Ateş benimle yürür...

Ateş benimle yürür...
Ateş benimle yürür...

Üç filmden oluşyan Milenyum serisi nde Lisbeth Salander i, Noomi Rapace canlandırıyor.

'Milenyum serisinin ikinci filmi 'Ateşle Oynayan Kız'da aykırı kahramanımız Lisbeth Salander, gazeteci dostu Mikael Blomkvist'le fuhuş ticaretinin izlerini sürerken kendi geçmişine de yolculuk yapıyor
Haber: UĞUR VARDAN - ugur.vardan@radikal.com.tr / Arşivi

Mİlenyum Üçlemesİ: Ateşle Oynayan Kız
Orijinal adı: Flickan som lekte med elden
Yönetmen: Daniel Alfredson
Senaryo: Jonas Frykberg, Steig Larsson.
Oyuncular: Michael Nyqvist, Noomi Rapace, Lena Endre, Peter Andersson,
İsveç-Danimarka/ 2010, 129 dk.
 
 

‘Av Mevsimi’nin zihinlerde yarattığı “Polisiye miydi, değil miydi?” ya da “Sonunu önceden öğrendik, elini çok belli ediyordu” türünden tartışmalara şimdilik ara verelim; çünkü haftanın sinema gündeminde ‘Bir İsveç polisiyesi’ var ve ‘Milenyum serisi’, ikinci halkası olan ‘Ateşle Oynayan Kız’la (The Girl Who Played with Fire) huzurlarımızda. Meseleyi Yavuz Turgul’un yapıtıyla şöyle ilişkilendirmek istiyorum, seri Hollywood tarafından da kabul gördü ve koskoca David Fincher, 2011’de vizyona sokmak üzere projeye soyundu. Yani ‘Milenyum serisi’ üzerine, “Hımm, demek ki iyi polisiyenin tarifi böyleymiş” diyebileceğiz…
‘Ejderha Dövmeli Kız’la (The Girl with the Dragon Tattoo) başlayan ilk adımda, serinin iki ana karakteri Mikael Blomkvist ve Lisbeth Salander’i tanımıştık. İkisinin de öyküleri ayrı mecralarda akarken, 1966’da işlenmiş ve henüz açığa çıkmamış bir vaka, yollarını birleştiriyordu. Aykırı işlere soyunan ve ses getiren haberlere imza atan Milenyum dergisi editörlerinden Blomkvist, ‘Ejderha Dövmeli Kız’da zengin bir adamın isteği üzerine giriştiği soruşturmada, usta bir ‘hacker’ olan Lisbeth’den yardım alırken aralarında ‘düzeyli’ bir ilişki de yaşanıyordu.
‘Milenyum üçlemesi’, Stieg Larsson’un imzasını taşıyordu. 1954 doğumlu İsveçli yazar, 2004’te bir kalp krizi sonucu hayata veda ederken, eserleri ölümünün ardından keşfediliyor, seri 40 ülkede 27 milyona yakın satış rakamı elde ediyordu. 

İlk film tutulunca...
‘Triloji’nin beyazperde serüvenine gelince; ilk kitap sinema için, diğer ikisi ise televizyon için çekilmişti. Lakin ilk filmin gördüğü ilgi, diğer adımların da salonlarda ağırlanmasına zemin hazırlamış. Son olarak ilk filmi Niels Arden Opley, diğer adımları da Daniel Alfredson çekti.
‘Ateşle Oynayan Kız’a gelince, Lisbeth bir yıllık aranın ardından Stockholm’e dönmüş ve lüks bir dairede yaşamaya başlamıştır. Bu arada gözetmeni Bjurman da boş durmamış, göbeğindeki yazıyı sildirmek için Marsilya’daki merkezi keşfetmiştir. Mikael ve Milenyum ekibini de, kadrolarına yeni katılan Dag Svensson’un yapacağı haberin heyecanı sarmıştır. Kız arkadaşı Mia’yla (sosyologdur ve çalışmalarını bir kitapta toplamıştır) birlikte Dag, Doğu Avrupa kökenli kadınların fuhuş sektöründeki yerleri üzerine bir dosya hazırlarken işin içinde bir grup bürokratın yanı sıra polislerin de bulunduğunu fark eder. Lakin bu ‘keşif’, ikilinin sonunu hazırlayacaktır. Dag ve Mia, evlerinde öldürülür. Polis, yaptığı araştırma sonucu olayda Bjurman’ın üzerine zimmetli bir silahın kullanıldığını ama daha da kötüsü üzerindeki parmak izlerinin Lisbeth’e ait olduğunu açıklar. Genç kadına ulaşmayı bir türlü başaramayan Mikael ise hem Dag’ın katillerini bulmak, hem de Lisbeth’in üzerine yıkılan olayda gerçekleri açığa çıkarmak için kolları sıvar. 

Pek ‘biseksüel’…
‘Ejderha Dövmeli Kız’, serilerin o bildik problemiyle yola çıkıyordu: Karakterleri tanımak ve bunun için de ‘zoraki’ olarak bir hayli zaman kaybetmek… Ama film, belki de kendi uzunluğundan dolayı (152 dakikaydı), bu konuda özel bir ‘ıstıraba’ soyunmuyor, daha doğrusu yer yer heyecan veren öyküsü ve yönetmenin kurgusal marifetleriyle işin üstesinden geliyordu. Seriyi ayakta tutan şey, kuşkusuz Lisbeth Salander’in ‘ayrıksı’ kişiliği. Genç kadın biseksüelliğinin yanı sıra (bu vurgulanacak bir özellik mi, diyebilirsiniz ama öykünün bizatihi kendisi, bu konuda sürekli vurgulamalara ‘özen’ gösteriyor), erkeksi görüntüsü, sertliği ve kadına olan her türlü tacize karşı ‘Göze göz, dişe diş’ tavrıyla yeterince çarpıcı bir karakter. Üstelik, öykü sık sık geri dönüşlerle genç kadının kişisel serüvenindeki sert virajların da altını çiziyor. Blomkvist ise hikâyede aklı, serinkanLIlığı, vicdanı ve de adaleti temsil ediyor. ‘Resmi’ kimliğiyle de tanımlanan alanlarda serbestçe dolaşıyor. İlk filmde hikâye, şiddetin kökenlerinde kutsal kitaplardan yola çıkıyor ama nihayetinde ‘Nazizm’e varıyordu. İkinci filmde ise kötülüğün kaynağında dönek bir komünist var. Ve onu, ‘Bu yaka’ya geçtikten sonra illegal işlerde kullanan İsveç polis teşkilatının ‘çürük elmaları’…
İki filmi arka arkaya seyrettim, belki de bu yüzden kıyaslama yapmam daha kolay oldu; kesinlikle birincisi daha iyi. Öykü ve bu öyküyü, sinemasal bir lezzete dönüştürme konusunda, ‘Ejderha Dövmeli Kız’, ‘Ateşle Oynayan Kız’ın önüne geçmiş. Öte yandan girişteki ‘Av Mevsimi’ meselesine geri dönersek, ‘Ejderha Dövmeli Kız’ polisiye esrarını sona saklıyor ama böylesi bir tercihin de çok önemli olduğu konusunda seyircisini ikna edemiyor. Keza ‘Ateşle Oynayan Kız’da da esrar giderek yerine oturuyor ama bu da, filmi ya da öyküyü özel olarak ‘çarpıcı’ kılma konusunda yeterince önemli bir katalizöre dönüşemiyor. İki filme bakarak şu söylenebilir; seriyi öykülerinin gizeminden çok karakterinin aykırılığı ve aralara serpiştirilmiş cinsellik dozajı yüksek sahneler ayakta tutuyor. Yoksa iki filmde de, ama özellikle ikincide fazlasıyla mantığı zorlayan birçok sahne var. 

Bu nasıl dergiciliktir acep?
Mantığı zorlayan sahneler dedim de, bu ‘Milenyum’ dergisinin nasıl çıktığına hayret ettim doğrusu. Tamam bu İsveç toprakları Ikea’yı, Volvo’yu, ‘En sağlam sosyal demokrasi’yi icat etmiş olabilir ama dört kişilik ekiple (ortada bir operatör ya da sayfa sekreteri de görünmüyor) nasıl o kadar ülke gündemine bomba gibi düşen haberler yapıyorlar, anlamadım. Daha doğrusu bizim sektörde, ‘Az adamla çok iş’ düsturuna teorikte ve pratikte çok rastladım ama iki film boyunca, bu kadarını bizimkiler bile hayal edemezler diye düşündüm.
Meselenin Hollywood uzantısına gelince, ‘Ejderha Dövmeli Kız’ın Amerikan versiyonunu David Fincher yönetecek. Öyküdeki dinsel göndermeler, ‘Se7en’ı fazlasıyla hatırlatıyor, dolayısıyla Fincher’ın dünyasıyla örtüşen bir eşleşme olmuş. Ama yine de, geçen haftaki ‘Turist’ örneğinde olduğu gibi 2009’da çekilmiş bir filmin, 2011’de yeniden çevrimini izlemek hangi akla hizmettir, anlayamadım. Bu arada Fincher’ın filminde Blomkvist’i Daniel Craig, Lisbeth’i de Rooney Mara (‘Sosyal Ağ’da Marc Zuckerberg’in ‘ Facebook ’u icadına yol açan ‘eski manitası’ Erica Albright’ı canlandırıyordu) oynayacakmış. Öte yandan orijinal seride Blomkvist’i Michael Nyqvist, Lisbeth’i de Noomi Rapace canlandırıyor. İki isim de rollerine çok iyi oturmuş, özellikle Rapace mükemmele yakın bir performans çiziyor. 

‘Lilya 4-ever’ varken…
Sonuç? Seriler için iki önemli seçenek vardır, ya filmler birbirlerinden bağımsız izlenme ve değerlendirilme şansına sahiptirler (yani o mantıkla çekilmişlerdir), ya da birbirlerine fazlasıyla geçmişlerdir ve önceki adımları izlemediyseniz, sonrakilerin bir anlamı yoktur. ‘Milenyum serisi’, ikinci seçeneğin izinden gitmiş. Üstelik finaline de, ‘Özel bir nokta’ koymamış. Yani ‘Star Wars’ serisindeki ‘The Empire Strikes Back’e benzemiş. Film bittikten sonra hemen üçüncüsünü izlemek istiyorsunuz. Umarım üçüncü adım olan ‘The Girl Who Kicked the Hornet’s Nest’ için fazla beklemeyiz.
Son bir not: ‘Ateşle Oynayan Kız’, arka planda Doğu Avrupa kökenli fuhuş ticaretine de kendince ışık tutmayı denemiş. Lakin aynı topraklardan çıkmış, Lukas Moodysson imzalı ‘Lilya 4-ever’ gibi muhteşem bir başyapıt varken, değil ‘Ateşle Oynayan Kız’, her türlü hamle gereksiz ve yetersiz kalır derim...