Anderson Berlin'i ısıttı

Anderson Berlin'i ısıttı
Anderson Berlin'i ısıttı
64. Berlin Film Festivali önceki akşam Wes Anderson'ın yeni filmi 'Büyük Budapeşte Oteli'nin dünya prömiyeriyle açıldı. Önceki yıllara oranla havanın biraz daha sıcak olduğu Berlin, filmin enerjisiyle biraz daha ısınmış oldu.
Haber: ENGİN ERTAN / Arşivi

Wes Anderson imzalı ‘Büyük Budapeşte Oteli’ şüphesiz Berlinale’nin son yıllardaki en çarpıcı açılış filmi. Düşünsenize; yönetmen prestijli, film hem iyi hem de eğlenceli, üstelik oyuncu kadrosu da yıldız yağmuru gibi... Berlin’e konuk olan Ralph Fiennes, Bill Murray, Edward Norton, Tilda Swinton, Jeff Goldblum, Willem Dafoe ve Saoirse Ronan filmdeki ünlülerin sadece bir kısmı... Başka bir deyişle, tüm filmlerinde rüya gibi bir oyuncu kadrosuyla çalışan Anderson bu sefer kendini de aşmış. Bu arada yıldızlara takılıp kalmamak gerek, filmde başrolü Fiennes ile paylaşan 17 yaşındaki Tony Revolori gerçek bir keşif.
Masal gibi ve nefes kesici
Anderson’ın Stefan Zweig’ın eserlerinden esinlenerek yazdığını söylediği senaryo başta devasa bir roman hissiyatı yaratıyor. Günümüzden 80’lere, oradan 60’lara ve en nihayetinde II. Dünya Savaşı öncesinde Orta Avrupa ’ya dönüyor ve efsane bir otelin öyküsünü izliyoruz. Bu hikâyenin 20. yüzyıl Avrupa tarihini hatırlatmak için bir araç gibi kullanıldığını tahmin etmek zor değil. Ancak ‘Büyük Budapeşte Oteli’nin ‘anlam dolu’ bir film olduğu kanısını yaratmak da son derece yanlış. Zira Anderson kimi tarihsel gerçeklere referans yapsa bile bizi adeta resimli bir romanın sayfalarına sokuyor. Bir nevi masal evreninde geçen öykü de kısa zamanda eğlenceli bir polisiyeye dönüşüyor zaten. Biraz Marx Kardeşler absürdlüğü, biraz Lubitsch zarafeti, biraz da Tenten’in iki boyutluluğu Anderson’ın kendine özgü evreniyle harmanlanmış. Ortaya çıkan sonuçta ‘Tenenbaum Ailesi’ni veya ‘Moonrise Kingdom’ı benzersiz kılan hüznü bulmak belki mümkün değil ama ‘Büyük Budapeşte Oteli’ni izlemek lunaparklardaki hızlı trenlere binmeye benzeyen, yer yer nefes kesici bir deneyim.
Basındaki yorumlarsa biraz çeşitli. Filmi fazla hafif bulan ve pek beğenmeyen eleştirmenler olduğu kadar, “Anderson’ın en iyi filmi” diyenler de mevcut. Aslında her iki uca da gitmeye gerek yok. Evet, belki ‘Rushmore’, ‘Tenenbaum Ailesi’ veya ‘Moonrise Kingdom’ ayarında değil ama son tahlilde inanılmaz ustalıkla kotarılmış bir film. Bittikten sonra, karakterlerinin bayıldığı Mendl pastaları gibi müthiş bir lezzet bırakıyor geride. Daha önce ‘Tenenbaum Ailesi’ ve ‘Steve Zissou ile Suda Yaşam’la Berlinale’de yarışmış Anderson’ın bu sefer ödül şansı ne kadar yüksek, bilinmez ama bizlerin festivale iyi bir başlangıç yaptığı tartışmasız. Unutmadan, ‘Büyük Budapeşte Oteli’nin nisanda İstanbul Film Festivali’nde gösterileceğini ve daha sonra ülkemizde vizyona da gireceğini eklemekte fayda var.
Yarışmayla ilgili tahminler
Önümüzdeki günlerde izleyeceğimiz yarışma filmleri arasında Alain Resnais’nin ‘Life of Riley’i, Rachid Bouchareb’in ‘Two Men in Town’u, Claudia Llosa’nın ‘Aloft’u, Yôji Yamada’nın ‘The Little House’u ve Richard Linklater’ın geçen ay Sundance’de büyük beğeni toplayan ‘Boyhood’u (Bu film !f İstanbul’un da kapanış filmi olarak gösterilecek), yönetmenlerinin tanınmışlığının da etkisiyle, öne çıkıyorlar. Ancak Karim Aïnouz’un yönettiği ‘Praia do Futuro’, Diao Yi’nan’ın yönettiği ‘Black Coal, Thin Ice’, Celina Murga’nın yönettiği ‘The Third Side of the River’ ve Sudabeh Mortezai imzalı ‘Macondo’ da gösterimleri henüz gerçekleşmemiş olmasına rağmen ödül tahminlerinde bahsedilen filmler. Öte yandan bu yıl yarışmada 4 Alman filmi var en azından birisinin ödül listesinde yer almaması çok şaşırtıcı olacaktır. Bu 4 adaydan şansı daha yüksek olanlarsa usta yönetmen Domink Graf’ın üç saatlik dönem filmi ‘Die geliebten Schwestern’ ve Feo Aladağ’ın politik draması ‘Inbetween Worlds’ gibi gözüküyor.