Ankara semalarında başka bir istikbal mi?

Ankara semalarında başka bir istikbal mi?
Ankara semalarında başka bir istikbal mi?
Ankara dedin mi akla politikacı, bürokrat, asker, memur gelirdi. Ama artık birtakım mekân, yemek, sokak isimleri de geçmekte. Balığını yiyen anlatmaya doyamıyor, orada 'doğup büyüyen' işletmeler merkez bildiğimiz İstanbul'da yabancılık çekmiyor. Belli ki bir şeyler oluyor. Doğuştan Ankaralıya, yolu mecburiyetten oraya düşmüşe, gözde mekân sahiplerine, müdavimlere sorduk: Ankara'yı nasıl bilirdiniz, bugün ne görüyorsunuz?
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

Yol bir şekilde düşer Ankara’ya. Nereden bakılsa merkezdedir, yol ayrımıdır, neticede başkenttir... Sevilmese de hürmet edilir çoğu kez. Ama, Ankaralı dostların yanında söylenmesinden imtina edilse de, açık edilir: Ankara’da da yaşanmaz ki kardeşim!
İlk sinema filmini Necatibey Caddesi’ndeki Derya Sineması’nda görmüş, Gençlik Parkı’nın civcivli zamanlarında dönmedolaba binmeye yetişmiş, ilk gençlik yıllarında Sıhhiye’deki okuldan kaçıp bol bol Karanfil Sokak’ta takılmış ama nihayetinde rotayı İstanbul’a çevirmiş biri olarak uzun zaman üstteki tırnaklı cümleyi kuranlardan oldum. Aralardaki ziyaretlerin ana mekânı hep akraba evleriydi, dışarıda ne olup bittiğine uyanma fırsatı olmadı. Gözlerimi açan, festival bahanesiyle yapılan kısacık bir Ankara seferi oldu. Çoğunluğu Kavaklıdere-Gaziosmanpaşa-Sakarya Caddesi hattında, hepi topu iki günlük ziyaretin sonunda üsttekinin yerini, ‘Burada yaşasaydım, şu sokak güzel aslında...’ tipi cümleler almaya başladı.
Ankara’ya uzanan bir dolu başka İstanbullu göz, benden çok daha önce uyanmıştı duruma. Başkentte hayat ne yöne akmakta, birkaç on yıl öncenin Ankara’sıyla 2010’unki arasında neler olup bitmekte diye, bilenlere sormak icap etti. Şehrin tarihe geçmişlerini, en yenilerini, müziğini, modunu, nabız tutan masalarını, ‘Balık Ankara’da yenir!’ efsanesini, yükselenlerini ve değerini kaybetmeyenlerini Ankaralılar anlattı.

İsmet Berkan (Radikal Gazetesi Yayın Yönetmeni)
‘Çok renkli bir gece hayatı var, meraklısı biliyor’

Ankara’ya ‘sürgün’e 1996’nın ağustos ayında gittim, 2000’in eylülünde döndüm. Daha önce gazetecilik için, özellikle de 1994-95’te Yeni Yüzyıl’da çalışırken çok sık gider gelirdim, hatta Ankara’yı gazetecilik açısından severdim de. Ama Radikal için ve orada kalmak üzere gittiğimde içimi bir sıkıntı bastı.
O zaman bugünle kıyaslanmayacak kadar ‘güdük’ bir şehirdi; zaten temel itirazım da bunaydı, Ankara’nın beni manevi anlamda fakirleştirdiğini, tek boyutlulaştırdığını düşünüyordum. Bugün de böyle düşünüyorum. Ankara siyasetle yatıp siyasetle kalkan bir şehir; lokantadaki garsondan taksi şoförüne herkes siyaset konuşmaya bayılıyor. Öyle olunca da, size siyaset dışında hayat alanı pek kalmıyor.
O yıllarda Ankara’nın otel lobileri ve bazı ünlü lokantaları vardı. Her dönem bazı lokantalar ünlü oluyor nedense. Mesela ben Washington Lokantası’nın en heyheyli günlerine yetişemedim ama RV’nin sonlarına yetiştim. Şimdilerde Trilye’nin heyheyli günleri yaşanıyor. Beş yıl sonra ne olur bilinmez.
Bu lokantalarda yemekler belli bir düzeyin üstünde, kötü yerler değiller elbette. Ama herkes bu lokantalara gidiyor, masalarda aynı anda bakanlara, iş adamlarına, milletvekillerine, gazetecilere rastlanıyor diye buraları Michelin yıldızlı yerler sanmak da doğru değil.
50’lerde Menderes hükümetleri Trabzon ve Rize’yi Ankara’ya ve İstanbul’a bağlayan yolları yaptığından beri süren bir efsane, balığın tazesinin Ankara’da bulunduğu meselesi. Modern ulaşım teknikleri ve Türkiye’nin en büyük balık halinin İstanbul’da olması gerçeği, Ankara’nın Trabzon-İstanbul yolunda artık bir ara durak olmaması hali, efsaneyi çoktan bitirdi. Ama birileri hâlâ buna inanmak istiyor, ne yapalım.
İtiraf edeyim, Trilye’de dört-beş kere balık yememe rağmen bu lokantanın İstanbul’da Boğaz kıyısında sıralanmış binlerce sıradan lokantadan belirgin bir farkını göremedim. Belki ben fark etmedim, sahipleri kusuruma bakmasın. Buna karşılık, uzun yıllardır Oran’da minicik bir dükkânda hizmet veren Kalbur, özgün lezzetiyle bence iyi bir lokanta. Bütün Ankara ziyaretçilerine öneririm.
Ankara’ya iş değil de hoşça vakit geçirmek için gideceklere tek tavsiyem var, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne gitsinler. Bu olağanüstü müze, maalesef bana hep Kapadokya’ya giderken Ankara’ya uğrayan Japon turistlerden başkasınca gezilmiyor izlenimi veriyor; oysa sahiden olağanüstü. Çok klasik gelecek belki ama Anıtkabir Müzesi de çok önemli eserlerin sergilendiği güzel bir müze, burayı da görmek gerek.
Ankara’nın son 15 yılda yaşadığı değişimi ve taşra kasabası olmaktan çıkıp büyükşehir olma yolunda kat ettiği mesafeyi çoğu Ankaralı tam göremiyor; belki bu değişimin çilesini de günbegün yaşamak zorunda kaldıkları içindir. Ama iki günlüğüne gelip de kendilerince lokanta listeleri yapan gazetecilerin bilmediği bir yüzü daha var Ankara’nın: Burası giderek daha fazla bir gençlik-öğrenci şehri oluyor; o gençlik ve öğrenciler için örgütlenmiş ciddi ve çok renkli bir gece hayatı da var, meraklısı biliyor zaten. 

Tanıl Bora (Yazar)
Büyük öğrenci evinden Gökçekkent’e...

İstanbul kökenli bir Ankaralı olarak, acıyan bakışlarla karşılaşmaya alışığım. Her köşesinde devletin hazır ve nazır olduğu, bürokrat, siyaset çamuruna bulanmış, renksiz, denizsiz Ankara’ya nasıl tahammül edilebildiğine sadece İstanbulluların değil birçoklarının aklı ermez. Oysa hiç tahammül falan demeyelim, Ankara’nın insanlarını buraya can-ı gönülden rapteden bir cazibesi vardı pekâlâ. İlk söyleyeceğim: Bir küçük-büyükşehir cazibesi. Büyükşehir konforlarını küçük ölçekte sunan bir şehir. Her yerden her yere çok vakit kaybetmeden gidilebilen, derli toplu... Kızılay’da ‘herkese’ rastlayabileceğiniz kadar küçük ve samimi, mahremiyete izin verecek kadar büyük ve anonim. Dozu ayarlanmış metropol telaşı; hafakan bastırmayan taşra sıcaklığı.
Memur ve öğrenci şehri denir ya buraya... Bürokratın soğukluğunun ve dar kafalılığının mekândaki izdüşümü gibi görülür ya... Banaysa Ankara’nın öğrenci kimliği daha baskın görünür. Ankara’da hayatın enerji kaynağının, üniversite öğrencilerinin hayat tarzı olduğunu, dahası bu hayatın dokusunu onların oluşturduğunu düşünürüm. Uzun ev sohbetleri, hararetli tartışmalar, birbirine zaman ayırmak... Derin dostluklar, sadakat duygusu... Ankaralı, aşkını en çok birbirinden çıkarır. Çünkü insanlar birbirlerine çok düşerler. Belki, Ankara’yı karalarken hep söylendiği gibi, yapacak başka şey olmadığındandır. Varsın öyle olsun. Kısacası, talebe romantizmi Ankara’da daha uzun sürer.
Ankara’ya atfedilen ‘aşırı’ siyasilikte de, sadece devletlû siyaset esnafının dünyasını görmemek lâzım. Öğrenci milletinin siyasi heyecanının verdiği rengi unutmamalı.
Ankara’yı pejmürdeliği, sadeliği ve ‘dostluğuyla’ (Ankaralı has yazarın, Barış Bıçakçı’nın ‘Herkes Herkesle Dostmuş Gibi’sini anıyorum) kocaman bir öğrenci evi gibi tahayyül etmek, biliyorum, tabii ki Ankara’nın sadece bir yüzünü anlatıyor. Ama muhtelif çehreleri arasında böyle bir çehresi de var pekâlâ. Üstelik, bu çehrenin, 1960’lar ve 70’lerden, 80’lere dek şehre damgasını vuran bir hegemonyası olduğunu düşünüyorum. Söyleyeceklerime geçmiş zaman kipinde başlamıştım; şu üç buçuk paragrafa sığdırdığım Ankara şehrengizi, o vakitlere aittir.
Zamanımızın Ankara’sında da bu şehrengizin hayaletine rastlayabilirsiniz ama şehre damgasını vuran, artık başka bir ruhtur. Ankara’yı taşralaştıran, pahalılaştıran, görgüsüzleştiren, agresifleştiren, ciddi bir beyin göçünü tetikleyen bir ruh. Ankara, köprülü kavşaklar ve alt-üst geçitlerle yayalara karşı bir iç savaş yürüten ve kamusal olmaktan gitgide uzaklaşan kamusal alanlarıyla, ‘bin kişiye düşen metrekare’ hesabıyla Avrupa’da ‘şampiyon’ olan alışveriş merkezleri ve bunları birbirine bağlayan şehir içi otoyolların hükmü altında, lime lime edilmiş bir uydu-kentler federasyonu veya bizzat devasa bir uydu-kenttir. ‘Gökçekkent’ diyelim biz ona. Allah muhafaza, sakın ‘Gökçekkent-1’ olmasın?

Murat Yetkin (Radikal Gazetesi Ankara Temsilcisi)
‘Balık Ankara’da yenir’ bir şehir efsanesi mi?

Karadeniz’de büyümüş, mevsimi geldiğinde Ereğli’nin Çınaraltı balıkçı barınağından çifti 50 kuruşa palamut almış, arkadaşlarla vakit geçirmek için mendirekte çapari atıp istavrit tutmuş bir ‘Ankaralı’ olarak, balık yemek benim için yalnız damakta bıraktığı lezzet değil, biraz da yediğiniz çevredir. Yıllar önce Anadolu Feneri’ndeki barınakta poyraza karşı yediğimiz kalkan tavayı, bir Mavi Yolculuk safasında, Göcek koylarından birinde, tepede dolunay, su içine dostlarla kurduğumuz yüzer-tepsi sofrada yediğimiz orfozu, Antalya limanına tepeden bakan masamızda nar gibi kızarmış sulu lahoz şişi yalnızca damakta bıraktığı lezzetiyle hatırlamıyorum ki. Yani balığı, kimse kusura bakmasın, gün batımına karşı Cunda ’daki Bay Nihat’ta yemek ile, Güniz Sokak’ta, eski Schnitzel’in yerine açılmış tıkış tıkış Bay Nihat’ta yemek arasında tabii ki dağlar var.
Fevzi Hoca’nın Trabzon’da yaptığı mezgit tava, Trabzon’da olduğu için ağır gelmezdi belki. Şimdi Ankara’da iki dükkânı var: Birisi, AK Parti siyaset ve bürokrasi erbabıyla iş âleminin buluşma yerine dönen Çevre Bakanlığı tesislerindeki yeri, diğeri Gaziosmanpaşa’da, ‘sosyete’ için. Hoca, içkisiz balık satıyor. Başbakan Tayyip Erdoğan en çok onu seviyor. 
Bay Nihat ile Fevzi Hoca burada daha yeniler, öğrenecekler. Başta öğrenecekleri, ‘Balık Ankara’da yenir’ şehir efsanesinin kaynağı. Fevzi Hoca hâlâ sadece Doğu Karadeniz, Bay Nihat hâlâ sadece Kuzey Ege sularında. Oysa Ankara balıkçıları en başta ve en fazla balık çeşitliliği nedeniyle bu efsaneyi hak etmişlerdir.
Karadeniz’de o sabah toplanan hamsi Samsun’dan, Körfez’den hasat edilen karides İskenderun’dan, lahoz Antalya’dan, çipura İzmir’den, mevsiminde papalina Ayvalık’tan, lüfer, ahtapot Çanakkale’den, kalkan İstanbul’dan Ankara’ya öğleden sonra iner, akşam sofrada yerini bulur.
Balığın en taze ve kalitelisi buralardan önce Ankara’ya gönderilir. Çünkü Çankaya Köşkü’nden Başbakanlık Konutu’na, Genelkurmay mutfağından Amerikan, Rus, İngiliz, Fransız ve Alman sefaretlerinden başlayarak en seçkin ziyafetlerin verildiği salonlara dek, ev sahibini mahcup etmemeli, ayak kesmemelidir. Oran’da Kalbur ile 20 yıldır mütevazı bir Türkiye şöhreti yapan Mehmet ve Bilen Tekmen çiftinin, Gaziosmanpaşa’da 10 küsur yıldır kalburüstü Trilye’yi işleten Süreyya ve Mahmure Üzmez çiftinin sırrı budur.
Mehmet Bey, ki Oran şehrini kuran mimar-mühendis ekibindendir, sizi hiç ummadığınız anda tabağınıza bıraktığı morina sucuğuyla ya da Çin usulü buğuladığı sarıkanatın bütün halinde çıkardığı kılçığını tavaya atıp icat ettiği bisküvi kıvamında lezzet bombasıyla selamlar. İkinciyi istersiniz, ‘Yok’ der, ‘Başka müşteri de yiyecek’.
Süreyya Bey, ki yıllarca Genelkurmay mutfağını yönetmiştir, kokoreç baharatını beyaz balık etleriyle kıyıp koyar önünüze. Mevsiminde kırlangıç buğulamayı ondan yediyseniz, başka yerde yemeyi kendinize yediremezsiniz. Lüfer ızgaranın yanına marul-roka yerine brokoli salatası çıkarıp kabul ettirmek bir marifet ve cesaret işidir.
Son birkaç yıldır ‘gözlemci’ sıfatıyla Ankara’ya görevlendirilen bazı İstanbullu gazeteciler tarafından ‘keşfedilen’ Ankara balıkçıları bunlarla sınırlı değil ama. İran Caddesi’nde yıllardır sessiz sedasız iyi balık yediren Yosun’u unutabilir miyiz? Münhasıran balık lokantası olmadıkları halde içkili lokanta kültürü çerçevesinde deniz ürünlerini meze tepsisinden, balık tabaklarını mönüsünden hiç eksik etmeyen Göksu’yu, Körfez’i, Kumsal’ı anmamak olur mu? Ankaralılara ‘pideci fiyatına’ iyi balık yediren Pişirme Evi’ni, yenilerden Marmaris Balıkçısı’nı ihmal edebilir miyiz? Deniz manzaramız yok ama Ankara balıkçıları bize iyi bakıyor; şimdi değil, yıllardır böyle bu.

Faruk Sade (Siyah Beyaz Bar’ın sahibi)
‘Artık mesleklerin bir araya geldiği mekân pek yok’

Siyah Beyaz Bar, 1984’te sanat galerisiyle birlikte kuruldu. İlk müşterilerimiz, o zamanlar bizimle aynı yaştaki dostlarımızdı. ODTÜ ’lü büyük bir grup vardı. Sonra gazeteciler geldi. Zaman içinde sanatçılar, sanatseverler, politikacılar, yabancı misyon gelmeye başladı. Sedat Ergin, Ufuk Güldemir, Hasan Cemal, Yalçın Doğan, Rüşdü Saraçoğlu, Özdemir İnce, Uğur Mumcu, Can Dündar, Tuncel Kurtiz aklıma gelen bazı isimler. Dostluklar kuruldu, epey evlenen çift de var.
Biz çıktığımızda genellikle Kumsal adlı balıkçıya, Nikki isimli restorana, Cafe de Cafe’ye gideriz. Artık mesleklerin bir araya geldiği mekânlar pek yok. Ankara’nın en önemli restoranlarının başında Merkez Lokantası gelir. Atatürk zamanından kalan mekân kalitesini korur. Orada bilhassa pazar öğlen eski ve yeni birçok siyasetçiye rastlayabilirsiniz. Siyasetin nabzı eskiden lüks otellerin lobilerinde atardı. Ancak artık oralarda bile siyasetçi görmek zor.
Ankara ve İstanbul’u karşılaştırmak benim için imkânsız. Ankara küçüklüğünden dolayı işlerin daha kolay halledilebildiği, dostlukların daha yoğun olduğu, insanların kendilerine vakit ayırabildiği bir şehir. İstanbul’da bir günde iki iş yapmak bile olası değil.

Sedat Ergin (Hürriyet Gazetesi yazarı) 
‘Oran’daki Kalbur bir lezzet mabedidir’

Ben İstanbulluyum, 1976’da Ankara’ya okumaya gittim, 2005’te doğduğum kente döndüm. Ankara’yı çok severim, sevmeye devam edeceğim. Bir yerde mutlu yaşamışsanız orayı seversiniz... Geçmişiyle kıyasladığımda ilk ayak bastığım 70’lerin Ankara’sı bugün büyük ölçüde kayboldu. Bir kere kent fiziki olarak çok değişti. Eski Ankara’da her şey ‘çanak’ dediğimiz alanın içindeydi. Bütün hayat yarıçapı bir kilometrelik daire içinde cereyan ederdi. Bence geçmişte Ankara sosyal yaşantısı, kültürel hayatı, eğlencesiyle -pek çok yeni ve modern mekân açılmış olmasına rağmen- bugünkü durumundan çok daha ilerideydi. Bu görüşümü biraz nostaljik bulabilirsiniz ama bana bugünkü Ankara eskisine kıyasla daha az renkli gözüküyor. AKP’nin iktidarda olması da bence Ankara’nın yaşantısını biraz donuklaştırdı.
Benim dönemimde en çok gittiğimiz yer Siyah Beyaz’dı. Bizim çevre iflah olmaz derecede Siyah Beyaz’cıdır. Bir de rock bar olarak Manhattan’a çok sık giderdim. 80’lerin sonunda ve 90’ların ortalarına kadar Alpay’ın işlettiği gece kulübü Karpiç muhteşem bir yerdi, az sabahlamadık. Süleyman Nazif ve Wok da bir dönem çok popülerdi. Ancak çoğu kalıcı olamadı. Bir de Ankara’da ev eğlenceleri, partileri de hep eğlenceli olmuştur. Kentin imkânları sınırlı olunca eğlenmesini bilen insanlar eğlence ortamını da kendileri yaratırlar.
Uzakta kaldığım için şimdiki yerleri pek iyi bilmiyorum. Bizim zamanımızda RV restoran siyasetin nabzının tutulması açısından çok önemliydi. 70’lerin ortalarında göreve başladığımda Büyük Ankara Oteli’nin barı da gazeteciler açısından çok merkezi bir yerdi, siyasetin nabzı orada atardı. Örsan Öymen her akşam oradaydı. Şimdi galiba siyaset açısından Papermoon ve Trilye revaçta.
Ankara’nın ‘En iyi balık burada yenir’ iddiası hep olmuştur. Sabah Sakarya Caddesi’nden geçerseniz gece Karadeniz’de tutulup, sabaha karşı Samsun’dan yüklenip tezgâha çıkarılan taze balık görürsünüz. Biz Körfez Lokantası geleneğiyle büyüdük. Orada sanatçısı, politikacısı, gazetecisi, öğretmeni, memuru, sendikacısı, öğrencisi hepsi yan yana oturup kafayı çekerdi. Maalesef kapandı, o gelenek şimdi bir ölçüde Kumsal’da devam ediyor. Bir de Oran’daki Kalbur benim için Türkiye’nin en önemli deniz ürünleri restoranıdır, bir lezzet mabedidir.
Ankara ve İstanbul’u karşılaştırmak Ankara’ya biraz haksızlık olur. İstanbul’un sunduğu imkânların zenginliğiyle Ankara kıyaslanamaz. Sadece Ankara değil New York, Londra, Paris, Berlin ve Moskova dışındaki dünya kentleri de kıyaslanamaz. Ankara henüz bir yüzyılını bile geride bırakmış değil, hâlâ genç bir kent. Ona rağmen sanat, kültür, bilim, eğitim alanlarında Türkiye’ye paha biçilmez katkıları olmuştur. Hafife almayın; bugün İstanbul’daki büyük bankaların genel müdürlerinin çoğu Ankara kökenli. Kültür sanat hayatına damga vuranların önemli bölümü de Ankara’dan. Ülkenin hukuki ve siyasi başkenti ile kültür ve ekonomi merkezi olan büyük kenti arasındaki kopukluk Türkiye için büyük talihsizlik.

Ahmet Boyacıoğlu (Ankara Sinema Derneği Başkanı, yönetmen)
‘İstanbul’ a gitmeyi severim, sonra da Ankara’ya dönmeyi...’

Benim için Ankara son 20 yılda mekânlar açısından pek değişmedi. Çünkü yıllardır hep aynı yerlere gidiyorum, yeni mekânlar, yeni yüzler aramak gibi bir derdim yok. 25 yıldır Siyah Beyaz’a gidiyorum. Önemli olan o sıcaklık, o içtenlik, o dostluk. Dışarıda yemek yiyeceksem Kalbur’a ya da Gar Lokantası’na giderim. İstanbul’dan gelen dostlarım varsa onlara “Gelin, sizi doğru dürüst bir balık lokantasına götüreyim, İstanbul’da bulamazsınız” derim. İstanbul’da Kalbur kadar iyi bir balık lokantası varsa -ki olduğunu hiç sanmıyorum- bilen bana söylesin. Son 20 yılda Ankara’da kente eklenen yeni yerleşimler oluştu ancak bu uydu kentler hiç ilgimi çekmiyor. Ben her gün evimden işime yürüyerek gidiyorum. Araba kullanmamanın ne büyük özgürlük olduğunun kaç kişi farkında acaba? Ankara-İstanbul kıyaslaması yapmamak daha iyi. Ben Ankara’da mutluyum. İstanbul’a gitmeyi severim, sonra da Ankara’ya dönmeyi...

Mert Fırat (Oyuncu)
‘Gölbaşı’ndaki Belçikalı’nın Yeri’nde kurbağa bacağı’

İlkokul dördüncü sınıfta gittim Ankara’ya, 18’e kadar aralıksız oradaydım. Ankara Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nden mezun oldum, ODTÜ’de altı sene kürek yaptım. Kürek çekmek zengin sporu görünüyor, halbuki ben tam da param olmadığı için başladım. Ankara tam da böyle bir yer işte. Bir tiyatro festivali olur mesela, herkesin haberi olur, herkes gider. Tiyatro ve sanat hayatını rahat takip edersin. Okumak ve üretmek için harika bir şehirdir. Herkes çok sistemli yaşar. O sisteme dahil olursun ama bu insanı yozlaştırmaz. İstanbul’dakilerin çok şeyden besleniyor olması, Ankara’da yaşayınca seni motive eder. İstanbul’un gerisinde kalmama bilinciyle daha çok çalışırsın.
Ankaralı seyirciye bir şey kabul ettirmek çok zordur ama kabul ederse çok sever. Sergi salonları, müzeler, Etnografya Müzesi, Anıtkabir içindeki müze çok güzeldir. Boğaziçi Lokantası vardır Ulus’ta. Çok güzel ev yemekleri yaparlar, tarihi bir yerdir. Samanpazarı’ndaki Pirinç Han’ın gözlemesi, ayranı, kahvaltısı çok güzeldir. Gölbaşı’nda Belçikalı’nın Yeri’nde kurbağa bacağı, kerevit köftesi, aklınıza ne gelirse yapılıyor. Ulus’ta İtfaiye Meydanı’nda dönercimiz vardır. Bütün devlet tiyatrosu sanatçıları, esnaf orada yer.
Big Chefs çok güzeldir. Atatürk Orman Çiftliği’nde köfte, ayran, sucuk ekmek, dondurma çok güzeldir... Kale, bilinen bir yerdir. Herkesin bildiği bir Osman Amca vardır, çok iyi çay demler. Acayip şekilde güzel balık olur Ankara’da, Karadeniz’den gelir. Balık pazarımızda martılar vardır, kamyonun arkasına takılırlar.  

Gamze Cizreli (Big Chefs’in sahibi)
‘Ankara müşterisi daha talepkâr’
2006’da açık mutfak, sıcak ve samimi bir dekor, lezzetin ön planda olduğu bir konseptle, işinin ehli şeflerle yola çıktık. İki buçuk yıl gibi kısa bir zamanda Ankara’da şube sayımız üçe çıktı. Gaziantep’te de bir yerimiz var. Geçen yıl İstanbul’da iki şube daha açtık. Minik sürprizler yapmayı severiz. Kahvaltıya dışarıdan geçen sokak simitçisini davet edip masalara simit dağıtırız. Ankara’da doğan bir markayı İstanbul’a taşımak risk gibi görünebilir ama yıllarca Ankara müşterisine hizmet verdikten sonra İstanbul’da başarısız olma ihtimali yok çünkü Ankara müşterisi daha titiz, daha seçici ve talepkâr. Ankara çehresi itibarıyla İstanbul’a göre ağır ama yeme içme kültürü olarak çok fark göremiyorum çünkü gerçekten lezzetli ve kaliteli sunum dünyanın her yerinde kabul görür. 

Süreyya Üzmez (Trilye Restaurant’ın sahibi)
‘Deniz ürünleri hassastır, ilgi ister’

Ankara tarih boyunca pek çok konunun öncüsü olmuştur. Ben de bu görüşle yola çıktım. Dünyanın her ülkesinden aşçılar gelsin, Ankara Trilye’de neler oluyor diye merak etsin istedim. Dünyanın pek çok ülkesinden rezervasyon alıyoruz. Yabancı köşe yazarları bizden sitayişle bahsediyor. ‘Türkler Akdeniz’i Ankara’ya taşımış’ diye haber yazıyorlar. Trilye’yi ilk fark eden İstanbullular oldu. Bir slogan oluşturdular ve buna sadık kalıyorlar: ‘Trilye’ye uğramadan Ankara’dan dönülmez!’
Dünyadaki tüm restoranları dolaşıyor, lezzetleri yakından takip ediyorum. Ankara denizlere uzak ama merkezde. Her balık kolay ulaşabiliyor. Deniz kenarlarındaki restoranlar lokal balıklarla çalışıyor. Biz dört denizin en iyi ürünlerini getiriyoruz. Böyle güzel hammaddeyi güzel işleyince muhteşem lezzetler ortaya çıkıyor.
Trilye, balığa sevdasını vermiş bir mekândır. Derin dondurucu kullanmaz. Türkiye’nin her yerinden her sabah taze ürün getirtir. Deniz ürünü hassastır, ilgi ister. Patlıcanlı enginar, semizotlu brokoli, karides nirvana, deniz kabuklularıyla fırında lahoz, ateş tatlısı denenmeli bence. 

Zerrin Çavuşoğlu (Çayyolu Remax Renk Genel Müdür) 
‘Gözde semtlerin başında Çayyolu geliyor’

Son zamanlarda Ankara’nın en gözde semtlerinin başında Eskişehir yolu boyunca hızla gelişmeye devam eden Çayyolu geliyor, sonra da Oran ve Yıldız tarafı... Oran ve Yıldız, şehrin diğer ucunda ve ilerleme noktaları Çayyolu kadar açık olmayan, ancak birkaç yeni projeyle gündemde olan semtler. En popüler sitelerse Angora evleri, Mesa Koru, Konutkent. Ankara’da Çayyolu dışındaki hemen her bölgede gecekondu arsalarından yeni inşaatlar yapıldı. Çayyolu ise modern şehirlerde olması gerektiği gibi planlanmış, bakir bir alanda gelişti. Ana bulvarlar, caddeler, sokaklar ve irili ufaklı yüzlerce konut siteleri planlı yapılmış, bu sitelerde güvenlik ve sosyal tesislerin olması da talebi artırıyor. Çankaya ve Oran tarafı da tercih edilse de Çayyolu’ndaki modern yapılı siteler ve lüks villa siteleriyle rekabet edemezler. Çayyolu’nda şehrin gürültüsünden kaçan herkes için 300 bin TL’den 1 milyon 500 bin TL’ye kadar villa seçenekleri var. Entelektüeller, bürokratlar, sanatçılar, müstakil villa hayatını sevenler bu bölgeye hızla akın ediyor. Muhafazakâr kesim arasında da Etlik ve Keçiören talep gören bölgelerden. 

Murat Meriç (Müzik yazarı, DJ) 
‘Bu eski 45’likler hadisesi orada doğdu’

Ankara bürokrasi şehridir, uzaktan bakıldığında sıkıcıdır ama eğlence hayatı renklidir. Pavyonlar, rock barlar ve türkü barlar bir aradadır. Son yıllarda ‘sıkıcılık’ gecelere de sirayet etti ama efsanevi barları ve müzik piyasasına armağan ettiği figürlerle Ankara hep güzel anıldı.
Ankara’ya 22 yıl önce gittim. 16 yaşındaydım. Rock bar denen hadise yeni çıkmıştı. İlk biramı 18’imde bir türkü barda içtiğime göre onların yükselişi de aynı tarihlere uzanıyor olmalı. Hayat, o yıllarda Sakarya Caddesi’ndeydi. İlk biralar Büyük Express’te içilir, ardından türkü çalan Kavel’e ya da Beer Station’a rock dinlemeye gidilirdi. Pilli Bebek, dönemin meşhur grubuydu.
Gölge, SSK İşhanı’nda açılan ilk rock bardı. Pastaneler, av malzemesi satan dükkânlar ve kasapların arasındaydı. Hep doluydu. Artun Ertürk’ün grubu Diplomatic Immunity, ‘cumartesi gecesi ateşi’ydi. Pazarları Süleyman Bağcıoğlu’nun desteğini alan Soul P. çalardı. Muadili Soul Stuff’tı. Baraka ve Pusula da eklenince SSK bir rock bar cenneti oldu. Pusula, Fikrim’e dönüştü ve içinde bulunduğum ‘eski45likler’ hadisesi orada doğdu. Gölge bir nevi sübaptı; o gidince SSK bitti. Şimdi kapısında renkli gömlekli korumalar olan, palmiyelerle süslü bir eğlence mekânı.
Overall, Gölge geleneğini Güvenlik Caddesi’nde sürdürdü ama hızla rutinleşti. Öncesinde aynı yerde Alpay’ın işlettiği Karpiç vardı. Tunus Caddesi’nde açılan IF ise yeni bir soluk getirdi. Orada konser vermeye gelen Pamela ve Bedük, Ankara’nın eski müzisyenlerinden.
80’lerde ilk rock barlar Kavaklıdere’de açılmıştı. A Bar, Bestekâr Sokak’taki Nicky’s ve civarındaki Roadhouse, bir dönem çok popülerdi. Siyah Beyaz’la Selçuk Yöntem’in işlettiği Replik Bar ‘nezih’ti. Vedat Sakman, Ankara’yı terk etmeden önce orada çalardı. Replik’in yanındaki Manhattan ‘farklı’ydı. İstanbullu müzisyenler konser vermeye oraya gelirdi. Kuğulu Park’ın karşısındaki Airport ise 80’lerde Ankara’nın efsanevi diskosuydu, 90’lara varmadan kapandı.
Sakarya’nın son demlerinde açılan Limon, Gölge’nin alışkanlığa dönüştüğü dönemde bir nevi gençlik aşısıydı. Replikas, Nekropsi ve Duman, albümsüzken Limon’da verdikleri konserlerle tanındı. Barın memleket müziğine sunduğu grup ise maNga oldu.
Son 10 yılda Ankara’nın şaftı kaydı. Ulus pavyon kültürü Kızılay’ı işgal ederken rock barlar Tunalı Hilmi-Tunus eksenine taşındı. 60’larda ‘nezih’ kulüplerin olduğu Dedeman-Büyük Ankara Oteli arasındaki bölge, 80’lerde eğlence el değiştirince pavyon istilasına uğradı. İlerleyen yıllarda Saklıkent’in açılmasıyla Akay hareketlendi ama bu da işe yaramadı. Melih Gökçek’in barlara açtığı savaş ve bilhassa Sakarya’da kapanan barların yerine dini kitap satan dükkânlar açılması, bu süreci hızlandırdı.
Efsanevi Ankara barlarından ve gruplarından söz edemiyorsak, nedeni biraz da öğrencinin kampüse itilmesi. SSK bitti ama eğlence devam ediyor. Fikrim’in SSK’dan ‘kurtulup’ Sakarya’ya inmesi, onun çizgisini takip eden Nefes, EskiYeni gibi yeni oluşumlar ve Kuğulu Park civarında açılan mekânlar geleceğe umutla bakmamızı sağlıyor. Eski şaşaalı Ankara gecelerinin geri dönmeyeceğini ise artık çok iyi biliyoruz.