Arkadaşların portrelerini yapmak beni iyileştirdi

Arkadaşların portrelerini yapmak beni iyileştirdi
Arkadaşların portrelerini yapmak beni iyileştirdi
Leyla Gediz'in 'Gelecek Program' adını verdiği portrelerden oluşan yeni sergisi Rampa'da açıldı. Resimlerini satın almak isteyenlerin uzun bir liste oluşturduğu Gediz ile sergiyi ve 'resimsiz geçen altı ay'da yaşadıklarını konuştuk
Haber: ERKAN AKTUĞ / Arşivi

Her ressamı temsil eden bir renk olsaydı Leyla Gediz’inki muhtemelen gri olurdu. Elbette çok çeşitli renklerde resimleri var ama bu genel grilik hali Rampa’daki yeni sergisi ‘Gelecek Program’da da hâkim.

‘Gelecek Program’, uzun süreli bir içe kapanma halinin resimlerinden oluşuyor. Zira koleksiyonerlerin resimlerini satın almak için uzun bekleme listesinde sıraya girdiği bu genç ressam, kişisel ve ailevi nedenlerle yaklaşık altı ay hiç resim yapamamış. Bu süreçte evlilik, çocuk, aile gibi ‘gelecek planları’ üzerine kafa yormuş. Resim yapmaya başladığında ise hiç dışarı çıkmak istemediği için arkadaşlarını stüdyoya çağırıp hem sohbet etmiş hem de portrelerini yapmış. Freud’un koltuğuna benzettiği bu portre seansları kendisine çok iyi gelmiş. Yaşadığı kişisel kırılma, daha önce eski fotoğrafların izini süren Gediz’de resimsel bir kırılmaya da neden olmuş. Artık ‘yaşayan zamanın peşinde’ bir ressam o. Buyrun Gediz’in ‘Gelecek Program’ına…

Serginin girişinde ‘Buenos Aires’te Gökyüzü’ resimleri var. Mavi gökyüzü. Oradan başlayalım isterseniz... Burada kıştı ve ben depresyondaydım. Güneş olan bir yere gitmek istedim. Önce Şili’ye gittim, dağlarda dolaştım. Sonra Buenos Aires’e geçtim. Bir süre sonra o resimleri yapmaya başladım. Benim için çok önemli, çünkü arada başka hiçbir katman olmadan, bir fotoğraf ya da bir projektör, sadece göğe bakarak... O an... Gök, göz ve tuval arasında. Uzunca bir süre çok sıkışıp hiçbir şey yapamadıktan sonra, belki bir altı ay, bu kadar basit olduğunu görmek beni çok rahatlattı. Tekrar resimle ilgili duyduğum heyecanı hatırlattı.

Peki ya portreler... Neden arkadaşlarınızı stüdyonuza çağırıp portrelerini yapmak istediniz? İstanbul ’a döndüğümde aklıma geldi. İstiyordum ki artık fotoğraf makinesi olmasın, direkt olsun. Çünkü yaşayan hayatın içinde olmak istiyorum. O anın içinde daha organik bir şekilde, yaşayan şeylerin resmini yapmak, gerçekten biraz da sosyalleşmek istiyordum. Girişte Pınar Koru’nun iki portresi var; onlarla başladım. Pınar çok sevdiğim, çok duru, ruhuma iyi gelen yapıda bir arkadaşım. Bana iyi geldi.

‘Loş Bahçe’ serisi… Arada bir dönem oldu. Babam çok ağır bir hastalık geçirdi. Bununla ilgili olarak önce birkaç ay çalışamayacak vaziyetteydim. Benim için o süre yine sosyallikten kaçmak için bir mazeret oluşturdu. Her hafta sonu ailemi ziyarete gidiyordum. O evin bahçesinde çocukken saklambaç oynadığımız kuytu köşelerin resimlerini yapmaya başladım. Çocuklukta saklandığım yerler bir şekilde benim bugün de saklanmamın ifadesi oldu. Bir yandan da o karanlık köşeler babamın zihnindeki o karadelikleşen bölgelere bir referans. Ayrıca aile içinde daha başka gerilim yaratan konular vardı. Konuşulmuyordu ama onların bir ağırlığı vardı.

Bu süreçte ‘aile’ meselesi sizi hayli meşgul etmiş anlaşılan... Kendi adıma bir aile kurmakla ilgili yeteneksizliğim diyeyim. Kendimi buna çok uzak hissetmem, bunun artık çok olmayacak bir şey gibi durması. Bu ana kaynak ama kendi ailemin içinde dağılma, parçalanma tehlikeleri de beni bir o kadar huzursuz etti. Yakın çevremizde sürekli, evlenenlerin boşanması, beraberliklerinin sonlanması... Belki bu doğal akış ama çocukluğumdan getirdiğim biraz romantik düşüncelerime ters düşen şeyler. Çocuklukta dinlediğimiz masallardan en azından birisi de tutsun değil mi!

Kodak’tan esinlendiğiniz ‘Mutlu Aile’ serisi nasıl çıktı ortaya. Bir arkadaşın düğününde çektiğim fotoğrafları yıkatmıştım. Zarfıyla birlikte bir kenarda duruyordu negatifler. Pek de mutlu değildim o düğünde, sevgilimden yeni ayrılmıştım. Kodak zarfının üstündeki fotoğraf o. Kodak hayatta fotoğrafı çekilmeye layık tek konu olarak ideal aileyi belirlemiş, kumsalda koşuyorlar mutluluk içinde. İki çocuk oynarlarken ya da bir ressam tablosunun başında çalışırken ya da biri dağa tırmanırken değil, değil, değil. Aile… Her toplumda bu sanki en önemlisi. Amaç bu, mutluluk bu.

Portrelere dönersek… Bir taraftan arkadaşınızla buluşuyorsunuz, muhabbet ediyorsunuz, bir taraftan da resim yapıyorsunuz. Bu oldukça rahatlatıcı olsa gerek… Bir de portrelerde genelde bir durgunluk hali var. Hepsi tek oturuşta yapıldı. Seans diyelim. Süre kısa da olsa bir yerden sonra donuklaşıyor. Sohbet de etsek benim resme konsantre olduğum, onların da kendi içlerine kapandıkları bir an oluyor. Ayrıca ben bu konuları açmasam dahi, Freud’un koltuğuna oturmuşçasına, başka bir psikolojiye doğru gidiyorlar. Sıkıntılarını, dertlerini paylaştıklarını söyleyebilirim.

İlk defa arkadaşlarınızı oturtup model olarak kullandınız değil mi? Evet, çünkü empati, arkadaşlık ve dayanışma üzerine de düşündüğümden. Bir insan çok dertli olduğunda bunu karşısındakiyle ne ölçüde paylaşabiliyor? Zaman tek olmadığınızı gösteriyor. Çevrenizdekilerin de pek çok sıkıntı yaşadığını görüyorsunuz ve o sizi hafifleten bir şey oluyor. Onlarla bir paylaşım içerisinde olmak benim adıma iyileştirici oldu. Onlar için de rahatlatıcı olduğunu tahmin ediyorum. Hakikaten bedava bir doktor seansı gibi. Mesela sergide gösterilen benim ablamla olan videomuzda başlarda çok gerginiz. Ama ben portreye konsantre oldukça ve ablam odaklandıkça durum değişti. O portreyi yaparken ablamla yakınlaştık ve öncesine kıyasla hakikaten ilişkimiz daha bir güçlendi diyebilirim. Bir insanın tüm varlığını onu resmedeyim diye bana sunması hem büyük bir sorumluluk hem de mucize gibi bir şey. O sorumluluğu üstlenmek de bana çok iyi geldi.

Yaşadığınız kişisel kırılma resimsel bir kırılmaya mı yol açtı? Evet. Bu gökyüzü resimleri öncesinde biraz resimden sıkılmıştım. Resimlerimin çok fazla fotoğrafa hapsolduğu düşüncesindeydim. Yani zaten yalnızım ve atölyedeyim, iki boyutlu bir fotokopiden tuvale bir şey aktarıyorum. Tamam o fotokopi üzerindeki imajı ben kurguluyorum, onun da çok öncesi var ama bir noktadan sonra iş buna dönüşüyor ve o kendi içinde açıkçası çok heyecan verici bir üretim modeli değil. Bunu kırmak istiyordum. Biraz daha bitmemiş şeyler yapmayı da hayal ediyordum. Hep bununla ilgili de bir arayışım vardı. Bunların bana kısıtlı bir süre vermesi en farklı tarafıydı. Gökyüzünde de var işte bu. Bulut kaçıyor, yani yakaladın yakaladın. Veya bahçede bir gün içerisinde belli bir süre oturabiliyorsunuz çünkü ışık değişiyor. O ışık belli bir yerden belli bir güçte geldiği süre içerisinde o resmi tamamlamanız gerekiyor. Zaten fark etmişsinizdir iş zorlaştığı noktada soyutlamaya kaçıyorum.

Peki soyuta doğru bir gidiş var mı? Evet aslında çok istiyorum. Mesela bu havaifişek resimlerini soyuta daha da yaklaşmak için bahane ettim. Soyut çok hayal ettiğim bir şey. Çünkü resim soyutlaştığı oranda sözden kurtarıyor kendini. Kendi alanını dayatıyor. Oraya doğru gitmek doğru geliyor bana.

Talep yetişemeyeceğim kadar fazla
Resimlerinizin daha yapılmadan satıldığı efsanesi dolaşıyor. Bu kadar rağbet görmek nasıl bir his yaratıyor sizde?
Yapmadan satıldığı doğru değil. Ama çok uzun bir bekleme listesinin olduğu doğru. Talep benim yetişemeyeceğim kadar fazla. Bir kapışmadır gidiyor sergi öncelerinde özellikle. Bu benim üzerimde çok büyük bir baskı yaratıyor. Çünkü anlattığımdan da anlaşılacağı üzere benim ismimin simgelediğinden öte, o an hayatta benim için neyin anlamlı olduğu üzerine arayışlarım var. Bir yandan her galerici için bu kadar talep olması çok cazip ama o talebi bana nasıl yansıttıkları çok önemli. O yüzden şimdi Rampa’yla çalıştığım için çok memnunum. Atölyeye girdiğimde bir resim yapacağım ve satılacak biliyorum.

Satılıp satılmaması pek umrunuzda değil yani? Çünkü öbür türlü kapana kısılmış hissedebilirsiniz. Resim alıcısının ne beklediğinden kendimi mümkün olduğunca koparmaya çalışıyorum.

Satmak istemediğiniz resim olur mu hiç mesela? Yukarıda var işte. ‘Gökkuşağı Yağan Bulut’ var. O benim! Onu kendime yapmıştım.

Satıp da pişman olduğunuz resim var mı? Bir tane oldu ama ben satmadım. Ben onaylamadan gerçekleşen bir satıştı. O beni biraz üzmüştü. Çünkü bence resim yeterince iyi değildi, bitmemişti.

Kendi koleksiyonunuz var mı peki? Yok. Vasıf (Kortun) da hep bunu söylüyor bana. Çok geç kaldım bunun için. Böyle bir şeyi çocuklarım olsaydı yapmanın manası olabilirdi. Yine konuyu oraya bağladım! Bunlar zaten benim çocuklarım. Böyle dağılsınlar, koşuşsunlar, dünya üzerinde köşe kapmaca oynasınlar. Bu benim için yeterince tatmin edici.

Çocuk doğurmak çok istediğiniz bir şey mi? Bir ara istemiştim ama şu an istemiyorum. O hayalkırıklığı yeterince canımı yaktı. Tekrar resim yapmaya başladım ve bu benim için yeterli bir
motivasyon.