yandan genç bir kadın olarak ‘düşman’ bellediği birisine duyduğu cinsel arzuyu anlamaya çalıştığı karmaşık bir süreç yaşıyor, ki bu karmaşa o sıralarda tam da ülkenin yaşadıklarıyla denk.

Rosendahl müthiş keşif

Cate Shortland’ın ‘doğa’ ile kurduğu ilişkiye de ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Açılış sahnesinden itibaren kendisini belli doğanın güzelliği, Lore’nin yaşananların farkına vardığı her noktada giderek kaybolarak sıradan ve mat bir hale geliyor. Böylece Nazi iktidarının kurduğu ‘sahte cennet’in, ortaya çıkan her gerçek karşısında yapraklarının dökülüp yerlere saçılışına tanıklık ediyoruz.
Ve bir keşif! Cate Shortland’ın Lore karakterini emanet ettiği Saskia Rosendahl ilk kez geçtiği kameraların karşısında öylesine doğal bir oyun çıkarıyor ki, sinemaya yepyeni bir yıldız müjdeliyor adeta. 20 yaşındaki bu genç yetenek şimdiden tamamlanmış üç filmin kadrosunda kendisine yer buldu bile.
‘Savaşın Gölgesinde’, Almanya’daki büyük yıkımın ‘Nazi çocukları’ üzerindeki etkilerini doğayla harmanladığı şiirsel bir dille anlatıyor. İstanbul Film Festivali’ne de konuk olan bu yapım yılın en iyilerinden.