Ankara yandı bitti kül oldu!

Ankara yandı bitti kül oldu!
Ankara yandı bitti kül oldu!
Fatih Artman'ı görünce akla 'Behzat Ç.'nin Harun'unun gelmemesi zor. Ama tabii ki dahası da var... Biz de Artman'la buluştuk; sohbete karakterinden girmememiz imkânsızdı belki ama satır aralarında Harun'suz türlü ayrıntıya ulaştık.
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

Feci âşık, biraz da şapşal ama hep iyi kalpli, hep çok içten. Polis. Ve polisliğini kullanmayı seviyor. Sevdiği kız reddettiğinde polis telsizlerini “Seviyorum merkez!” diye inletecek kadar duygusal; lezbiyen bir kadına “Peki, hamile bırakmayı nasıl başardınız?” diye soracak kadar patavatsız. Çoktan anladınız, ‘Behzat Ç.’ dizisinin Harun’undan bahsediyoruz.
Üç yıl boyunca Behzat Ç.’de izlediğimiz Fatih Artman, hayatın erken büyümeye zorladıklarından... Kim bilir, belki henüz 25’inde olduğu halde, yaşça daha büyük görünmesinin sebebi de budur.
Hâlâ kimseyi kırmayan ve üzmeyen bir yapıda olduğunu söylüyor, hayattaki en büyük dileklerinden biri de insanların birbirini düşündüğü bir düzene kavuşmak. Ankara ’da mahalle kültürüyle büyümüş. 14 yaşında babasını kaybedince, küçük yaşta birden ‘evin erkeği’ olmuş. Babaya dair öykülerin yer aldığı Ercan Kesal’ın ‘Peri Gazozu’ kitabını eline aldığında zorlanması da bundan: “Böğüre böğüre, ağlaya ağlaya okuyorum, daha doğrusu okuyamıyorum.”
Aslen Boşnak kökenli. Tuttuğu takımsa aile mirası. Dedesi takım kötü gittiği zaman, oturup sevgilisine yazar gibi mektup yazarmış Fenerbahçe’ye. Artman’daki aşkın kıvamı da buna yakın: “FB için ölmem, FB için kimseyi dövmem ama FB’den hayatta vazgeçmem. Her maçını izlemem ama her maçının sonucunu bilirim” diyor.
Ankara’ya gittiğimde karşılaşırdık ancak ‘Behzat Ç.’ konuşmuşluğumuz pek yoktu. Serinin hâlâ gösterimde olan son filmi ‘Behzat Ç. Ankara Yanıyor’ vesile oldu, İstanbul’da buluştuk...

Holding adı gibi soyadın var, Artman Holding.

Âşığımdır soyadıma.

Ciddi misin?

Gerçekten. Türkiye ’de tek bizde olduğunu düşünüyordum. Yıllar, yıllar önce Google’a bakmıştım, bir iki Artman daha görünce epey üzülmüştüm. Esasında soyadımız başkaymış ama nüfus memuru yanlış yazmış.

Bir anlamı var mı?

Kötülüklerden arınmış gibi bir anlamı var ama ben anlamından dolayı değil havalı durduğu için seviyorum (Gülüyor). Bir de (İngilizce okunuşuyla) artman diye geyik yapıyoruz, ‘sanat adamı’ falan.

Sanat adamı mısın peki?

İnşallah olurum bir gün. Daha değilim, şu aralar hiç değilim.

‘Şu aralar’ı neden vurguladın?

E yaptığım şey yalnızca dizi... Çok akılda kalıcı ve efsanevi bir iş olduğu için belki o duygum tatmin oluyor ama yaptığım iş için tam manasıyla sanat yaptım diyebileceğim bir durum yok ortada.

‘Behzat Ç.’ sanat değil mi yani?

Televizyonda olan hiçbir şey sanat değil bence. Konservatuvarda biraz daha idealist ve konservatif bir eğitim aldık, o yüzden böyle düşünüyor olabilirim. Her şey tiyatroya odaklıydı. En yakın zamanda tiyatro yapma hayalim var benim de.

Nerede peki? Bildiğim kadarıyla İstanbul’da birtakım görüşmeler yapıyorsun çünkü.

Nerede olursa yaparım. Evet, görüşmeler var ama nasıl sonuçlanacağını bilmiyorum şu an. Erdal Abimle (Beşikçioğlu) tiyatro yapmak beni çok mutlu eder. Dizi seçiyormuşum gibi düşünmüyorum tiyatroyu; fazla ince eleyip sık dokumadan kabul edebilirim. Ama şu anda öyle bir şey gelmedi daha başıma.

İstanbul’da bir projen olursa kendini Ankara’nın güvenli kollarından buranın kaosuna bırakacaksın. Buna hazır mısın?

Çok korkuyorum. Benim orada ciddi bir düzenim var çünkü.

Doğma büyüme oralısın değil mi?

Evet, bir de ailenin erkeği denildiğinde akla gelen kişi benim. Babacığım rahmetli oldu. Bir yeğenim var 3 yaşında, ona babalık yapıyorum. Ailemin kadınlarıyla dolu bir hayatım var. Şimdi onlardan biri “Gitme” dese, inan etkisi olur. “İstediğini yapabilirsin” diyorlar, bütün özgürlüğü bana veriyorlar, bu sefer kendi vicdanımla cebelleşiyorum durmadan. Konservatuvara girmeden önce, daha Behzat’la ilgili hiçbir durum yokken anneme “Bu öyle bir iş ki konservatuvardan sonra İstanbul’a gideceğim” demiştim. Durum oraya geldi. İstanbul’dan da korkuyorum ben. Sevemiyorum değil ama insan burada daha kozmopolit, birazcık da vahşi.

'Behzat Ç.' final yaptı. Karakterin Harun’u özlüyor musun?

Özlüyorum ama Harun hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor bana, hep olacakmış gibi... Biri balmumundan heykelini yaptırsa da evime koysam (Gülüyor).

Harun’dan ne sindi senin üzerine?

Tam tersi, benim alışkanlıklarımdan ona sinen şeyler var. Patavatsızlığı mesela. Bendeki patavatsızlık daha ziyade açıksözlülük şeklinde; Harun’da da onun dangalakçası var işte. Hayat enerjisi filan da benzer; o da çok acı çekti ama enerjisinin düşmediği zamanlar daha çoktu.

Sen “Seviyorum merkez!” gibi bir şey yapabilir miydin?

Hayatta yapamazdım. Harun’la farkım da burada başlıyor, ben düzene sadık olmaya çalışan, kendimden çok başka faktörleri düşünen biriyim. Harun’sa aklına ilk geleni yapardı.

Bir de erken boşalma sahnen vardı çok konuşulan. Bir ilkti Türk televizyonlarında.

Valla çok zor bir sahneydi benim için, zor ama eğlenceli. Senaryoya bir baktım, “Ve Harun boşalır!” yazıyor. “Bu ne?” dedim, güldük ettik ama komik bir sahne olacağı belliydi zaten. O sorunu yaşayan erkeklerin hislerine tercüman olabildiysem ne mutlu (Gülüyor).

Cumartesi Anneleri, Hrant Dink suikastı, anadilde eğitim, asker zaiyatı, Festus Okey cinayeti, kadına şiddet vs... Dizide işlenen bir sürü toplumsal olayı düşündüğünde, senin için adalet kavramında var mı bir değişim?

Var tabii. Bütün bu toplumsal olaylara başka bir taraftan bakabiliyor olmak seni değiştiriyor zaten. Ben neyi anladım biliyor musun? Bir kere bizim işlediğimiz bütün konularda şöyle bir şey vardı: Bir insan acı çekiyordu. Adalet onun acısını onun tarafından da göstermekti. İşte o acıya hak verip anlayan, hisseden insanın içinden geçen, o anda yapmak istediği şeyi, artık her neyse, Behzat Ç. onları yapıyordu. İşte o yüzden çok sevildi. Kendi adalet kavramını yaratabildi ve bu adalet kavramını devletin belirlediği şekilde değil de insani özelliklerle oluşturdu. Ben bunu gördüm, o yüzden öğretilenle benim sonradan öğrendiğim adalet kavramı aynı değil. Çok üzülen biri ve o insanın telafisi olmayan acısı veya çaresizliği var ortada. Haksızlık var! O acı karşısında senin yapabileceğin ya da söyleyebileceğin fazla bir şey yok, yalnızca anlamak var. İşte o üsluba ya da otokontrol sistemine başkaları tarafından istenildiği şekilde yön veriliyor olması senin adalet kavramına uymadığını gösteriyor. Daha öteye gidemiyor ve yoruluyorsun. Beni yoruyor yani...

Sence Behzat Ç. neyi temsil ediyor?

Vicdanı.

Polisliğe dair ne biliyordun diziye başlamadan önce?

Hiçbir şey. Polise karşı mesafeliydim, küçüklüğümüzden beri “Polis geliyor!” diye korkutulan bir nesil olduğumuz için herkes gibi polisle ilişkim yok gibi bir şeydi. Hayatımda karakol yüzü görmemiştim.

Şimdi üç sene sonra Türk polisi dediğimde aklına gelen?

Duygularını filtrelemeyen, hepimiz gibi dertleri, sorunları olan; verilen gücü gerekli ya da gereksiz yerde kullanan insanlar.

Polisler ne diyor seni gördüklerinde?

Hep seviyorlar, vallahi. Gezi Parkı’nın önünde bir polis “Saygılar Harun Abi” dedi, “Kolay gelsin” dedim ben de. Bizim dizi bir polisin hayatını gösterirken senden, benden hiçbir farkı olmadığını ve aynı sorunları yaşadıklarını resmettiği için sevildi polisler tarafından da. Ben şunları çok duydum: “Kardeşim polis akademisinde okuyor, seni izliyor.” Dedim ki “Benim (Harun) gibi polis olmasın.”

Niye, Harun gibi bir polis iyi olmaz mı?

Polis olarak düşündüğünde Harun biraz sert kaçabilir bence. Karakter olarak iyi, çevresine de iyi, eğlenceli de ama polisliğini kullanmayı seven bir karakterdi.

Bir yandan da romantik olmaya çalışan, naif bir tarafı vardı. Eda için sabahtan akşama kadar past continuous tense çalıştığını unutmadık. Direndi, direndi ve kızın kalbini kazandı.

Evet, güçlü bir karakter çünkü. Kafasına koyduğunu, bilmediği yöntemlerle de yapabilmeyi düşünebilecek kadar güçlü... İstediği şeyin olması için öğrenemeyeceği bir İngilizce olsa bile onu yapabilmeyi istiyor. En sonunda istediği de oldu, evet, Harun da mutlu bir Harun oldu. Açıkçası senaristler ne yapar ne eder bilmiyordum ama ben mutlu bir Harun düşünmüyordum kendi adıma.

O neden?

Dizinin matematiğinde şöyle bir şey var çünkü: Bunlar mutsuz adamlar! Sadece aşk anlamında değil, hep bir dertleri, kederleri var, o yüzden hep mutsuzlar.

Filmin ikinci serisi ‘Behzat Ç. Ankara Yanıyor’da da toplumsal muhalefet, kaçakçılık meselesi, gaz bombaları, coplar ve Emniyet Teşkilatı içindeki hesapları izliyoruz. Sence bu filmi neden izlemeli?

İnsanın vicdanını bir tık rahatlatabildiğimizi düşündüğüm bir film oldu bu. Bunda çok yakın zamanda yaşadığımız Gezi olaylarının da etkisi var. Bence katarsis yaşamak için izlemeli; yaşanılanları dışarıdan görmeleri için izlemeli.

Filmin yanı sıra Ankara da yanıyor!

Ankara yandı bitti kül oldu!

Nedir hissiyatın?

Çok üzücü, ne denebilir ki? Atatürk Orman Çiftliği’ne de çok büyük bir Başbakanlık binası yapıldı. Benim mahallem viyadükler, yollar ve taştan binaların olduğu bir yere dönüştü! Artık ağaca karşı daha duyarlıyım ben, benim içimde ağaç bir simge oldu, birçok yerime dokunmaya başladı.

Kendinde başka nasıl bir değişim görüyorsun son zamanlarda?

Birazcık enerjim düştü. Nedenini bilmiyorum ama galiba çok insan görüp tanıyıp, çok fazla insanın da beni tanımasıyla alakalı bir durum bu. Bünyem ve ruhum buna hiç alışık değildi ve bunu hiç beklemiyordu açıkçası. Daha tedbirli bir insan oldum bir yandan, insanlara güvenmek açısından. Gazi Mahallesi’nde büyüyen, orada gençliğini yaşayan, üniversiteye giden ve üstüne bir de dizi çeken biri olarak mahalle kültüründen hiç kopmadığım için herkeste de o samimiyet var zannediyordum ilk başta. Bunun böyle olmadığını üniversite zamanlarımda gördüm. Her insan iyiymiş gibi düşünmek zor olmaya başladı, ben de karşındakine ona göre davranan bir adam haline geldim.

Sorguladığı başına geliyor


Dizinin ilk bölümlerinde o kadar çok topkek yiyordun ki artık yiyemiyorsundur herhalde.
Aynen, yiyemiyorum; Allah’tan ilk sezonda bitti o yemeler. Çocukluğumda televizyonda bir şeylerin yenilip içilmesine kızanlardandım aslında ben.

Dizilerde yenmesine mi?

Yok, İbo Show’daki sıra gecesine karşıydım mesela. Yiyen var, yiyemeyen var derdim ve ondan sonra böyle bir durumun içine düşünce kendimi çok kötü hissettim. Gidiyoruz çekim için, oturup Aspava’da (Ankara’nın meşhur lokantası) yiyorum.

Ve hapır hupur yiyorsun!

Ve canım hiç yemek istemiyor aslında! İşte o sıra gecesini izlerken benim canım isteyince, isteyip de alamayan küçük çocuğu hayal edip üzülüyordum, benim başıma geldi! Daha oyunculukla alakam yokken de “Hayatta küfür var, dizilerde neden yok?” diye sorguladığımı biliyorum. Sonra o dizinin bana gelmesi de ilginç bir tesadüf. Böyle ilginç şeyler oldu be İpek. Hayat işte...