'Anne Ben Barbar mıyım?' çok masum bir soru

'Anne Ben Barbar mıyım?' çok masum bir soru
'Anne Ben Barbar mıyım?' çok masum bir soru
Teması 'Anne Ben Barbar mıyım?' olarak belirlenen İstanbul Bienali, kentsel dönüşüm üzerinden kamusal alana bakacak. Bienalin çerçevesini küratör Fulya Erdemci ile konuştuk
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

14 Eylül- 10 Kasım’da gerçekleştirilecek 13. İstanbul Bienali’nin başlığı Lale Müldür’ün aynı adlı kitabından alıntılanıyor: “Anne, ben barbar mıyım?” Bienalin küratörü Fulya Erdemci, Müldür’ün tersyüz ettiği haliyle ‘barbar’ tanımını bir anahtar olarak alıyor ve kentsel dönüşüm üzerinden kamusal alan kavramını tartışmaya açıyor. Kentsel dönüşümün göbeği Taksim Gezi Parkı’nı da mekanları arasına katmayı planlayan bienali Fulya Erdemci’yle konuştuk.

Bienalin Lale Müldür’den alıntılanan başlığı ‘Anne, ben barbar mıyım?’. Barbarlık ve bienalin çerçevesini oluşturan kamusal alan arasında nasıl bir ilişki var?

Barbarlığı aslında iki anlamda kullandım. Bir anlamı uygarlığın dışı, sınırı... Oradan baktığımızda “mutlak öteki”, en dışlanan, en zayıf, belki de hukuk alanına girmeyen demek. Eski Yunancada vatandaşın zıttı anlamına geliyor, barbar. Kentle ilişkisini ise şöyle kurabiliyoruz. Kentsel politikalar, yeni yaşam alanları ve yaşama kültürü oluşturmaktan daha çok ticari bir anlayışla, yani serbest piyasa ekonomisine göre gelişiyor. Gücü ve parası olan, şehrin en iyi yerlerini alabilir duruma geliyor, olmayan da yavaş yavaş şehrin dışına sürülüyor. Böyle baktığımızda bu sergi kentsel dönüşümün, en zayıf, en dışlanmış vatandaşları ne kadar içerdiğine bakacak.

Kentsel dönüşüm Türkiye ’nin gündeminde peki dünyada sanatsal üretimlerde de baskın bir mesele mi?

Oldukça baskın. Mesela ABD’deki son krizin nedeni emlak patlamasıydı. Kentle bu krizler çok yanyana duruyor. Çünkü kentlerin ve konut sektörünün dönüşümüyle hem ek istihdam yaratılıyor hem de ekonomik canlılık yaratılıyor. O yüzden bu sadece İstanbul’la sınırlı değil. Sao Paulo’da, Mumbai’de, Shangai’da, Avrupa’da da oluyor. Hollanda’da bile var bu. Ama oralarda çok daha planlı, programlı diyebiliriz. Buralarda biraz daha kontrolsüz o anlamda. Kentsel dönüşüm, daha çok yapıların spekülasyonla, kullanım değeriyle daha fazla para, kâr getiren fonksiyonlara dönüştürülmesi üzerine. Otel, AVM, ofis-konut kuleleri gibi... Ama mesela bunların yerine çok eğlenceli bir kütüphane de yapılabilir, San Marco gibi su meydanları da yapılabilir. Ama neoliberal kentsel dönüşüm politikası dediğimiz şey, “nasıl bir yaşam kültürü yaratırız sorusuna” bakmıyor. Aslında kentsel dönüşümü burada bir konu olarak ele alıyoruz. Kamusal alan demek, devletle ticaretin dışındaki sivil alan, devletin yaptığı belli uygulamaların müzakere edildiği, tartışıldığı, eleştirildiği bir alan. Bir nevi emniyet subabı, demokrasi için çok önemli bir parça. Sırf fiziki kamusal kent mekanlarından bahsetmiyoruz. Daha özgür bir tartışma ortamı ve bu tartışma ortamının sonucunda yukarıdan aşağıya kararların tekrar düşünülüp değerlendirilmesinden söz ediyoruz. Bu anlamda, kentsel dönüşüm de çok önemli bir tartışma alanı açabilir.

Kamusal alan çok da belirgin bir fiziksel alanı işaret etmiyor, AVM’ler bile kamusal alan tanımına girebiliyor artık. Çerçeveyi belirlerken bu zorlayıcı olmadı mı?

Aslında tam da bu nedenle bu konuyu seçtim. Bu, 30 yıldır tartışılan bir konu hakikaten. 90’larda Alexander Kluge ve Oskar Negt, Habermas’ın kamusal alanı üzerine düşünüp ‘Proleter Kamusal Alan’ dan söz eden bir kitap yazdılar. Nancy Fraser, Habermas’ın burjuva kamusal alanından bahsediyor ve kadınlar ya da eşcinsellerin bu tanımın içinde yer almadığını söylüyor. Tek bir kamudan bahsedebilir miyiz sorusunu sorarak çoklu-kamular kavramını gündeme getiriyor. Yani bu fiks bir kavram değil, ben de bunu donmuş anlamıyla almayıp, bugün tekrar nasıl düşünebiliriz diye soruyorum. Bu soruları biraraya getirerek bir simya yaratmayı hedefliyorum. Kimya değil, simya diyorum çünkü bilindik formüllerin ötesinde bir şeye ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü bugün bütün dünyada varolan rejimlerden, yönetimlerden bir hoşnutsuzluk var. Ve bu hoşnutsuzluk sadece Arap dünyasında değil, örneğin Yunanistan’da da, İspanya’da da, Amerika’da da, Türkiye’de de söz konusu. Tüm dünya bir arayış içinde. Ama bu ‘nereye gidiyoruz’ sorusunun bir cevabı yok. O cevap için diyorum ki bilindik, ezberlediğimiz durumları unutup yeniden düşünüp yeniden üretmemiz lazım.

Atıl kamusal mekanları kullanmanın bu çerçeveye nasıl bir katkısı var?

Aslında bu iki şeyi gösteriyor. Hem kentsel dönüşümün çapını gösteriyor. İkincisi bu mekanlar, herhangi bir sergi mekanı değil, içleri manayla, tarihle dolu. O anlamda da sanatsal müdahaleler için ilginç yerler.

Bienalin çerçevesini kamusal alan olarak kurgulama tercihinin sebebi neydi?

Ben zaten uzun zamandır hem kent hem de kamusal alan üzerine çalışıyorum. Ama onun da ötesinde şimdi baktığımızda bu kentsel dönüşüm son 30 yıllık bir olay. Ama 90’larda İstanbul küresel kent önermesiyle hızlandı,. 2000’lerde bir tür Osmanlı canlandırması girdi devreye. Şimdi de, 2020’lerdeki hedefi İstanbul’u İslam dünyasının merkezi yapmakmış gibi görünüyor. Biraz Dubai, biraz Singapur gibi... Ama acaba biz bunu mu istiyoruz? Bu çok önemli bir soru. Bu dönüşüm süreci tamamlandıktan sonra hadi bunu tekrar yapalım diyemezsiniz, bu dönüşümler zincirleme etkilerde bulunuyor. Diyelim Gezi Parkı’na, o sözü geçen Osmanlı askeri kışlası kondu. Biraz alışveriş biraz sanat – ki bu da tuhaf bir formül – o yapının oradan kalkması 50-100 yıl sürer. Bu da şu demek; biz zaten onunla yaşayacağız, bizden sonraki nesiller de. Şunu hepimiz kabul etmeliyiz: Her iktidarın aslında görsel bir kültürü vardır. Şimdi, bu iktidarın kültürünün görsel uygulamalarını görüyoruz. Şu an aslında İstanbul çok ciddi bir eşikte. Bunu biraz tartışalım, düşünelim diyoruz.

Bienal bölgelerinin yoğunlaştığı yerler var mı?

Var, mekanların yerlerinin seçimiyle bunu dengelemeye çalışıyoruz. Çünkü İstanbul çok büyük bir kent. Orta ölçekli bir Avrupa kenti olsa tamamına yayılınabilinir. Ama Istanbul gibi bir kentte bunu yapamazsınız. Taksim’den başlayıp Tarlabaşı’na, Kasımpaşa’da tersaneye uğrayıp oradan karşıya, eski şehre geçilecek bir yoğunlaşma düşünüyoruz. Ama tabii ki ofis-konut kulelerini de kullanmak istiyoruz. Bu aks üstünde pek öyle bir yerleşim alanı yok. Onun için daha çok Levent ve Maslak tarafına gitmek gerek. Ama şu anda bunlar bir süreç içinde.

Sanatçı seçimlerinde nasıl bir kriter uygulandı?

Bir yıldır seyahat ediyoruz, araştırıp görüşüyoruz. Kamusal alan üzerine çalışan çok sayıda sanatçı var. Hem hepimizin bildiği, ağırlıklı olarak mimari müdahelelerde bulunan tanınmış sanatçıları davet etmek istiyorum, hem de, direkt sokakla ilişkili çok genç bir nesil var, onları. Ayrıca, kentsel dönüşüm ilk defa şimdi olmuyor. Mesela 1970’lerde New York’ta büyük bir nezihleştirme gerçekleşti. O dönemde bu duruma büyük bir sanatçı tepkisi var. İfade araçlarını ona göre dönüştüren sanatçılar var. Ben sergiye o tarihi perspektifi de koymak istiyorum.

Serginin başlığı neden Lale Müldür’den seçildi?

Serginin kavramsal çerçevesinde kuramsal bir aks var. Bir de demokratik aygıtın mekansal bileşeni olarak kente bakmak gibi pratik bir aks var. Burada üçüncü bir anlamlar alanına ihtiyaç var. O nedenle sanatsal bir jeste ihtiyaç var. Bu sanatsal jest de dilin ve sözün anlam ile formunun en uç noktası olan şiirden gelebilir diye düşündüm. O nedenle de yazın kendi neslimden birçok Türk şairini tekrar okuyarak keyifli bir zaman geçirdim. Lale Müldür’ün kitap başlığıyla hem barbar kavramının kentle ilişkisi kuruluyor, hem dünyanın çözüm aradığı bir anda barbarlık ve uygarlık kavramları sorgulanıyor hem de çok kişisel bir cümle kuruluyor. Barbar dediğimizde Hıristiyan olmayan, Batılı olmayan gibi dışlamalar var. Bütün bu kriterleri tersine çeviriyor Lale’nin cümlesi. Çok naif ve çocuksu bir soru bu çünkü. O anlamda bu sorunun üçüncü bir boyutu, yeni anlamlar alanını açabileceğini düşündüm.