Altın Lale kime gidecek?

Altın Lale kime gidecek?
Altın Lale kime gidecek?
İstanbul Film Festivali'nin ulusal yarışma bölümünde yer alan on film arasından 'Yozgat Blues', 'Köksüz' ve 'Sen Aydınlatırsın Geceyi' bir adım önde.
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

İstanbul Film Festivali’nin ulusal yarışma bölümünde yer alan filmlere toplu bir bakış attığımızda Fatih Özgüven’in perşembe günü Radikal’deki köşesinde yaptığı “Türk sinemasının kendini sorgulama-hırpalama hikâyelerinde bu yıl sıra ağırlıklı olarak aileye gelmiş” tespitine katılmamak mümkün değil.
Kültür Bakanlığı’nın ‘aile değerlerini yücelten’ filmlere yönelik özel bir destek projesinin hayata geçirileceğine dair açıklamalarının yaşandığı bir dönemde genç sinemacıların bu değerleri masaya yatırıp sorgulamaya başlaması meseleyi daha da ilginç yapıyor hiç kuşku yok ki. Yarın akşam düzenlenecek ödül töreni öncesinde, dokuz tanesi İstanbul’da ilk kez seyirciyle buluşan on filmi masaya yatıralım dedik. Hangi filmler öne çıkıyor, oyuncu ve yönetmenlerin performansı ne düzeyde...
Festivalde çoğunluğun üzerinde uzlaştığı üç film var gibi görünüyor. ‘Yozgat Blues’, ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ ve ‘Köksüz’. ‘Saroyan Ülkesi’ özel bir yer edinirken ‘Hayatboyu’ da konuşulan filmlerden birisi oldu.

Taşra gibi olmayan taşra

‘Uzak İhtimal’ ile sinema hamurunun iyi olduğunu kanıtlayan Mahmut Fazıl Coşkun, ‘taşra’ filmi izlenimi veren ama karakterlerini taşralaştırmadan evrensel bir dil tutturabilen bir işe imza atmış ‘Yozgat Blues’da. Filmin ‘eksiklik’miş gibi görünen tarafı gücünü oluşturuyor aslında. Filmin ‘Yozgat’a dair hiçbir şey söylememesi (göstermemesi) benzer sıkıntıların, sakilliklerin, beklentilerin, hayal kırıklıklarının Türkiye ’nin herhangi (İstanbul dahil) bir köşesinde de yaşanmaya devam ettiği duygusunu güçlendiriyor. Ercan Kesal’ın ‘titiz’ oyunculuğunun filmin ortalaması içinde zaman zaman dikkat çekici hale geldiğini; Tansu Biçer’in ve Ayça Damgacı’nın parladığını belirtelim am Nadir Sarıbacak’ın radyocu/şair tiplemesi herkesin dilinde. Özetle, festivalde yardımcı oyuncu kategorisi olmadığı için bu alanda olmasa da, film, yönetmen ve senaryo için güçlü adaylardan birisi ‘Yozgat Blues.’
Açıkçası ulusal yarışma bölümünün keşfi ‘Köksüz’ oldu. Öncesinde çok bilgi sahibi olmadığımız ve doğal olarak beklentiyi düşük tuttuğumuz Deniz Akçay Katıksız imzalı film ‘aile’nin artık bir travmaya dönüştüğü ana odaklanan hikâyesiyle bir anda kendisini göstermeye başardı. Babanın ölüsünün bile aile üzerinde gezindiği, kaybının ardından ‘hiç’leşmiş annenin çocuklarını da silikleştirdiği, kafalarını dışarıya her uzattıklarında kollarından tutup geri çektiği bir ‘aile draması’ ‘Köksüz.’ Kusuru, Fatih Özgüven’in de yazdığı gibi ‘Bütün bunlar babasızlıktan oluyor işte’ duygusu bırakması. Ahu Türkpençe’nin performansı, kadın oyuncu ödülü için filme alan açarken Seyfi Teoman anısına verilecek ‘ilk film’ ödülünün en büyük favorisi olduğunu da söyleyebiliriz.

Süper olsan kaç para!

İnsanların ‘süfli’ taraflarıyla uğraşmayı seven Onur Ünlü’nün ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ filmi aralarında benim de bulunduğum birçok sinema yazarına göre yönetmenin en iyisi. Filmle ilgili telaffuz edilen ‘süper yetenekleri olan insanları hikâyesi’ söylentilerini, özellikle final sahnesindeki etkileyici görselliği, bir an içinde komediden melodrama (ya da tersine) meyledebilme kabiliyetini bir yana koyarsak; şöyle bir özet yapabiliriz: Herkesin kendisini ‘özel’ sandığı bir zamanda, gerçekten ‘özel’ olanlar için bile hayat aynı kederlerle ve endişelerle örülmüştür. Filmin dezavantajı fazlaca ‘bizden’ olması ve jürinin yabancı üyelerinde aynı etkiyi yaratıp yaratmayacağı muamması. Yine de senaryo, yönetmen ve Ali Atay’ın oyunculuğunu not düşelim.
Aslı Özge’nin başarılı yönetimine, görüntü çalışmasına, her noktasında belli olan titiz işçiliğe ve oyuncusu Defne Halman’ın bütün çabalarına rağmen ‘Hayatboyu’nda olmamış bir yan var. Kanımca filmin yapamadığı (yapmak istemediği) şey; ortalama bir gözlemcinin memleket orta sınıfına (entelektüeline) dair tespitlerini, bilgilerini aşan bir hikâye ve görsel dil kuramaması. Kaba ve klişe bir benzetmeyle söylersek ‘Seksenlerin bunalımlı aydın filmleri’ni çağrıştıran bir atmosfer ve anlatım dili hem bize hiçbir şey söylemiyor hem de sinemada orta sınıfa dair çokça söylenenlerin bile altında kalıyor.

Erkekleri biraz anlasak mı!

‘Hayatboyu’ gibi Berlin’de görücüye çıkan Uğur Yücel’in ‘Soğuk’u da benzer bir sıkıntıdan mustarip. ‘Film metematiği’ içindeki tutarlılığına, Ahmet Rıfat Şungar’ın müthiş performansına (ödüllendirilemeyecek bir başka yardımcı oyuncu performansı daha) rağmen ‘onları da biraz anlayalım’ yaklaşımıyla erkek dünyasına fazlaca meyletmesi, hatta yer yer onaylaması dil konusunda ciddi problemlerin varlığına işaret ediyor.
Cemil Ağacıklıoğlu’nun ‘Eylül’de yer yer işleyen ‘metnin yetmediği yerlerde görüntü’ formülünün tıkanıp kaldığı film ise ‘Özür Dilerim’ olmuş. ‘Eylül’de ama filmin özgün atmosferi içinde anlam kazanabilen durağanlık, hele de aile gibi karmaşa ve kakofoniden beslenen bir kurumu anlatırken işlev dışı ve sıkıntı verici bir hal alıyor. Yine de Güven Kıraç’ın bir engellideki performansının filmi ödül töreninde kürsüye taşıma ihtimali var.
Can Kılcıoğlu imzalı bir ilk film olarak ‘Karnaval’ ise İskandinav usulü ‘pasaklı romantik/komedi’ denemesi olarak sempati kazanmayı başarıyor ama ‘televizyon filminden biraz hallice’ diyebileceğimiz estetiğiyle sinema duygusu vermekten uzak kalıyor açıkçası.

Saroyan’ın gözüyle

Lusin Dink’in ‘kurmaca/belgesel’i ‘Saroyan Ülkesi’ bilerek aldığı bir riskin altından başarıyla kalkıyor. Seyircisine dünyaca ünlü bir yazarın gözünden ‘dokunaklı’ bir ‘öze dönüş’ hikâyesi anlatmak yerine zamansız bir yolculuğu kendi gözünden takip etme fırsatı sunuyor. Saroyan’ın aidiyet, toprak ve ‘baba’ (bunu da vatan olarak görebiliriz) üzerine yazdığı metinlerle bezeli film kendisine ‘özel’ bir yer açtı. Bakalım jüri de bu ‘özel’liği görecek mi?
Derviş Zaim’in Altın Koza’da görücüye çıkan ‘Devir’ini tam olarak anlamlandırabilmek için üçlemenin diğer iki filmini beklememiz gerekecek belli ki. ‘Zaim, ‘insan-doğa’ ilişkisini eski zamanlardan kalma bir gelenekle bugün arasında kurduğu ilişkiyle koyuyor önümüze.
Yılmaz Erdoğan imzalı ‘Kelebeğin Rüyası’ üzerine çok şey yazıldı çizildi ama Kıvanç Tatlıtuğ’un performansının jürinin masasına geleceğini ve belki de ödül töreni sahnesinde taşınabileceğini ekleyerek bitirelim.