Artık herkes bir 'Büyük Birader'

Artık herkes bir 'Büyük Birader'
Artık herkes bir 'Büyük Birader'
Günümüz sanatının heyecan verici isimi Marc Quinn, Kate Moss heykeli hariç kendisini yıldızlaştıran işlerinin çoğuyla Arter'de. Kendi kanından yaptığı büst, trans ve engelli heykelleri gibi sıradışı işlere imza atan Quinn, 'Sanatta şok o kadar ön planda değil. Sanat dünyayla ilgilidir. Dünya daha şoke edici olabilir" diyor.
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

“Fazla söze gerek yok” ifadesinin tam yerini bulacağı durumlardan biri... Arter, 27 Nisan’a kadar Marc Quinn’in sergisine ev sahipliği yapıyor. Kuşağındaki Britanyalı sanatçılar arasında en takip edilesi sanat kariyerlerinden birine sahip sanatçı, onu yıldızlaştıran işlerinin (Kate Moss heykeli hariç) büyük bir kısmıyla İstanbul ’da. Trans ikonlar Buck Taylor ve Allanah Star’ın modellik yaptığı heykelleri, engelli figürleri konu alan mermer heykelleri, Ebu Garip’ten ‘ilhamla’ yaptığı Serap, Quinn’in ‘Aklın Uykusu’ sergisindeki işlerden birkaçı. Daha önce sadece bir tanesinin görücüye çıktığı ve dünya çapındaki ayaklanmaları halılara işlediği ‘Tarihin Yaratılışı’ serisi de dünyada ilk kez İstanbul’da (ama aralarında Gezi yok) sergileniyor. Sadece ‘direniş halılarıyla’ değil, translarla, engellilerle sokaktaki hayat Marc Quinn aracılığıyla farklı bir düzlemde galeride yeniden hayat buluyor. Quinn’le buluştuk, İstanbul sergisini konuştuk.
Serginin başlığı ‘Aklın Uykusu’, Goya’nın ‘Aklın Uykusu Canavarlar Yaratır’dan alıntı. Goya’nın bu eseri, sergiye nasıl sirayet ediyor?
Bilincinizin farkında olmadığı zaman meydana gelen şeylerle ilgili bir görüntü o. Bu sergide Irak Savaş’ında işkence gören bir figürün olduğu Ebu Garip işi de hep bana Goya’yı, savaşın felaketlerini hatırlatır. Ama aynı zamanda çarmıha gerilmeyi de akla getiriyor. ‘Tarihin Yaratılışı’ndaki halılar da dünyadaki ayaklanmaları konu alıyor. Şu anda da toplumsal bir çalkantının göbeğindeyiz ve bu anlamda bir dönüm noktası yaşıyoruz. Bu yüzden bu başlık, çok uyuyor.
Goya’nın eserlerinde Napolyon Savaşları’nın yarattığı yıkım atmosferinin de etkisi görülür. Benzeri bir süreç mi yaşıyoruz?
O kadar doğrudan bir ilişki yok. Ama şimdi 24 saat medyanın radarında yaşıyoruz ve tüm dünyada olan biteni nereye gitsek kafamızda taşıdığımız paranoyak bir haletiruhiye içindeyiz. Bu sergide dünya haritalarının üzerine bindirildiği göz resimleri de biraz bununla ilgili. Herkes bir şekilde ‘Büyük Birader’ artık. Her şey birbirine o kadar bağlı ve öyle bir hızla ilerliyor ki çok süratli gelişen kışkırtıcı bir sürecin içindeyiz.
‘Tarihin Yaratılışı’ için söyleşilerinizde halıyı ve dokumayı ‘ortaçağ dijitali’ olarak tanımlıyorsunuz. Medya çağında tarihin yazılma şekli de değişiyor mu?
Bence öyle. Bu halıların her biri ayrı ayrı ipliklerden oluşuyor. Bu iplikler tek başlarına çok zayıf, ince maddeler. Ama hepsini bir araya getirince istediğiniz görüntüyü meydana getirebiliyorsunuz. Burada da şiddetli toplumsal dönüşümler tasvir ediliyor. Bu biraz da sosyal medya gibi... Sosyal medya da bireylerin, kendilerinden daha büyük bir şey meydana getirmek için bir araya gelebildikleri bir alan. Bu halılar da gerçek dünyadaki bu dönüşümü yansıtıyor.
Sizin sosyal medyayla aranız nasıl?
Instagram’ı kullanıyorum. Oradaki ismim ‘marcquinnart’, eğer takip etmek isteyen olursa! Onun dışında çok da işim olmuyor. Ama ilgimi çekiyor. Çünkü bir sanatçı olarak kendimi daha çok gözlemci olarak konumlandırıyorum. O yüzden bir şeylerin ilgimi çekmesi için illaki içinde olmam gerekmiyor.
İzleyiciyi bu halılar üzerinde yürümeye davet ediyorsunuz. Bunu yapan oldu mu hiç?
Daha çok etraflarında yürüyorlar. Ama yürümek serbest. Bunu yaparken kafamda halıların normalde insanlara ev ortamını hatırlatması ve güven vermesi vardı. Üzerine böyle şiddetli imgeler konunca sanki basılırsa içine düşülebilecekmiş hissi ortaya çıkıyor. Bu da bir sihirli halı gibi sizi başka yerlere götürebilir.
Sanatınızla ilgili değerlendirmelerden biri de bazı işlerinizin büyüklüğünün bir anlamda izleyiciye kendini bir çocuk gibi hissettirdiği yönünde… Böyle bir ilişkiyi öngörüyor musunuz çalışırken? Eser ve izleyici arasındaki ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz?
BakanI olmazsa sanat eserinin de hiçbir anlamı yok. Sanat, insanlar arasında kurulan ilişki meselesi. Yani benim sanat eseri üzerinden izleyiciyle kurduğum ilişki… Ama şurası kesin: Bir eser sanatçının elinden çıktığı zaman kendi hayatını yaşamaya başlıyor, yaratıcısının öngöremediği anlamlar kazanıyor.
Alison Lapper heykelinizin Londra Paralimpik Yaz Oyunları’nın açılışında yer alışı da işinizin farklı anlamlar kazandığı bir olay mıydı?
Bence o muhteşem bir şeydi. O heykel, ilk kez insan bedeni büyüklüğünde Trafalgar Meydanı’nda sergilenmişti. Sonrasında büyük bir toplumsal etki yarattı, engelli bireyler üzerine konuşulmaya başlandı. Paralimpik Oyunları açılışında kullanılınca da sekiz milyar insan karşısında görücüye çıktı.
Kamusal alan heykelleri, Türkiye sanatının bitmek bilmez tartışmalarından biri. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bence kamusal alanda sanatın en güzel yanı, bir galeride ulaşabileceğinizden çok daha farklı insanlara ulaşabilmeniz. Bu yüzden çok demokratik... Sanat hakkında hiç kafa yormayan insanlara da ulaşıyorsunuz. Ama daha da önemlisi bunu bir forum imkânı olarak kullanabilmenizi sağlıyor. Kamusal sanat sayesinde birçok meseleyi tartışmaya açabiliyorsunuz. Ama problem, meydanlara hangi işlerin konulacağına genellikle hükümetlerin karar veriyor olması. Ama şöyle de bir problem var: Daha tartışmalı işler ortaya koymak isteyen sanatçılara genelde bu imkan verilmiyor. O yüzden Alison Lapper’ın heykeli bu anlamda daha istisnai.
Hiç böyle bir baskı hissettiğiniz oldu mu?
Baskı hissetmiyorsun, zaten baştan o imkânı vermiyorlar. Ama kamusal alan sanatı hep bir fedakârlık gerektirir. Hem mekân anlamında hem de mimari açıdan… Bu da bir çelişki... Çünkü kamusal alan işi sipariş edenler genelde sanatın dekoratif özelliğini önemseyen bir anlayışa sahiptirler.
Bedenle ilgili ilk kez düşünmeye ne zaman başladınız?
Beden her zaman çok ilgi çekicidir. Çünkü çok evrensel bir mesele. Herkesin bir bedeni var. British Museum’da, Louvre’da sergilenen heykelleri görenler, bu bedenlerin daha çok güzelliğinden dem vururlar. Ama iş tersine dönse, buralarda gerçek vücutlar sergilense çoğu seyirci utanır. Bu kadar geniş bir spektrumun ne kadar dar bir alanının kabul edilebilir olduğunu görmek her zaman çok ilgi çekici. Eğer dünyayla ilgiliyseniz beden çok iyi bir başlangıç noktası. Aynı zamanda spektrumun bu alanına girmeyen bedenler sanat tarihinde de çok göz ardı edilmiş bir mesele. Engelliler üzerine çok fazla sanat eseri bulamazsınız. Beş ya da on sene önce bedenlerini kendi dönüştüren insanlar, translar hakkında da bir iş yapamazdınız.
Meşhur ‘Sensation’ sergisine siz de kendi kanınızdan yaptığınız ve burada da sergilenen büstünüzle katılmıştınız. 1997’deki bu sergiden bu yana sanatta şok unsurunda nasıl bir değişim var?
O şok unsurunun ilk elde çok da ön planda olduğunu düşünmüyorum. Sanat dünyayla ilgilidir ve dünya da çok şoke edici olabilir.