Artık hayata kuşbakışı bakmaya çalışıyorum

Artık hayata kuşbakışı bakmaya çalışıyorum
Artık hayata kuşbakışı bakmaya çalışıyorum
Başlıktaki söz "50 küsur yaşıma geldim. Yarım asrın dörtte üçü çok bilinçli geçti. Bir sürü şey daha yaşadım" diye başlıyor... Karizmatik aktör Uğur Polat'la birlikteyiz.
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

Bir sözlük yazarına göre “Yaşam kadar dolu, ölüm kadar sessiz biri…” Şaşırdı bunu duyduğunda, ağzından çok kısık bir “Vay!” lafı döküldü usulca, “Bilemiyorum” dedi, “Ben kendime dışarıdan bakamıyorum galiba.” Elbette Uğur Polat’tan söz ediyoruz… Şu aralar oynadığı ‘Kayıp Şehir’ dizisini fırsat bilip kendisini yakından tanımak istedik. Ve sohbetimiz sırasında öğrendik ki yarın akşam Üsküdar Tekel Sahnesi’nde ‘Çehov Makinası’ oyununda son kez sahneye çıkacak; rolünü daha sonra başka bir arkadaşına devredecekmiş. Korkarım onu sahnede izlemek için bu son şansınız. Zira “Artık bundan sonra sadece sinema yapmayı düşünebilirim” diyor... Polat’ın yeni filmi ‘Eve Dönüş: Sarıkamış 1915’ ise 8 Mart’ta gösterimde.

Konuşmayı sevmez bir haliniz var... ‘Organize İşler’ filminde bir replik vardı, “-Sen neden hiç konuşmuyorsun Üzeyir Abi? -Bir ara çok konuştum, faydasını görmedim, bıraktım” diye. Acaba sizdeki de böyle bir şey mi?
 
Bendeki öyle bir şey değil galiba... Röportaj yapmayı sevmiyorum, çok sıkılıyorum. İşim icabı, yapmak zorunda olduğum için yapıyorum.

Kendinizi anlatmaktan mı hoşlanmıyorsunuz yoksa aynı şeyleri tekrarlamaktan mı?
Aynı sorulara aynı cevapları vermekten. Zaten magazin röportajları falan yapmıyorum ama sinema ve tiyatroya dair yaptığım röportajlarda bile 30 yıldır bu işi yapıyorum, 30 yıldır hep aynı sorular soruluyor.

“Bu 30 yılda bana şu sorulmadı” dediğiniz ne var?
Sorulmayan bir soru var mutlaka ama onun adını koyamam. Belki bugün siz sorarsınız.

Peki “Hiçbir hayalim yok, hiçbir hayal bırakmadılar. Bütün hayallerimi, ideallerimi yıktılar. Budanmış bir ağaç gibi baharı bekliyorum” demişsiniz. Bahara açılan bir kapı var mı sizce?
Her çalışma aslında bahara açılan bir kapı çıkarıyor karşıma. Her yeni iş, süreç, ilişki…

Ben o baharı iş anlamında aradığınızı düşünmemiştim, daha genel bir şeyi kastediyorsunuz sanmıştım.
İşi de çok kastederek söylemiştim. Çünkü çok idealist bir oyuncu olarak girdim sektöre. Yer göstericilikten oyunculuğa her işi yaptığım Ankara Sanat Tiyatrosu’ndan geldim, İstanbul ’da konservatuvara girdim, çok heyecanlıydım, ideallerim vardı. Tekrar Ankara’ya dönmek, Ankara Sanat Tiyatrosu’na (AST) katkıda bulunmak için yola çıktım ama şartlar beni Devlet Tiyatrosu’na (DT) itti, e orada bambaşka bir çarkın içine giriyorsunuz. Oradaki bir şeyleri kotarma, yeniden yapılanma çabası, DT’nin daha iyi, daha özerk çalışmasına dair yaptığımız çalışmalarda hep kafamızı ezdiler, bir tarafımızı budadılar, bastırdılar, susturdular, ceza verdiler.

DT’ye dair böyle şeyler pek konuşulmaz aslında...
 
Evet, konuşulmaz. DT’den aldığım cezaları çerçeveletip astım duvarıma. Onlar tarihe geçtiler yani. Disiplinsizlik cezaları falan da değil, sadece konuşma, söyleme, itiraz etme, muhalefet etme cezaları. Ve yalnız kaldığınızı da hissediyorsunuz, geriye dönüp baktığınızda yola çıktığınız kimsenin arkanızda olmadığını görüyorsunuz, o zaman ideal falan kalmıyor adamda. Tek başıma ne yapacağım? Sadece DT’de değil, hayatta da böyle bu. Bir yerde size destek verenler yavaş yavaş yok oluyorlar, başka şeylere kanalize oluyorlar, sizi yalnız bırakıyorlar. İlişkilerde de öyle, belli bir ideal uğruna yola çıkıyorsunuz. Sonra yanılıyorsunuz, yanıldığınızı görüyorsunuz. Tabii bu her zaman olacak, hayatın doğasında var. Ama ben istiyorum ki hep beraber kurtulalım şu işten, hep beraber zıplayalım, sıçrayalım, olmuyor. Yanında kimse yokken de bir iş olmuyor, tek başına kalınca küsüyorsun hayata işte böyle.

Peki barışma ümidi var mı?
 
Artık yok…

Neden artık?
 
50 küsur yaşıma geldim. Bu yarım asrın dörtte üçü çok bilinçli, çok hayata tutunarak geçti. Ve anlatmak istemediğim bir sürü şey daha yaşadım bu süreçte. O yüzden ben yavaş yavaş artık hayata kuşbakışı bakmaya çalışıyorum.

Demin o bahsettiğiniz cezalar nasıl cezalar?
Devlet memuru statüsünde olduğumuzdan maaş kesme, kademe durdurma cezası ya da hiç kimsenin oynamak ya da yönetmek istemediği oyunlarda zorla oynatılmak gibi şeyler…

O zaman Ankara Sanat Tiyatrosu’nu sorayım. Geçenlerde 50’nci yılına girdi. Ben AST misyonunun bitmediğine inananlardanım hâlâ ama oyuncu olmadan da tiyatro yapılmaz. İstanbul’a çok göç verdi AST, kayıplar da oldu maalesef. E oyuncusuz tiyatro olamayacağı için de AST çok kan kaybetti, bir düşme süreci yaşadı.

Birkaç kez de kapatıldı, siz yetiştiniz mi o dönemlerine?
Yetişmedim ama iyi bir izleyicisi olduğum için takip ediyordum. Ama mesela 12 Eylül sürecinde orada profesyonel oyuncuydum. Darbe olduğu gün, İstanbul’a turneye gelmiştik. ‘Ferhat ile Şirin’ ve ‘Oyun Nasıl Oynanmalı’ oyununu oynuyorduk. Otel odasında öğrendik olan biteni. O gün ve ertesi gün oyun oynanmadı, bir oyuncu arkadaşımızı gözaltına aldılar. Uzun süre oynamadık, sonra devam ettik ama zaten tiyatroya ödediğimiz kira vs. süre dolmuştu, maddi zorluklar vardı. Oradan İzmir turnesine gittik, miting gibi geçti bütün oyunlar. Tatsız bir süreçti.

Bir tatsız süreci de Nâzım şiiri okuyunca yaşamışsınız…
Evet, bayramda Kızılay’da Gima’nın önünde bayram tebriği kartı satışları yapılırdı. Biz de Ekin Kitabevi’nin kartlarını satıyorduk. Nâzım Hikmet’in kartları vardı üzerinde dizeleri ve fotoğrafı olan... “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan, bu memleket bizim!” Biz de bu kartları bağıra bağıra satıyorduk. O sırada polis geldi, gözaltına aldı bizi, nöbetçi mahkemeye çıktık, biraz sürdü onun davası, sonra beraat ettik.

Var mı daha başka böyle ‘macera’nız?
78 kuşağı olunca çok var tabii… Duvara yazı yazarken, bildiri dağıtırken, korsan mitingde yakalandık, dayak yedik; fabrikada grev destekçiliği yaparken gözaltına alındık, serbest bırakıldık. Kanlı 1 Mayıs’ta yaşım tutmadığı için Polatlı sınırında otobüsten indirildim, Ankara’ya geri dönmek zorunda kaldım.

Sanata geri dönersek… Sinema sizin için nerede?
Sinema benim için merkez.

Ben tiyatronun merkez olduğunu düşünmüştüm.

Yok, artık bundan sonra sadece sinema yapmayı düşünebilirim.

Neden?
Çünkü başlıyor ve bitiyor. Başını sonunu biliyorsunuz.

Ama tiyatro oyununun da biliyorsunuz.
Evet ama tiyatro oyunu da yedi sene sürebiliyor. ‘Ben Ruhi Bey Nasılım’ı oynamaya başladığımda 40 yaşındaydım, bittiğinde 47.

Bu iyi bir şey değil mi, çok beğenilmiş demek ki?
Değil, her gece aynı şeyi yapmak inanın bir oyuncu için çok kötü bir şey. Her gece aynı şeyi tekrarlamak zevkli değil, tiyatro değil bir kere.

Otomatiğe mi bağlanıyor, ne oluyor?
Aynen, otomatiğe bağlanıyor. Tiyatro benim için prova süreci ve prömiyer. Ondan sonra tiyatro bitiyor benim için, kendini tekrar eden teknik bir şey başlıyor. Belki üstüne bir-iki ufak bir şey koyarsın ama o kadarcık…

Evinizi sırtınızda taşıyormuşsunuz gibi… Bir dünyanız var ve nereye giderseniz o dünyayı yaşamaya devam edermişsiniz gibi... Çok doğru bir gözlem, bunu seviyorum ama ben. Bilinçli bir seçim bu. Hayatımda şimdiye kadar bütün çapakları, façaları, istemediğim insanları, sevemediğim insanları attım. Bunu çok radikal bir şekilde yaptım hem de. Şimdi daha kompakt yaşıyorum; daha hakiki, çıkarsız ilişkiler kuruyorum. Hiçbir karşılık beklemeden... Arkadaşlık, dostluk, paylaşmak… Bunu başardım.

 

 ‘İzin verseler Kayıp Şehir daha sert olacak’

Biraz da görmezden geldiğimiz hayatları izlediğimiz ‘Kayıp Şehir’i konuşsak…Biz o ötekileri sadece resim olarak görmüşüz, figür olarak biliyoruz. Neler yaşandığına tanık olmak hem bir emek istiyor, hem insanın içini acıtıyor. Dizide polis tarafından öldürülen Afrika kökenli Daniel, bir Festus Okey göndermesiydi. O adamın neden orada olduğunu ortaya koymak bile bir cesaret; ülkesindeki iç savaştan kaçmış; ya ölecek ya öldürecek. Kaçmış, buraya gelmiş ve burada bir hiç uğruna ölüyor, hem de hiçbir şey yapmadan. Arabadan atılan, tekme tokat dövülen travestiler, tutunamayan insanlar, kaybetmiş bir sürü insanı anlattığı için seviliyor ‘Kayıp Şehir’. Steril bir dizi de değil, sert. İzin verseler daha da sert olacak ama… Çok yumuşak geçiyoruz bazı şeyleri.

Karakteriniz Ethem peki? Bazen ağzına cetvelle vurulası biri oluyor ama bazen de çok matrak…Zaten o matraklık olmasa çekilmez, dümdüz bir renk olur, simsiyah bir adam olurdu bence Ethem.


Bir yandan da ‘salt iyi ve salt kötü yoktur’un temsilcisi gibime geliyor.

Aynen öyle. Zaman zaman çok zavallı duruma düşüyor; o aşk yüzünden aptalca oyunlar yapıyor, tezgâhlar kurmaya kalkıyor ama ne yapsın, en büyük zaafı Aysel. Öyle bir takıntı ki kızının adını da Aysel koymuş. “Def ol git” diyor kadın, “Yüzünü görmek istemiyorum”, o yavşaklığa vuruyor.


‘Bugün gazeteci olsam işsizdim’


Üçüncü sınıfta gazeteciliği bırakmışsınız… Acaba şimdi gazeteci olsanız…

İşsizdim. Çünkü çenemi ve kalemimi tutamazdım. Bırakın köşe yazarlığını, muhabirlik bile yapsam işsizdim. Her zaman umutsuzum ben bu ülkeden. Çok daha sert şeyler söyleyebilirim ama hâlâ 657 devlet memuruyum. Bu ülkenin oyuncusuyum, 30 yıldır da bu işi yapıyorum ve gerektiği şeyleri 657 devlet memuru olduğum için söyleyemiyorum. Ve bu her şeyi açıklıyor…