Anadilimizle hâlâ barışamadık

Anadilimizle hâlâ barışamadık
Anadilimizle hâlâ barışamadık
Mikail Aslan, Pelgüzar albümünün ardından sessizliğini Xoza'yla bozdu. Kalan Müzik etiketiyle raflarda yerini alan albümün yola çıkış noktası, giderek bozulan doğa ve kültür. Aslan da bunu vurguluyor zaten: "Anadilini kaybeden bir halk, kültürüne de hoyrat oluyor..."
Haber: AYÇA ÖRER - ayca.orer@radikal.com.tr / Arşivi

Zazaca müziğin önde gelen isimlerinden biri Mikail Aslan. Siyasi zorunluluklar yüzünden gittiği Almanya’dan Türkiye ’ye müziğiyle uzanan Aslan, Xoza albümüyle yoluna devam ediyor. Xoza ‘nadas’ demek. Giderek bozulan Dersim coğrafyasından dem vurarak, “Yozlaşma, toplumu kendi değerlerine yabancılaştırma o toplumu sersem bir şekilde kültürüne, tabiatına karşı yıkıcı yapıyor” diyor. Albümün yönetmeni Cemil Qoçgiri. Repertuvarın çoğunluğu Mikail Aslan bestelerinden oluşmakta. Munzur Irmağı için yaptığı ‘Adırê Zerrê Ma’ adlı esere, Erkan Oğur eşlik ediyor. Albümde bir Ezidi kılamıyla Seyyid Nesimi’ye ait bir de deyişe de yer verilmiş. 

Çift ülkeli bir müzisyensiniz. Bir ayağınız Almanya’da, bir ayağınız Türkiye’de. İki ülkede birden çalışmak nasıl?


Benim Avrupa’ya göç etme sebebim o zamanki koşullarla ilgiliydi. 12 yıl dönemedim. O 12 yıl içinde Türkçe-Zazaca müzik yapmak o kadar rahat değildi. İlk kayıtlarımı Almanya’da yaptım. O da bana rahat bir imkân sundu. Yabancı müzisyenlerle tanıştım. Türkiye’de üzerimizde yaratılan politik korkudan, manipülasyondan uzak kaldığımız için kendimi dinlemeye zamanım oldu. İmkânsızlık bize bir şekilde renk kattı. 

80 sonrası yalnızca politik müziğin üzerinde değil, Kürtçe/ Zazaca müziğin üzerinde de baskılar yoğunlaşmıştı. 

Biz albümlerimizi yaptığımız zaman , Zazaca söyleme eğilimimiz ailemiz içinde bile tuhaf karşılandı. Neredeyse herkes Türkçe müzik yapıyordu. Kürtçe ve Zazaca müzik yapınca tepkiye neden oldu. Ailem bile “Ne yapmaya çalışıyorsun” dedi. İkinci- üçüncü albümden sonra bu sempatiye dönüştü. Bir toplumun arayışları önce onların sanatçılarında meydana gelir. O zaman bizdeki bu arayış kendi toplumumuzdaki kimlik ve kültür arayışına denk geldi. Kendi kimliğini sahiplenme, asimilasyona karşı durma toplum içinde yayıldıkça müziğimiz daha çok taban bulmaya başladı. Özellikle Zazaca ve Kürtçe müzik dili anlamayan insanlarda da bir karşılık buldu. Bu sanatla ilgili bir şeydir. İnsanlar güzel bir müzik yaptığı zaman hangi milletten olursa olsun bir taban bulur diye düşünüyorum. 

Dersim asimilasyonun yoğun yaşandığı bir bölge. Var olan türküleri tekrar gün ışığına çıkardınız. Burada parçaları nasıl birleştirdiniz?


O çok zor bir işti. Önce çocukluğumda duyduğum klanları söylemekle başladım. Aile içinde söylenen türkülerle yola çıktım. Hasan Saltık’ın isteğiyle de okudum. Onun toplum içinde bu kadar yankı bulacağını beklemiyordum. Kaydedilmiş bir arşivimiz yok, sözlü tarihimiz zayıf. Köylerimizde oradan buradan elimize düşen birkaç parçayla yola çıktım. Zamanla dili anladıkça, onun edebiyatı üzerine yoğunlaştıkça daha iyi bir üretim yapabildim. Ben belki modern zamanlarda yaşayan bir insanım ama bazı çalışmalarım o geleneğe paralel geldi. Yaptığım çalışmaların yüzde 30’u eskiye dayanıyor, geri kalanı kendime ait. 

Bu albüm nasıl oldu?


Bu da aynı şekilde. 10 şarkıdan 8’inin ya sözü ya müziği bana ait. İnsanlar çalışmalarımızı “bu çağın ozanları” olarak sahipleniyor. Müzikal mirasımızın devamını gösteriyor. Müziğimize yabancı şeyleri almaktan ama alırken kaynaştırmaktan yanayım. Bizde maalesef kültürel, tarihsel mirasa ilgi 1965’ten sonra başlıyor. İnsanlar gidip kayıt yapmış. Onlar da yurtdışında yaşayan insanlara köy hasreti çekmesin diye gönderilen kayıtlardan oluşuyor. Gurbetçi gelmiş, kendi köyünde bağlama çalıp söyleyen insanları kaydetmiş. Sayıları çok az insan derleme toparlamaya girişmiş. Bunlardan birisi Cemal Taş. O sağ olsun ben daha memlekete gidip gelemezken o kayıtları bana gönderirdi. O kayıtlardan faydalanma şansım oldu onun sayesinde. 

Buraya gelemezken ne hissediyordunuz?


Bir kuyunun başında kuyuya bir taş atarsınız. Bir türlü sesini alamazsınız. Benim yaptığım ilk çalışmaları gönlümden geldiği gibi yaptım ama yankısının ne olduğunu bilemiyordum. İlk sesi memlekete gelmeden, insanlar albümle beraber fotoğraf istemeye başladığında gördüm.

Türkiye’de son birkaç yıldır hem Kürtçeyle hem Zazacayla barışık yaşamaya çalışıyoruz. Dolayısıyla yasaklı hal bir nebze kırıldı. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?


İlk etapta şiddetin durması çok önemli. Bu çok büyük bir kazanımdır. Bu meselenin en azından bölünme, parçalanma fobisinden kurtarılması önemliydi. Kürtlerin hakkından bahsettiğimiz zaman bu ille bölünme demek olmuyor. Uzun yıllardır özellikle medya bu konuda çok suçlu. Son yıllarda insanlar konuşuyor ve insanlar kimsenin ülkeyi bölmek gibi bir niyeti olmadığını görüyor. Ferahlamak için erken. Bir sürece girdik ama bunun arkasından gerçekten haklar verilecek mi, silahların bir daha patlamaması için gereken sorumluluk yerine getirilecek mi, bu sorular duruyor. Biz Kürt müzisyenler olarak Avrupa’nın en büyük salonlarında konser verebiliyoruz ama Türkiye’de bir Cemal Reşit Rey’e çıkamıyoruz. Türkiye’de müziğimiz uzun yıllar düğün salonlarında, barlarda icra edildi. Kürt müziği denildiği zaman “Acaba burada bir olay mı olacak?” fikri uyanıyordu. 

Kürt müziği politik bir kimlikten de soyunmakta güçlük çekmedi mi?


Benim açımdan bu iş biraz daha zor. Biz sanatçı olarak algılanamıyoruz. Çünkü bizim dilimizle beraber, taşınan büyük sorunlar var. İnsanlar bizim müziğimizden önce bizim siyasal düşüncelerimizle ilgileniyor. Bizim sanatımıza sıra gelmiyor. Türkler içinde Kürt olmak, Kürtler içinde Zaza olmak, Zazalar içinde Dersimli olmak, Dersimliler içinde Alevi olmak… Müziğin o kadar dezavantajları varken, bizim müziğimizin sanat kriterlerine göre değerlendirilmesi çok zor. 

Sıkılmadınız mı bu durumdan?


Sıkılıyorum. Ben 15 yıl önce kendi müziğimde Kürt meselesini, Zaza meselesini, Alevilik meselesini çözdüm. Benim için çok geride kaldı bunlar. Ben şimdi başka bir penceredeyim ama gittiğim her ortamda aynı yerden tartışmaya başlıyoruz. Bu bana artık çok zor geliyor. Hâlâ kendi anadiliyle barışmamış insanlarla karşılaşıyorum. Müziğimiz Japonlar, İskoçlar tarafından seslendiriliyor, hâlâ kendi halkımızın gönlüne koyamadık. Kemalizm mi diyelim, resmi ideoloji mi diyelim bilmiyorum, halkımızın gözünde dilimizi en değersiz yere koymuş. Keşke ben bir dille müzik yapsaydım ve o dil böyle sorunlar taşımasaydı. 

Albümde nasıl şarkılara yer verdiniz?
 

Albümde 10 tane şarkı var. Bir tanesi Seyyid Nesimi’nin. Ondan bir beyit söyledim, müziği bana ait. Onun dışında özellikle Ezidilerin yaşadığı bölgelerde onların baba-oğul söyledikleri bir kılamı seslendirdim. Diğerleri kendime ait. Eskiden Munzur’un suyunu sütümüzü mayalamak için kullanırdık. Şimdi biz kirletiyoruz Munzur gözelerini. Bu albümde öyle bir şarkı yazdım. Sevgili Erkan Oğur da bana eşlik etti. Kendi kimliğine yabancılaşan insan, kültürüne de her şeyi yapabiliyor. Kendi anadilini unutan insan her türlü kötülüğü yapabilir. Doğal olarak yozlaştırma, bu toplumu kendi değerlerine yabancılaştırma o toplumu sersem bir şekilde kendine, kültürüne, tabiatına karşı yıkıcı bir hal alıyor. 

Zazaca üzerinden de tartışmalar sürüyor. Bu tartışmaları nasıl buluyorsunuz?


Yılmaz Güney “Babam Kürt, annem Zaza” dediğinde kimse onu eleştirmemişti. Bugün şaşıyorum, en son Türkiye parlamentosunda bir BDP milletvekili “Zazalar da Kürttür” diye tepki gösterdi. Olabilir ama bunun dışında Zazaların bir dili var, kültürleri var, müzikleri var. Onun için Başbakan Erdoğan Bingöl’de Kürtler, Zazalar dediği zaman, Kürt kelimesinin yanında Zaza kelimesini kullanmasından rahatsız olanları çok tuhaf buluyorum. Yıllardır tektipleştirmeye karşı mücadele veriyoruz, kendimiz de o tartışmanın içine düştük. Bu çok acı…