Amerikalı'dan Türk usulü mizah

Amerikalı'dan Türk usulü mizah
Amerikalı'dan Türk usulü mizah

ABD?de Arizona Üniversitesi?nde ve CalArts Enstitüsü?nde sinema eğitimi alan Theron Patterson, 2001?den beri Bahçeşehir Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü?nde öğretim üyesi. Film yapımının her alanında çalışmış olan Patterson?ın son kısa filmi ?Şahin?in Pride? (2007) birçok festivalde gösterildi. ?Bahtı Kara?, ilk uzun metrajlısı.

Bu hafta gösterime giren üç ödüllü 'Bahtı Kara'nın yönetmeni, 10 yıldır Türkiye'de yaşayan bir Amerikalı. Theron Patterson bizden biri gibi bizi bize ironiyle anlamış. Peki bunu nasıl başarmış?
Haber: CEYDA AŞAR - ceydaasar@gmail.com / Arşivi

İşten çıkarılma tehdidi alan bir otopark görevlisi, canı sıkkın bir şekilde bir taş fırlatır sokağa. Bu taş, yoldan geçen bir arabaya çarpınca, güldürerek başlar akla zarar olaylar zinciri. Hayattaki kadar uğursuz durumlar, kara bir bulut gibi Reha Özcan’ın canlandırdığı Adnan karakteri üzerinde dolanırken, film, kara komedi, aile draması, trajedi ve yer yer melankoli seyrini sürdürür. ‘Tutunamayan’ bir baba ile bir oğlun hikâyesidir bu özetle. Sevgi, umutsuzluk, sonuçsuz çaba ve ironi sahne aralarında kendini gösterir ve hiç olmadık anlarda gülümsememizi sağlar.
Theron Patterson’un, Türkçe ana dili olmadığı halde, oyunculara doğaçlama yaptırarak elde ettiği doğal konuşmalar ve iyi bir gözlem yeteneğinin sonucu olan Türk usulü durumlar, ‘Bahtı Kara’ nın yabancı bir yönetmeni olduğu gerçeğini unutturuyor. Diyalog özürlü ve çok konuşkan pek çok ‘Yeni Türk Sineması’ örneğine bu anlamda benzemeyen filmin yönetmeni Patterson çok yönlü bir sanatçı. Yazıyor, filmin müziklerini besteliyor, ses tasarımını yapıyor ve kurguluyor. Yönetmenin bu ilk uzun metrajında, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü alan Reha Özcan’ın yanı sıra Yeşim Ceren Bozoğlu, Hakan Pak, Kamer Çelenk, Tolga Sarıtaş ve Banu Fotocan yer alıyor.
Bahçeşehir Üniversitesi’nde 2001 yılından     beri hocalık yapıyorsunuz, bu sebeple mi geldiniz İstanbul’a?
Hayır. 1999 yılında İstanbul’a turist olarak geldim ve burada yaşamaya karar verdim. ‘Neden?’ diye bana 10 yıldır soruluyor ve hâlâ iyi, mantıklı bir yanıtım yok. Bir kişiyi neden sevdiğini sormak gibi bir şey, açıklaması çok güç. Pek çok sebep var; coğrafya, güneş, semtler... Örneğin kış öğleden sonraları, güneş ışınlarının niteliği, yarattığı güçlü gölgeler beni oldukça etkiliyor. İstanbul’un homojen olmaması, her semtin başka bir dünya gibi oluşu da hoşuma gidiyor. New York’u çok homojen ve sıkıcı buluyorum mesela.
Etkilendiğiniz Mike Leigh’e referans veriyorsunuz sık sık. Mike Leigh ülkesi İngiltere için “Kibarlık ve ikiyüzlülük hapishanesidir” demiştir. Siz de bu ülke ve şehir hakkında toplumsal bir tespitte bulunmak istediniz mi bu filmle ?
Karakterlerim, bir sınıfı, bir kavramı, bir milleti ve İstanbul’u temsil etmiyor. Onlar sadece birer birey. Dramatik çatışmanın yarattığı duygusal etki filmin merkezinde yer alıyor. Bunun dışındaki her şey- müzik, çekim yeri, oyuncuların seçimi gibi- bu ana çatışmaya ve duyguya hizmet ediyor sadece.  Mike Leigh gibi bir tespitte bulunamayacağım sanırım. Genellemelerle aram pek iyi değil. İstanbul’da her semtin özgün bir atmosferi var ve her sokak bana farklı şekillerde ilham veriyor. Filmde yaratmak istediğim duygusal atmosfer, İstanbul sokaklarında dolaşırken hissettiklerimin bir sonucu. Özellikle filmi çektiğimiz Şişli, Kağıthane sokaklarında.
Filmdeki karakterler İstanbul’u temsil etmiyor deseniz de, gerek espri anlayışlarında gerek tavırlarında, ‘Türk’ öğeler göze çarpıyor. Üstelik turistik ya da oryantalize eden bir bakış olmadan. Bizden biri, bizi bize ironiyle anlatıyor. Bunu nasıl başardınız?
Sanırım sadece insan doğasına uygun bir şekilde yaratmaya ve karakterleri ayrıntılı olarak düşlemeye çalıştım. Mike Leigh bir röportajında, izlediği pek çok filmde, karakterlerin çoğunun basmakalıp olduğunu dile getirir. Örneğin bir aile oluştururken, bilinçaltlarına yer etmiş üç anne tipinden birini tercih ediyor yazarlar. Bence bu, yazar tembelliği. Baba-oğul filmlerinde genellikle baba baskıcıdır, muhafazakârdır, oğul ise özgür ruhludur. Kendime baba-oğul arasındaki gerilime ve bunun sebeplerine dair sorular sordum. Klişelerden kurtulmaya çalıştım, ben de tuzağa düşmek üzereydim çünkü. Böylece klasik anlamda bir baba-oğul filminden uzaklaştım. Özetle, çıkış noktam Türk aile portresini doğru bir şekilde yansıtmaya çalışmak değildi. Bu nedenle de dışarıdan bir bakış hâkim değildi.
Oyunculara senaryoyu vermediniz, karakterleri anlatmadınız ve onlardan doğaçlama yapmalarını istediniz. İstediğiniz karaktere doğru evrilmelerini nasıl sağladınız?
Bunun ilk kuralı doğru kasting idi. Bu, olası sorunların yüzde 80’ini ortadan kaldırıyor. Oyunculardan karakterleri bedenlerinde aramalarını istedim. Onlara çok az bilgi verdim ve bazen neyi neden yaptıklarını bilmeden oynamalarını istedim. Çoğu kez en iyi sonucu böylesi anlardan aldık. Filmin temaları üzerine düşünmelerini ve klişeye düşmelerine de istemedim, bu nedenle senaryoyu vermedim. Yine de sahneleri nasıl kurduysam öyle çekilmesini ve bazı belirlenmiş diyalogları da söylemelerini sağladım. Üstelik bu diyalogları ezberlemelerine gerek kalmadan. Oyuncu toplantıları ve okuma provaları yapmadım, hepsi ile tek tek konuştum. Çoğu kez biri, diğerinin ne düşündüğünü, ne hissettiğini, benim onlara ne dediğimi bilmeden oynadı.
Filmde ölüm ve aşkın yokluğu, sevginin eksikliği gibi temalar da dikkat çekiyor. Aşk ve ölüm hakkında siz kişisel olarak ne dersiniz?
Senaryoyu yazarken, karakteri düşleyerek müzik dinliyordum. Bir anda, parçanın da etkisi ile şu an açıklamak istemediğim özel bir şey hissetim ve bu beni bir saat boyunca ağlattı. O ana kadar hikâyeye dair bir şeyler vardı elimde ama filmin ne hakkında olduğunu tam olarak bilmiyordum. Bu deneyimden sonra filmin özünü bulmuştum. Aşk ve ölüm duygusu, filmin kalbini oluşturuyor benim için. 

Sesi kısılmış, hep açık duran bir plazma 
* 10 yıla rağmen İstanbul sokaklarında sizi hâlâ şaşırtan, sinirlendiren ayrıntılar neler?
Kalabalıkta herkesin birbirini itmesi, asla sıraya girilmemesi; evlerin içi inanılmaz temiz ve düzenli olduğu halde sokakların çöp içinde olması; her kafede illa ki hoparlörlerden yüksek sesle müzik çalması. Bir de sesi kısılmış, hep açık duran bir plazma! İstanbul harika bir yer ama sokaklarda rahatlamak, dinlenmek mümkün değil. 
* Bunların izlerini bir sonraki filmde görecek miyiz?
Bedenini çok sık kullanıyor Türkler. Yaşlısı-genci herkes, birbirine el kol şakası yapıyor, birbirini itiyor... Ancak Türk filmlerini ve dizilerini izlediğimizde buna hiç rastlamıyoruz. Herkes fazla düzgün, dimdik, mesafeli. ‘Bahtı Kara’da da oyuncuları fiziksel olarak iletişime geçirmekte zorlandım. Bu anlamda gelecek projem, daha çok kamusal alanda birbirimizle iletişim kurma sorununa değinecek. Özellikle tanımadığımız kişilerle.