Anna'nın 'kefaret'i

Anna'nın 'kefaret'i
Anna'nın 'kefaret'i
Tolstoy'un 'Anna Karenina'sını sahne dekorunda yepyeni bir estetikle yorumlayan Joe Wright yılın en iyi filmlerinden birine imza atmış.
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Daha önce birçok kez sinemaya uyarlanmış, televizyon dizilerine konu olmuş Tolstoy’un ‘Anna Karenina’ romanını ‘bambaşka’ bir estetikle sinemaya aktarmak isteyen bir yapımcının, Joe Wright’ın ‘Kefaret’te tek planda çektiği sahil sahnesini gördükten sonra başka bir ismi düşünmesi mümkün olmazdı muhtemelen.
Ama bugün gösterime giren ‘Anna Karenina’daki ‘estetik’ tercih bir zorunluluktan kaynaklanıyor. ‘Aşk ve Gurur’, ‘Kefaret’ gibi dönem hikâyelerine getirdiği yenilikçi yorumlarla övgüler alan İngiliz yönetmen Joe Wright’ın ‘maliyetlerin kısılması’ nedeniyle bulmak zorunda kaldığı çözüm, filmin de alâmetifarikası haline gelmiş.
Tolstoy, daha çok Çarlık Rusyası’nın tarihsel ve kültürel dönüşümlerinin yaşandığı fırtınalı dönemlerde oradan oraya savrulan karakterleri anlatır romanlarında. ‘Anna Karenina’ ise (bu özelliği barındırmakla birlikte) üstadın ‘karakter’ odaklı ender çalışmalarından biridir. Tolstoy, St. Petersburg’da yaşayan, üst düzey bir devlet yöneticisiyle evli ve dönemin sosyal statüsü içinde yükselebileceği kadar yükselmiş genç bir kadının alt üst olan ‘iç dünyası’nı anlatır bu sefer. Anna Karenina, erkek kardeşinin eşiyle arasını düzeltmek için gittiği Moskova’da soylu bir subay olan Vronsky ile tanışır. Karenina ile Vronsky arasında başlayan ‘çekim’ bir süre sonra önü alınamaz aşka dönüşür. İkilinin aşkı, aristokrat dünyasında ‘ayıplanırken’ Karenina da dışlanır. İyi bir adam olan kocası Alexei Karenin’e yaşattıklarından ötürü duyduğu vicdan azabı ile Vronsky’ye karşı büyüttüğü kıskançlık giderek Anna’nın ruhunu teslim almaya başlar. Tolstoy’un karakterin derinliklerine inerek Dostoyevski’ye en çok yaklaştığı romanı olan ‘Anna Karenina’ trajik bir finalle son bulur.
Estetik bir dokunuş
Daha önce birçok kez ‘kostümlü dönem draması’ olarak beyazperdeye aktarılan ‘Anna Karenina’ya Joe Wright’ın yaptığı estetik dokunuş ise hikâyeyi bambaşka bir atmosfere taşıyor. Ahlakçı tavrıyla bilinen Tolstoy’un biraz da yargılayarak baktığı Anna’ya mesafeli durmaya çalışan Wright, filmi de bir tiyatro (operet) sahnesi olarak tasarlıyor. Bu tercihin iki sonucu var. İlki, dönemin Rus aristokratlarının, sözcükleri, ritüelleri ve dansları daha önceden belirlenmiş, hemen herkesin rolünü defalarca tekrarladığı bir oyunun parçası olduklarını gösteriyor. Tolstoy’un, ülkesinin tarihine bakarak yarattığı bu ‘görkemli’ dünyanın aslında ezberlenmiş bir oyun, bir sahne gösterisi olduğunu daha ilk sahneden vurguluyor yönetmen. Bir de hayatı boyunca eline tutuşturulan teksti oynamak zorunda kalan Anna Karenina’nın metnin dışına çıktıktan sonra yaşamak zorunda kaldıklarına odaklanıyor.
Anarşiye az kala...

 Karenina-Vronsky ikilisinin ‘şehvetle’ şekillenen aşkına karşılık Levin–Kitty’nin aristokrasinin ‘oyun’unda başlayıp hayal kırıklığıyla devam eden ve filmin oyun gibi kurgulanmayan (dramaya en yakın) kır hayatında mutlu sonla taçlandırılan ilişkisi de tezat olarak filme önemli bir işlev katıyor. Joe Wright’ın bu yorumunda eksik olan tek şey, tür sinemasını yapı-bozuma uğrattığı filmlerinin zirvesi olan ‘Anna Karenina’da yeterince olmayan cesaret. Biraz daha cesaretli olsa sinema yeni bir ‘anarşist’ karakterle bile tanışabilirdi! Wright, Tolstoy’un yaptığını yapmamak için Anna Karenina ile arasına mesafe koyarak bu fırsatı kaçırıyor elinden. Belki de cesaret edemiyor.
Ama ne gam! Çünkü her şey bir yana, film müthiş bir görsel kurguyla tıkır tıkır işliyor. Wright, sahne dekorunun ve kostümlü dramaların bütün olanaklarını sinema için seferber ediyor. Kusursuz koreografiler, sahneler arası geçişler, duran zaman ve akan hayat... Wright’ın hikâyeye kattığı yorumun izleyiciyi ne kadar içine alıp almayacağı bir yana filmin görsel dünyasının içinde kaybolmamak elde değil.
Ağzıyla kuş tutsa da kimilerine yaranamayan Keira Knightley, üçüncü kez (Aşk ve Gurur, Kefaret) bir Joe Wright filminin ‘arızalı’ karakterinin altından başarıyla kalkıyor. İngiliz yönetmen de bir söyleşisinde Knightley’nin sorunlu karakterlerdeki başarısını överek neden ondan vazgeçmediğini ifade ediyor aslında. Romanda fiziksel özellikleri itibariyle dikkat çekici bir adam olmayan Alexei Karenin karakterini, tartışmasız bir aurası olan Jude Law’a emanet eden Wright, hiç kuşku yok ki ‘ortalama’ bir isimle Anna’nın kocasına ihanet edişini meşrulaştırmak istemiyor. (Kim Jude Law gibi bir adama ihanet eder ki!)