'Aptal, çirkin görünmeyi göze almalı'

'Aptal, çirkin görünmeyi göze almalı'
'Aptal, çirkin görünmeyi göze almalı'

Dizdar ın rol aldığı Altın Ejderha çarşamba, perşembe, cuma ve cumartesileri GMall un içindeki DOTMARSTA izlenebilir. Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

DOT'un 'Altın Ejderha'sının en akılda kalan performansı Ece Dizdar'ınkiydi. 'Şubat' dizisinden de tanıdığımız yetenekli oyuncuyla tanışma vakti...
Haber: SİNEM DÖNMEZ - snmdnmz@gmail.com / Arşivi

Birçok insanın hayatına DOT’un ‘Shopping&F***ing’ oyunuyla girdi. Şimdilerde yine DOT’un, izleyip de beğenmeyeni olacağını hiç sanmadığım ‘Altın Ejderha’ oyununda üç farklı rolü canlandırıyor. ‘Şubat’ dizisindeki hafif saf, avukat Yeşim’i de desem, tiyatrodan hoşlanmayanları da safıma çekebilirim sanıyorum. Bu söyleşi, kendim de dahil, Ece Dizdar’ı pek tanımayanlar için.
Biz sanırım seni pek tanımıyoruz, nasıl bir aile, nasıl bir çocukluktu seninki?
Subay çocuğuyum, denizci, denizaltıcıydı babam, dolayısıyla neredeyse her sene, her sene değilse iki senede bir taşınıyorduk.
Nerede doğdun? 
İstanbul’da. Ama 40 günlükken ilk taşınmamı yaşamışım. Bunun içinde Gölcük var, Karamürsel var, Pakistan var, Belçika var, Roma var; defalarca İstanbul, Ankara var. Biraz köksüz büyüdüm diyebilirim. Ama güzel bir çocukluğum, güzel bir ailem vardı.
Peki köksüzlük insandan ne götürür, insana ne getirir? 
Güzel şeyler getiriyor. Şu an beni dünyanın neresine bırakırsan bırak hayatta kalırım. İlk başta sancılı oluyor; gençken âşık oluyorsun, arkadaşlıkların, dostlukların hep yarım kalıyor. Köksüzlük şu an için avantaj ama zamanında sancılıydı. Eğitimim hep yarım kaldı, hep “Temeli eksik bu çocuğun” cümlesini duydum. Sonrasında sanırım en son Ankara’da ailemle yaşadım galiba. Lise son civarı üniversite sınavı döneminde, tabii çok emindim konservatuvar sınavına gireceğime. Ancak deprem oldu. Deprem olunca dünya başka bir yere doğru gitti benim için ve ben unuttum. Sınava girmeyi de unuttum. Her şeyi unuttum. O hafta Marmara İletişim’i kazandım ve İstanbul’a taşındım. Yaşadığım şehir, sosyoekonomik durumum değişti ve üniversiteye başlamış oldum birkaç hafta içerisinde.
Bunlar çok ani değişiklikler o yaşta bir insan için. Ani evet. Bir dönemeç diyebiliriz.
Bir arkadaşım Yalova’daki depremde ailesini kaybetmişti. Öyle bir insandır ki canınız sıkkınken neşelendirir, sürekli güler yüzlüdür… 
Başına geldiğinde öyle olmuyor. Ben 17 yaşındaydım bu olay başıma geldiğinde ve direkt iyileşmeye o kadar konsantre oluyorsun ki hemen hayata tutunuyorsun, hemen evini tekrar düzenlemeye, sağlığımı tekrar kazanayım, şunu yapayım, bunu yapayım, tamam üniversiteye başlayayım, hemen, “Sıradaki gelsin” diyorsun, önündeki bir diğer hedefe doğru ilerliyorsun. Adım adım, hatta bazen “Keşke biraz sussaymışım da biraz yalnız kalsaymışım” diyorum. Fazla kendimi zorlamışım iyileşmek için. Benim esas yas sürecim depremden yedi ay sonra başladı çünkü o süreci zamanında yaşatmadım kendime. Şimdi olsaydı ilk yedi ay belki susardım, içime kapanırdım, sonrasında daha sağlam dönerdim hayata. Ama ne olduysa oldu, bu kadını yarattım. Onun üzerine üniversite okudum, onun üzerine Londra’ya gittim konservatuvar okudum. Ama perilerim, meleklerim çok oldu benim. Destekçilerim çok oldu. Özellikle de arkadaşlarım. Hayatıma giren birtakım insanlar. Herkes ayrı bir yerinden tuttu minik minik, maddi bir yardımdan bahsetmiyorum. Desteklendiğimi hep hissettim. Aksini söylersem büyük nankörlük yapmış olurum. O yüzden şükür duygusuyla ilerledim hep.
Taşına taşına birilerinden kopmuşsun ya, belki de ondan arkadaşlara daha bağlısın.
Pakistan’dayken sekiz yaşındaydım, oradan bile bir kişi var, neredeyse her yerden bir ya da birkaç kişi hayatımda kalmış, o zamanlarda hep mektuplaşmışım, hep tutmuşum, bir yere bağlanmaya çalışmışım aslında çocukken onu görüyorum.
Aslında o kadar köksüz değilmişsin yani. 
Evet, tersini yapmaya çalışmışım. Dolayısıyla bağlandığım şey ev değil, araç değil, insanlar olmuş. Zaten en yakın dostlarım o dönemden beri yanımda olan insanlar. Çekirdek aile kavramım yıkıldıktan sonra hayatımda hep dostlarım ön planda oldu. Şimdi de öyle küskün değilim, arkadaş da bulabiliyorsun, dost da. Artık daha kısa sürelerde oluyor, yaş aldıkça anlıyorsun. Her yerden çıkmaz ama bir tane çıkıyor. Dizide Melisa (Sözen) mesela, eminim onun bana dost olduğundan. Tiyatroda da çok şanslıyız. DOT’ta İbrahim Selim, Gizem Erdem, Tuğrul Tülek, Serkan Altunorak, Enis Arıkan, Pınar Töre, biz dost olduk. Beraber büyüdük, o kadar yanlışlar yaptık ki beceremedik, ağladık olmadı. Tökezlediğimiz her anı bildiğimiz için, güzel bir şey olduğu zaman en çok da onlar seninle gurur duyuyor. Buraya birlikte geldik çünkü.
Çeviri de yapıyorsun, çevirdiğin bir oyunda oynamak çok gergin bir durum değil mi? Bir yandan metne sadık olmaya çalıştığın rolün hamurunu oynarken değiştirmen lazım.
Ben yazara sadık kalmaya çalışıyorum elbette, kültürel uyarlamalar haricinde. Bunu oynadığımda da dilime uymuyorsa cümleyi devşiriyorum, evet. Çevirdiğim oyunda oynamayı da tercih etmiyorum aslına bakarsan. Çeviri yapmak çok besleyici bir taraftan. Metin okuyorsun, kafan açılıyor, sekiz, dokuz çeviri var yaptığım. Londra’dayken catering firmalarında, kafelerde çalıştım, ressamlara modellik yaptım, bebek baktım, o zamanlar sıkıntılıydı. Şu an Türkiye ’de sadece oyunculuk üzerinden para kazanıyor olmak bana çok iyi geliyor.
Çok fazla dizide de görmedik seni sanıyorum? 
Londra’ya gitmeden ‘En Son Babalar Duyar’, ‘Esir Şehrin İnsanları’nda oynadım üçer bölüm. Londra’dan döndüm, dört yıl çalışamadım. Audition’a girdim çıktım, çok düşük kaşeler vardı, bir popülarite peşinde koşmaya dair huzursuzluklarım vardı. Acaba yapmamalı mıyım dizi? Sadece sinema ve tiyatro mu olsa? Gel zaman git zaman bir gün vazgeçtim, zaten dublajdan geçinecek kadar paramı kazanıyorum, güzel oyunlarda oynayayım, yapmayayım dizi dedim, ertesi gün başladı. ‘Karakol’ oldu, sonra ‘Alyazmalım’, sonra da ‘Şubat’. Bu daha üçüncü devamlı dizim. ‘Şubat’, tabii çok özel.
‘Şubat’taki rolün çok komik, çok saf bir kadıncağız. 
Çok saftirik değil mi? Çok seviyorum rolümü. Düşünüyorum avukat bu kız, nasıl bu kadar şapşik olur, Funda’yı (Alp) arıyorum, siz bunu yazdınız ama gerçekten mi? Allah’tan inanılmaz bir ekip, ne dersen sana paslıyor. Paslaşıyoruz senaristlerle. Dizideki herkes tiyatrocu ve herkes dizideki karakterini örüyor. Dolayısıyla onlar da bizden fikir alıyorlar karakterlerimizle ilgili.

Bir kitap , bir film bir şey öğretmiyor, sınırımı esnetmiyorsa değerli olmuyor...


‘Altın Ejderha’ seni neresinden etkiledi? 
Ece Dizdar olarak sahneye çıkıyorum, Ece Dizdar anlatıcı kişisi var, genç Çinli çocuk var, sarhoş adam var, bir de pilot var. Altı değişik katmanda yüzüyorsun. En cazip tarafı bu, kıvraklık gerektiriyordu. O kıvraklığa erişmek için çok çalışmak gerekiyordu. Şunları düşündüm: Oyunculuğu herkes yapıyor, bir repliği oyna, söyle, bak. Bir de zanaat kısmı var. Aptal, çirkin görünmeyi göze almak lazım. Kırabiliyor musun onları, o saçını kesebiliyor musun? Vazgeçebiliyor musun yüzünden? Bunları düşünmeye başladım, oyunculukla alakalı. Bu benim için büyük bir fırsattı. Bunda bunu yapabildim demeye çalışmıyorum, bunların peşinde koşuyorum artık oyunculuk anlamında. Okuduğumda dedim ki “Bir kır bakalım, nerelere kadar gideceksin?” Buz gibi güzel durmak kolay. Yanlış anlaşılmasın bunu yaptım demiyorum, buraya doğru ilerliyorum. Kibirli bir şey söylemekten kaçınırım çünkü.
Anlatıcı-benzetmeci tiyatroya çok aşina değilim ben. ‘Sarı Ay’da da aynı teknik var, bizim seyirci yabancılıyor mu?
Bir programda “Bu metot yeni yeni dağılıyor dünyaya” dedim, beni tabii Twitter’da parçaladılar. Avrupa bunu yeni yeni ele alıyor, demek istedim. Türk tiyatrosunun geçmişine bile baktığında anlatmacı oyunlar var ama şu anda bu tip oyunlar yazılmaya başladılar Avrupa’da. Çok keyifli, kıvraklığa iten, zekânı kullanman gereken bir metot.
Tüm bu röportajdan anladığım şu ki sen en çok kendini zorlamaktan besleniyorsun.
Doğru anlıyorsun. Bir kitaptan, bir filmden bir şey almıyorsam, bir şey öğrenmiyorsam, sınırımı esnetmiyorsa benim için değerli olmuyor.
Sinema projesi var sanırım... 
‘Zenne’nin yönetmeni ve yapımcıları Mehmet Binay ve Caner Alper’in yeni filmlerinin başrolünü oynayacağım inşallah.
Sinema için beklediğini söylemişsin. Ne değişti?
Kendime güvenim ve de oyunculuğumdaki biraz önce bahsettiğim çalışmalar, çalışmam ve kendimi geliştirmem gerekiyordu. Devam edecek bu süreç ama şu an yapmaya hazırım. Kimisi 20 yaşında hazır olur, kimisi 32. Şimdi hazırım ve hiç bitmesin istiyorum, ölene kadar film çekmek istiyorum.