'Alternatif' tiyatrolar nereye?

'Alternatif' tiyatrolar nereye?
'Alternatif' tiyatrolar nereye?
Seyirci sandalyelerinde boşluklar, oyunlarda 'anlam' eksikliği göze çarpıyor. Sayısız topluluk ve oyun var ama parlak reji ve iyi oyunculukları sırtlayacak düşünsel bir temel her zaman yok... Ekipler karşılıklı yapıcı eleştirici sunamıyor, bir sezon parlayan grup ertesi yıl yok oluyorsa 'alternatif tiyatro'nun soluğu erkenden kesilmez mi? 27 Mart vesilesiyle...
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

İki yılı aşkın bir süredir tiyatronun kabuk değiştirdiği bir sürece tanık oluyoruz. ‘Alternatif/bağımsız’ tanımlarıyla andığımız grupların başlattığı yeni dönem, tiyatro hakkındaki sızlanmaları sıkıcı birer klişeye çevirdi. Artık ‘eski moda’ olan tiyatro değil, tiyatroyu ‘kötülemek’ yahut sinemayla kıyaslamak gibi tuhaflıklar...
Birkaç yıldır konservatuvarlardan, özel tiyatro okullarından, üniversitelerin tiyatro kulüplerinden çıkmış gelmiş bir dolu cesaretli kadın ve erkek kendilerinden önce açılmış bir yolda, kendi sözleriyle yürüyor. (Varlıkları daha uzun bir geçmişe dayanan Altıdan Sonra Tiyatro, DOT vb. toplulukların açtığı yoldan bahsediyorum.) Şimdilerde neredeyse ayda bir, yeni bir tiyatro ekibi ekleniyor aralarına. Yoktan var ettikleri, ortalama 50 kişilik mekânlarda; seyirciyi şaşırtmaya, sarsmaya, duygusal dalgalanmalar yaratmaya çalışan genç tiyatrocular…
‘In-your-face’ (suratına tiyatro) metinleri, yeni tiyatronun çok sevdiği, bize de sevdirdiği, ölü toprağını silkeleyen güç oldu. Sonra daha güzeli oldu: “Yerli yazar yok” lafları da sahanın dışına itildi. Yeni oyun duyurularının bir dolusu aynı zamanda yeni oyun yazarlarının ilanı gibiydi. Ardından, röportajlarında söylenmezse ‘Oyunculuk Yüksek Komiserliği’nden ceza yiyecekmiş gibi yıllardır “Tiyatro yapmayı çok istiyorum. Ama vakit yok...” türü ezber cümleleri tekrarlayan onlarca genç-yaşlı ‘ünlü’ oyuncu da tiyatroya ‘döndü’. Gençlerin parasız-pulsuz ve dahası para-pul kazanmayı dahi ummayarak döküldükleri yolculuğa, ‘hocaları’ sayılabilecek oyuncular da katılmış oldu. Bu akşam İstanbul ’da bağımsız tiyatro yapan bir grubu izlemeye niyetlenirseniz yani, onlarca seçenek var.
Alternatif tiyatro dünyamızdan özetleri dinlediniz… Şimdi önümüzdeki pembe tülü kaldırıp bir daha bakalım:
Geçen senenin başından sonuna yayılan tatlı coşku ve “Yerimiz kalmamıştır” duyuruları, bu sene yerini yarı yarıya boş sandalyelere bıraktı. Geçen sene oyunlarda karşılaşanların birbirine verdiği “Muhakkak izle” tavsiyelerinin yerinde “Benim de yok öyle çok bayıldığım bir şey…”ler var. Geçen yıl bu vakitler “Çok parlak, takibe alın” diye not ettiğimiz isimlerin, yeni oyun yapmadığını, kurduğu grubun dağıldığını duyar olduk. İstanbul Tiyatro Festivali kataloğunda uzun bir ‘Yeni Dalga’ bölümü çıkmıştı karşımıza, taze kanı festival yönetimi de görmüştü, sevinmiştik. Peki bir sorsak: Katalogda sıralanan gruplar, sezon içinde birbirlerinin oyunlarını görmüş müdür, fikir alışverişinde bulunmuş mudur?

Sahneden eksilen ‘anlam’ 

Yeni tiyatro yazınındaki canlanmaya sevinirken bir yandan da benzer meseleleri benzer yerlerden tutan, neredeyse birbirinin aynı oyunlarla baş başayız bir süredir. Sahneye konulan oyun; yaratıcı ekipçe kolektif olarak ya da bir dramaturg tarafından masa başında metin çözümleme çalışmasına konu olmadıysa, anlık etkilenmelerden fazlasını beklemek mantıklı olmayacaktır. Sahnede uçuşan sert sözler, tüm o itiş-kakış, aileye, eşcinselliğe, tacize, enseste, göçmenliğe, yoksulluğa vs. dair şık tespitler, iç burkan öyküler; eğer sağlam bir düşünsel arka plan yoksa, havada asılı kalıyor. Sahneden ‘anlam’ eksiliyor. Anlamını yitirmiş bir tiyatro ortamı da aynı cümlenin farklı ağızlarca, farklı performatif buluşlarla tekrar edildiği hissini doğuruyor ne yazık ki.
Elbette seyirci için garantili bir yol hep var: Sistemli bir çalışmayla ilerlediğinden, ele aldığı meseleleri çeşitlendirdiğinden, ileteceği sözün toplumsal-politik-dönemsel bağını sahne aşamasına gelmeden kurduğundan şüphe duymadığı grupları takibe almak. Ki bu şekilde ilerleyen gruplar zaten seyircisini zihni boş göndermiyor. Oyunlarının etkisi sabun köpüğü uçuculuğunda olmuyor.
Benzetme bana değil, ‘alternatif’ tiyatro yapan bir tiyatrocuya ait: “Duvarları siyaha boyayıp, IKEA’dan 50 sandalye alıp dizmekle ‘alternatif’ olunmuyor. Kavramların içini süratle boşalttığımız bir çağda, şeklen ‘alternatif’ olmak için biraz siyah boya, birkaç sandalye, çokça heves&cesaret ve ‘aykırı’ sözler eden bir metin yetiyor belki. Ama gerçekten ‘aykırı’ olabilmek toplumsal, bireysel, politik gerçeklerimize daha net bir bakışla dokunabilmeyi gerektiriyor.

Boş sandalyeler nasıl dolar?

Sayısız yeni grup, sayısız oyunu yarı yarıya boş salonlarda oynar olduysa bunu neye bağlamalı peki? Tam da seyirci tiyatroyla barışmışken? Seçeneklerin artması mı, benzer oyunların verdiği bıkkınlık mı sebep? Naif bulabilirsiniz, dolambaçlı bir yol gibi gelebilir ama denemekten zarar gelmez. Alternatif toplulukların seyirciden önce birbirine ihtiyaç duyduğu kanısındayım. Sadece ilişkileri zaten iyi, karşılıklı projeler geliştiren gruplardan bahsetmiyorum. Samimi bir merak ve sistemli bir iletişim ağıyla dayanışmak, sağlıklı eleştiri mekanizmaları kurabilmek, kastettiğim. Alternatif tiyatro evrenini oluşturan toplulukların kendi aralarında kuracakları köprü, seyircinin yolunu kestirmeden bulmasını da kolaylaştıracaktır. Öbür türlüsü sadece bolluğunu bile kuru kuruya övünme sebebi yaptığımız, karşılıklı olarak birbirimizin sırtını sıvazladığımız ama uzun soluklu olamayacak bir tiyatro ortamına çıkar.
Alternatif tiyatro üretimini takip eden bir gözlemcinin notlarını okudunuz. Keyfiniz kaçtıysa böyle buyurun:
Türkiye tiyatrosu altın çağını yaşıyor. Eşi benzeri olmayan yorumlar, reji örnekleri, oyunculuklar, metinler mucizevi birleşimi oluşturuyor. Dünyanın bir tiyatro başkenti olacaksa, burası şüphesiz İstanbul olmalı.
27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü’nüz kutlu olsun!