Annenin Türk ya da Kürt olması önemli değil

Annenin Türk ya da Kürt olması önemli değil
Annenin Türk ya da Kürt olması önemli değil

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Nazan Kesal, Krek'in en yeni oyunu 'Iska'da canlandırdığı asker annesini anlatıyor: "Belki de çocuğumun ölmediği haberi gelecek ama önemli olan sadece o değil. Önemli olan bir annenin içine düşürüldüğü dehşet verici çaresizlik."
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

Kaydı kapatmıştık ama askerlik/savaş üzerine konuşmaya devam ediyorduk. “Senin yakınının hikâyesi nedir?” diye sordu, ben de “Evde misafir var o gün. Ama epey yakın biri, rahat davranabiliyor yani. ‘Sohbet ederken müzik de dinleyelim’ diyor; TV’de bir müzik kanalı ararken bir haber kanalında duralıyorlar. Birkaç saniye sonra annesi, oğlunun fotoğrafını görüyor ekranda. Helikopter düşmüş, kurtulan yok… O andan sonra, duyduğu bazı sesleri, oğlunun ‘gelmesi’ olarak yorumlayan bir anne artık bize kalan…” diye dökülüverdim. “İşte ben tam da o anneyi oynuyorum” dedi Krek’in yeni oyunu ‘Iska’da oğlunu askere göndermiş bir laborantı oynayan Nazan Kesal… Oğlunu kaybetmiş değil ama o; daha doğrusu her an ‘Öldü!’ denebilir de denmeyebilir de, şimdilik bilemiyoruz. Kesal ile sohbete, Fuat Mete’nin yazdığı, Berkun Oya’nın yönettiği ‘Iska’dan girdik, haliyle memleket hallerinden çıktık… Emek Sineması’nı anmadan da edemedik... 

Oyundaki bir repliğinizi hiç unutmayacağım: “Benim oğlumun kanı Türk kanı değil. Benim oğlumun kanı Kürt kanı değil.” 

Evet, oğlunun kanı sadece ‘onun oğlunun kanı.’ Bir anne oğluyla yalnızca sevgisi üzerinden ilişki kurar. Kendisinin ya da oğlunun etnik kimliği aklının ucundan geçmez. Bunun farkında olmayanlar var ama…
Kim onlar? Kürtlüğü ya da Türklüğü öven, bunun şovenizmini yapanlar… Politik bir cümleymiş gibi dursa da kendi acısının derdinde olan bir kadının annelik hissiyatıyla söylediği sözler onlar. Çocuklar, anneleri için öyledir; fark etmez onlar için, kan kandır. Bazı zihniyetler kan ayrımı yapsa da asıl önemli olan insan hayatı bence. 

Vatan, millet, toprak gibi kavramlar insan hayatından daha kutsal gibi davranılmıyor mu? 

O kavramlar da önemsiz değil ama... Vatan, toprak, memleket duygumuzun da kıymetli olduğunu düşünüyorum ama yıllardır süren savaşın kimseye bir faydası yok. Geride kalan sadece acı ve kin. İhtiyacımız olan şey savaş değil, barış. Savaş çığırtkanlığı yapıyoruz birbirimizi anlamak yerine. 

Öyle bir ülkeyiz ki hepimizin uzaktan, yakından bir asker hikâyesi var... Oyunu izlemeye gelen seyircilerin çoğu ‘Geri gelebilecek mi?’ korkusu yaşamıştır, hatta kayıplar vermiştir. Siz nasıl hissediyor, ne düşünüyor oluyorsunuz oyun sırasında? 

Monologum sırasında oğlumun ölüp ölmediğini bilmiyorum ben. Öyle bir an ki o an, her an ‘Öldü!’ denebilir; ismi açıklanabilir ya da açıklanmayabilir. Ama işte durum da tam bu! İnsanların çocuklarına dair herhangi bir ölüm haberini almadan bile bunu yaşıyor olmaları çok büyük bir travma. Belki de canlandırdığım anneye çocuğunun ölmediği haberi gelecek ama önemli olan sadece o değil. Önemli olan bir annenin içine düşürüldüğü dehşet verici çaresizlik. Metnin yazarı Fuat Mete’nin ve yönetmen Berkun Oya’nın başarısı da burada yatıyor bence. Gündelik, sıradan monologlardan, kırık dökük hayatlardan sarsıcı bir oyun çıkardılar. 

Anne, baba, abla, kardeş, sevgili, eş… Oyundaki asker yakını altı kişinin ortak noktası korku mu yoksa ölüm mü sizce? 

Hepsinin ortak öznesi asker, öndeki sembol bu. Dipteki duygu ise kaybetme korkusu. İnsanın en yakınındaki birini kaybetmesi ömür boyunca asla tamir edilmeyecek, hep kanayacak bir yara. O yüzden tabii ki asıl sebep kaybetme. Bu arada, bu altı kişi oyun boyunca kendi iç hesaplaşmalarını, yüzleşmelerini ve suçluluk duygularını da yaşıyorlar tabii ki. 

Korkunun yanı sıra geride kalanlara tutuyorsunuz spotları. Giden gidiyor da, geride kalanlar peki? 

İşte oyunun en çarpıcı yanı da bu. Hamasi bir oyun değil asla, kayıplarının ardından onulmaz yaralar açılanların hikâyesi. Bu bir toplumun hikâyesi! Gidenden çok, kalanların içine düşürüldükleri duruma odaklanıyoruz. Hep öleni düşünürüz, “Yazık oldu, gencecikti”. Evet, çok yazık tabii ki, gencecik insanların ölmemesi lazım, ne hakla hayatları alınıyor ellerinden! Ama asıl ‘ıskaladığımız’, geride kalanlar. İşte bu oyun onu öne çıkartıyor. Kısaca toplumun duygusal analizi diyebiliriz bu altı kişi üzerinden. Bu ülkede 30 yıldır süren savaş sadece bir kesim için süren bir savaş değil ki; herkes için süren bir savaş. Ondan dolayı annenin ya da babanın Türk ya da Kürt olması o kadar önemli değil. O da yandı, bu da yandı. Üstelik bir ömür boyu yanacaklar. 

Yani hayatı ıskalamış olacaklar. 

Şöyle demek daha doğru olur sanırım; o hayat onlara ıskalatılmış olacak. Ortalaması 80 yıl olan bir ömrün, atıyorum 50 senesini canıyla kanıyla beraber yaşamışsa, kalan 30 yıl hayat değil onun için. Sadece toprağın altında değil, tek farkı bu. Yüzlerce, binlerce insan buna maruz kaldı yıllarca. 

Taraf’taki söyleşinizde “Yıllardır süren bir savaş vardı ve artık bitti” demişsiniz... Orada, sanki böyle bir şey varmış, kimsenin haberi yok da ben ilan ediyorum gibi durmuş. Bu reel düzlemde böyle bir şey yok henüz, hâlâ konuşuluyor barış süreci adı altında. Ben orada ruhumdan, kalbimden geçeni söylüyorum. Sürecin bizi bu duyguya yaklaştıracağını umut ediyorum. 

Oyuna dönelim o zaman , nasıl hazırlandınız rolünüze? Kabine çok sarsılmış giriyorsunuz çünkü... 

Aslında ‘Kayıp Şehir’deki Meryem’den ayrılıp, evladı için acı çeken olan bir anneye geçiş yapmam bana biraz zor geldi. 

Neden? 

Şöyle bir oyuncu olamadım hayatım boyunca: bir oyunculuk performansı gösteriyorsunuz, ondan hemen çıkıp hızla bir başkasına, çok iyi yapıyorsunuz filan; sonra hemen bir başkasına ve onu da çok iyi yapıyorsunuz. Böyle olmuyor bende. Benim ruhumun süreç içinde o karakterden kurtulması lazım. Karakter dediğimiz şey çok organik, yani okullarda bize öğretilen ‘karakter yaratmaların’ içinde bir metot izlemediğim için kendi adıma, ben ‘o kişi oluyorum.’ 

Gerçek hayatta? 

E tabii, bunun izdüşümleri var. Tabii ki hayatım bir yerden devam ediyor, ama kendi ruhunuz içinde hem kendinizi yaşayıp hem oynamakta olduğunuz rolü taşımanız, bir şekilde onu hissetmeniz lazım. Ben tamamen Meryem oluyorum filan demek değil ama bu. “Bendeki Meryem”i bulup, onu çıkartıyorum, kastettiğim bu. Laborant anneyi bulmam da, bir-iki oyundan sonra oldu. Nasıl hazırlandığıma gelince… Kendimden yola çıktım çünkü benim de bir oğlum var. Etrafımda bu acıyı yaşayan çok insan olduğundan, çok kadın gözledim iki taraflı. Şu hiç değişmiyor: Anne, kim olursa olsun ortak bir tepki veriyor. Acı, keder, kıskançlık, hırs, sevgi, keder, aşk, insanlığın ortak tepkileri. Bu anlamda insana ait duyguları o annenin kendi dünyası içinde oğluyla olan hesaplaşmasını yaratmaya çalıştım.
‘Iska, 25 Nisan Perşembe 20.30’da Santralistanbul’da.

‘Birbirimizin içindeki farklılığı keşfediyoruz’

Eşiniz Ercan Kesal size ustam diyor. Birlikte mi çalışıyorsunuz yoksa nedir, ustam derken ne demek istiyor?
Biz onunla birbirine ‘öğreten’ iki sevgiliyiz; ben ona bir şey öğretebildiysem ya da o benden bir şey öğrenebildiyse ne kadar mutluluk verici... Ama bir de şöyle bir şey var: Bir insanda bir şey varsa siz sadece dokunmuşsunuzdur, o da fışkırmıştır. Onun da aynı şekilde bana katkıları oluyor tabii. Birbirimizi aşağı çeken değil, tam tersi birbirimizin içindeki farklılığı keşfedip onları açığa çıkaran bir ilişkimiz var.

‘Bu toplum Emek’e sahip çıkamadı!’

Emek Sineması’nın durumu ‘kapitalizmin yıkıcılığının’ birebir göstergesi aslında: “Daha çok kazanın, daha çok harcayın.” Tüketim toplumu işte… Paranın Tanrı olduğu bir zaman yaşıyoruz. Emek gibi bir sinemaya bu toplum sahip çıkamadı, ötesi var mı? Ama Ercan Kesal’ın söylediği gibi; “Biz Emek’ten yanayız, Emek de bizden yana.” Emek sadece bir taş duvar değil, onun da bir ruhu var. Dile gelse, konuşsa, o da bizden yana olduğunu söyleyecektir eminim...

Oyun amacına ulaştı’

Altı kişinin, sırayla kabinlere girip askere gitmiş yakınlarına dair özlemlerini, yüzleşmelerini ve hatta suçluluk duygularını paylaştığı; barışı çağıran oyun ‘Iska’nın yazarı Fuat Mete: “Kardeşimin Aktütün Karakolu gibi şahane bir yerde askerlik yaptığı bir dönemde konuyla daha ilgili olduğumu fark ettim. Sonra okuldaki son senemde bitirme projesi olarak bu oyunu yazdım. Sunum da yapıldı; Berkun da izledi ve oyunu yaptık. Ben mezun olmayı amaçlıyordum. Oldum da... Yani oyun amacına ulaştı. Bunun dışında gelişen her şey, mesela bu röportaj, tamamen ekstra.”