'At'onomik durumlar

Türkiye'nin at yarışı tahmini vermeyen tek gazetesi Radikal'in Cumartesi ekinde at yarışlarıyla ilgili bir yazının çıkması pek çok kişiye tuhaf gelebilir.
Haber: HAKAN GÜLSEVEN / Arşivi

Türkiye'nin at yarışı tahmini vermeyen tek gazetesi Radikal'in Cumartesi ekinde at yarışlarıyla ilgili bir yazının çıkması pek çok kişiye tuhaf gelebilir. Gerçekten de, çoğu Radikal okurunun Türkiye'de son derece
'avam' bir uğraşmış gibi algılanan at yarışlarına kafa yorma işiyle ilgilenmiyor olması muhtemeldir. Genel kanaat, Formula 1 yarışlarının Radikal spor sayfalarında geniş yankı bulan mekanik gürültüsünün okura daha bir haz verdiği yönündedir. Halbuki bu, (Spor müdürümüz Yiğiter Uluğ'a yönelik bir 'challenge' gibi algılanmasın ama) Radikal okurları, dahası yazar ve çalışanları
arasında, 'beygir gündemi'ni takip eden bir kısım 'yarışsever' olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Bu uzun şahsi girişi bir kenara bırakırsak, Hipodrom ve ganyan bayileri hattında bambaşka bir alem olduğunu söyleyebiliriz.
İstanbul Veliefendi Hipodromu'nu, hafta arası da dahil olmak üzere, her yarış günü dolduran binlerce yarışseverin, bu büyülü dünyaya nasıl, nereden, hangi motivasyonla dahil olduğunu araştırmak bile başlı başına sosyolojik bir çalışmayı gerektiriyor. Toplumun çok farklı kesimlerinden insanlar, kimi çoluğu çocuğuyla çimenlerde, kimi tribünlerde, kimi ise locaların öğlen vakti kurulmuş rakı sofralarında, startın verilmesini ve ardından atların son düzlüğe girmesini bekliyor. Tabii finiş çizgisinde de altılı kuponuna yazdığı atın gelmesini... Zaten, yarışın son düzlüğünü dünyadaki en büyük 'adrenalin vakası' olarak görenlerin sayısı azımsanamayacak kadar fazla.
Türkiye'de her gün at yarışları koşuluyor. Yaz sezonunda İstanbul, Ankara ve Bursa'da koşulan, kış sezonunda ise İzmir, Adana ve Urfa'ya taşınan yarışlarda, sadece altılı ganyan bahislerinde dağıtılan para miktarı günlük ortalama 1 trilyon lira civarında.
İkili, üçlü, çifte, tabela gibi farklı farklı bahisleri de hesaba katarsak, dağıtılan ikramiye miktarının kabaca ikiye katlandığını söylemek mümkün. Üstelik, toplanan paranın ancak yüzde 40 civarı ikramiye olarak dağıtılıyor. Geri kalanın büyük bölümü vergiye ve diğer kısmı Türkiye Jokey Klübü'nün (TJK) kazanan atlara ve yetiştiricilere dağıttığı ikramiyelere gidiyor. Yani, Sayısal Loto gibi oyunlarda, ikramiyenin devrettiği haftalarda toplanan para, at yarışlarında her gün toplanıyor. Elbette bunda yarışların canlı yayımlanmasının ve bahislerin teknoloji marifetiyle online hale gelmesinin payı büyük.
Pek çok kişi 'hayatının altılısını tutturma' hayaliyle yaşasa da at yarışlarını salt bir kumara indirgemek büyük haksızlık olur. Aslına bakarsanız, bahisler işin sadece teferruat kısmı olarak bile görülebilir. Öte yandan, 'at hadisesi'nin, çevrelerinde amiyane tabirle 'sıkı beygirci' olarak tanınan ve zaman zaman şansını denemek isteyenlerce bir 'danışma mercii' haline getirilen kişilerin 'ahkâm kesme' ihtiyacı başta olmak üzere pek çok toplumsal ihtiyacı karşıladığı söylenebilir. Öyle ya, hangi yarışta hangi atın geleceği konusunda ahkâm kesmek için veteriner hekim olmak gerekmiyor.
Mustafa Kemal'in de, "At yarışları modern toplumlar için sosyal bir ihtiyaçtır" diye övdüğü at yarışları sayesinde, Türkiye'deki kahvehanelerin yarısından çoğunda, akşamları TRT 4'te yayımlanan 'açık öğretim' derslerini
izlemeniz mümkündür. Gündüzleri yayımlanan at yarışlarından sonra yayın akışına önce beraber ve solo şarkılar, sonra da 'açık öğretim'in mesela muhasebe dersi girer. Böylelikle, TJK ve televizyon kanalını değiştirmeyi unutan kahveci, memleketin ilim-irfanına ortak bir katkıda bulunmuş olur.
At yarışlarıyla ilgili yazılabilecek o kadar çok şey var ki, aslında bunu uzun bir yazı dizisi karşılayabilir. Yaşamlarını hipodromda
geçiren insanlar var örneğin. Hipodromlar binlerce insanın geçim kapısı. İlk iki ayaktan sonra kuponu 'yatan'lara 'yürüyen' kupon satma işi bile var. Seyisler, antrenörler, menajerler... Hipodromdan kazandıklarıyla ailelerini geçindiriyorlar. Jokeyler için iş 'geçimlik' olmanın da ötesinde; iyi bir jokey ayda 50 milyar liraya bana mısın demiyor.
Sonra, efsaneleşmiş atlar var. 30 yılını Veliefendi'de geçiren menajer Hikmet Güngör hafızasını bir yokluyor ve: "70'lerin sonunda koşan bir Arap atı vardı, adı Hafiye.
Hiç geçilmedi. Sonra Tunca ve Yavuzhan vardı, onların kumaşı bambaşkaydı. Şimdi Tunca'nın yavruları koşuyor. Sonra benim menajerliğini yaptığım İngiliz atı Southern Dancer vardı, büyük attı o da. Rekor dereceyle enternasyonal koşu kazanmıştık," diye anlatıyor. Sahi, bilir misiniz? Atlar yarıştıklarının farkındadır. Yanındaki atla dalga geçip 'fotofiniş'te burunla yarış kazanan ya da geçilince ağlayan atlardan söz edilir.
Heybetli balkondan bağırıyor
Matrak öyküler ise istemediğiniz kadar. Futbolcu Sergen'in fıkralara konu olan at tutkusu gibi popüler vakalar ve ilginç
'beygir' dostlukları da var tabii. At sahibi ünlü 'kabadayı' Hasan Heybetli'nin, üniversitede öğretim üyesi olan komşusuna balkondan seslenip, "Hoca, çalışmışsındır sen. Bugün hangi atı tek yazacağız?" diye sorduğunu yazsak yeter herhalde.
Gerçekten de, ahkam kesmek değil ama, hangi yarışta hangi atın kazanacağını tahmin etmek tam bir zihinsel faaliyet gerektirir. Atların orijinleri, ana babanın kan hattı, çimde mi kumda mı, ıslak pistte mi, kuru pistte mi, kısa mesafede mi uzun mesafede mi daha iyi koşabildikleri, 'galop' adı verilen yarış öncesi idmanları, hatta iyi bakılıp bakılmadıklarını anlamak açısından at sahiplerinin ve çalıştırıcılarının isimleri, dikkat edilmesi gereken değişkenlerden sadece bazıları. Yani yarış tahminleri üzerinde çalışmayı pekala 'entelektüel bir faaliyet' olarak da tarif edebilirsiniz...
Kendi adıma, zaman zaman televizyon haberlerinde, yarışta tuttuğu ata 'Ayrıl da gel!' ya da atın üzerindeki jokeye 'Yürü be Sülo, dayan be imparator,' diye bağıran insanları görür gülerdim. Ta ki, bir vesileyle hipodroma gidip, altılı oynayıp, beşte beş tutturup, altıncı ve son ayağın son düzlüğünde, kupona tek yazdığım ata,
"Yürü be Şıvga, yürü be!" diye bağırana kadar...



Ümit Yaşar'ın 'tüyo'su
Radikal yazarı Ülkü Tamer, "Yaşamım boyunca üye olduğum tek dernek, At Yarışı Yazarları Derneği'dir," diyor.
Tamer yıllara yayılan yarış tutkusunu anlatırken, hipodromda dostların bile birbirine tatlı 'kazık'lar attığından söz ediyor ve Ümit Yaşar Oğuzcan'la ilgili bir 'tüyo' alışverişi anısını aktarıyor:
"Bir gün hipodromda Ümit Yaşar'a rastladım. O gün de bir yarışta Pedroso diye bir
İngiliz atı koşacak. Atın sahipleriyle Ümit Yaşar'ın arası çok iyi, yediği içtiği ayrı gitmiyor. Bana, 'Pedroso'ya hiç bahis oynama, öylesine, yarış görsün diye koşturacaklar,' dedi. Ben de doğal olarak o ata oynamadım. Pedroso açık arayla yarışı kazandı. Yeni bir bahis oynamak için gişeye gittiğimde, Ümit Yaşar'ı gişede yakaladım. Pedroso üzerine her türlü bahisi oynamış, paraları tahsil ediyordu!"
Ülkü Tamer'in berberlerle ilgili de bir anısı var. Bir gün Galatasaray'da yürürken, her zaman gittiği berber dükkandan kafasını uzatmış, "Ülkü Bey, üçüncü ayakta hangi at gelir?" diye sormuş. "Ben de yarış bültenlerine hiç bakmamıştım, berberin uzattığı bültene şöyle bir baktım, 'Koçero geçilmez,' dedim. Aslında öylesine söylemiştim" diye anlatıyor olayın başlangıcını Ülkü Tamer, "Halbuki bütün bültenlerde Koçero sonuncu at olarak veriliyordu.
Berberler hep peşinde
Daha sonra kahvehaneye gittim.Yarışlar koşulmaya başladı. Üçüncü ayakta gerçekten de Koçero kazandı ve bahisler çok büyük para verdi. Hatırlıyorum, o sırada kahvehaneye giren biri, 'Bütün berberler Koçero'yu tek yazmış,' diye bağırmıştı. Ondan sonra Galatasaray'ın berberleri hep yolumu gözler oldu."
Bir ara Özcan Aytunç ile beraber Lider adlı at yarışı tahmin bültenini İngilizce çıkarıp Sultanahmet'te turistlere de satmaya çalışan Ülkü Tamer, at yarışlarını bir kumara indirgeyerek eleştirenlere de karşı çıkıyor.
"Kumar oynamak isteyen adam, gidip parayla vidolu tavla da, iskambil de oynar, başka bahislere de girer. At yarışları ise apayrı bir heyecandır. Birinci gelecek atı tahmin etmek, ciddi bir zihinsel uğraş gerektirir," diyen Ülkü Tamer'in at yarışlarıyla ilgili hiç gün yüzüne çıkmamış bir de şiiri var. Lider'i yayımlayan ve atlar hakkında her duyduğu dedikodudan etkilenip tahminlerini ona göre belirleyen Özcan Aytunç bir gün,
"Bir de şair olacaksın, bize bir şiir yazmadın," diye sitem edince çıkmış bu şiir ortaya:
Köftecinin, berberin tüyosuyla bültende
Gelmeyecek atları vermekten hiç yılmadı
Bu gidişle yazacak altılıya kendini
Çünkü nal toplayacak başka beygir kalmadı


Bazı zararlı bilgiler
  • Ganyan, üzerine bahis oynanan atın yarışı kazanması halinde 1 lira karşılığında vereceği para miktarıdır. Altılı ganyan ise kombine bir bahistir.
  • Altılı ganyanı tutturmak için, sayıları günde dokuza kadar çıkabilen koşuların son altısında birinci gelecek atları tahmin etmek gerekir.
  • Her yarış için istediğiniz kadar atı kupona yazabilirsiniz; ancak her kolona yazdığınız at miktarı birbiriyle çarpılır, çıkan rakam da 50 bin lirayla tekrar çarpılır ve o kadar para yatırmış olursunuz. Dolayısıyla, az parayla çok para kazanmak için, kupona az at yazmanız, bazı koşuları da 'tek geçmeniz' gerekir. Mustafa Sandal'ın malum şarkısı 'Seni tek geçerim'in sözleri de buradan gelir. Haliyle burada Sandal bir ata değil, sevgilisine seslenmektedir.
  • İkili bahiste, herhangi bir koşuda ilk iki sırayı paylaşacak atlar bilinmelidir. Çifte bahiste, arka arkaya koşulan iki yarışın birincileri, tabela bahiste ise, sondan bir önceki koşuda ilk dört sırayı paylaşan atlar tahmin edilir.
  • Her bahiste, ikramiye kazananlar arasında bölüştürülür. Doğal olarak, herkesin bulabileceği favori atlar kazandığında kişi başına düşen ikramiye de az olur. Koşularda sürprizler fazla olduğu ölçüde, ikramiyeler de 'hayat kurtaracak' boyutlara yükselir.


    Atını öpen jokey
    Fuat Çakar, Türkiye'nin en iyi jokeyleri arasında gösteriliyor. Ama at yarışı müptelaları onu, kazandığı yarışlarda finiş çizgisine geldiği sırada eğilip atın boynunu öpmesiyle tanıyor. "Bir gün kazandığım bir yarışta eğilip atı öpmek geldi içimden. Çok güzel koşmuştu. Planlı bir hareket değildi. Fakat daha sonra bunun hem at sahibini onore ettiğini, hem de o at üzerine bahis oynayan kişilerin duygularını yansıttığını, onlara bir jest olduğunu düşündüm ve sürekli tekrarlamaya başladım. Tabii bir de atları çok seviyorum," diyor Fuat Çakar. Şimdi 28 yaşında olan ve yaklaşık 15 yıldır profesyonel olarak yarışlara katılan Çakar'la at yarışları ve jokeylik üzerine konuştuk.
    Nasıl başladı jokeylik?
    9 yaşındayken ata binmeye başladım. Atları çok seviyordum. O sıralar babam ve arkadaşları da at yarışı oynuyordu. Yani o sıralarda kafama girdi jokey olmak ve daha sonra da apranti okuluna kaydoldum. Ama jokey olmak sanıldığı kadar da kolay olmadı. Vücudumda kırılmadık kemik yok mesela. Attan çok düştüm. Üç ay yarışlara katılamadığım zamanlar oldu. Tabii ustalaştıkça düşmeyi de öğreniyorsun. Örneğin geçenlerde Adana'daki bir yarışta Ali Efendi adlı attan düştüm. Eskiden olsaydı her yerim kırılırdı herhalde. Ama kırıksız çıkıksız atlattım.
    İş sadece ata binmek değil yani, bir de düşmesi var...
    Öyle. Düşünün, Formula 1 yarışlarında üç otomobil bir viraja giremiyor. Ama at yarışında 20 atın bir anda viraja girdiği oluyor. Küçük taşlar sıçrayıp atların gözüne gelebiliyor. Ya da farklı bir şeyden ürkebiliyorlar. Bu durumda düşmek kaçınılmaz gibi bir şey. O yüzden ata binmeyi öğrendiğiniz gibi attan düşmeyi de bilmek zorundasınız.
    Hani şimdi tutup da 'At yarışlarında şike var mı?' diye sormak olmaz. Ancak bazen çok favori olan, kesin kazanır gözüyle bakılan atlar yarışı kazanamıyor. Bunun bir izahı var mı?
    Atın dili yok, yarıştan önceki gece ne yaşadığını kimse bilemez. Bir tıkırtıdan rahatsız olur, böcek ısırır, gazı olabilir... Ya da fark edilmeyen bir başka rahatsızlığı vardır. Yani söz konusu olan bir canlıdır ve pek çok şeyden etkilenebilir.
    Dolayısıyla, ne kadar favori gösterilse de kazanamayabilir.
    Bu durumda da fatura siz jokeylere çıkıyor tabii...
    Ne yazık ki öyle. Futbol takımları yenilince öfke 11 kişiye bölünüyor. Biz yarış kazanamayınca, o ata bahis oynayanların öfkesi bir kişi üzerinde yoğunlaşıyor. Oysa sorun sadece jokeyin atı iyi koşturamaması değil. İş ahırdan başlar. Atın yarışı kazanabilmesi için bakımının ve hazırlığının iyi olması gerekir.
    Peki jokeyler için durum nedir? Siz de kendinize iyi bakmak ve hazırlanmak zorunda mısınız?
    Elbette. Jokeylik çok enerji gerektiren bir şey. Ayrıca kiloyu muhafaza etmek de gerekiyor. Haftanın yedi günü yarış var. Bir jokey başarılı olmak istiyorsa sosyal yaşamını kısıtlamak zorundadır. Öyle diskoya,
    bara falan gidemeyiz anlayacağınız.
    Ama bunun karşılığında epey para kazanıyorsunuz sanırım.
    Evet, iyi kazanıyoruz. Yarışta dağıtılan ikramiyelerin yüzde 10'u jokeylere verilir. Yalnız Türkiye'de bu işi gerçekten profesyonelce yapan ve dolayısıyla iyi para kazanan 10 - 15 jokey olduğunu söylemeliyim.
    İsim yapmış jokeylerin genç aprantilerin önünü tıkadıkları, özellikle büyük ikramiyeli yarışlarda korkutup sindirdikleri iddia ediliyor. Acaba bu yüzden mi iyi kazanan 10 - 15 jokey var?
    Bu doğru değil. Aksine genç arkadaşlara yardımcı olmaya çalışıyoruz. Eğer aynı yarışta ata kötü binen biri varsa, bu benim için de potansiyel bir tehlike demektir. Onun attan düşmesi beni de sakat bırakabilir. Öte yandan, rekabetin olduğu yerde çok sıkı dostluklardan söz etmenin mümkün olmadığını da belirtmek lazım. Ama jokeylerin gençler üzerinde baskı kurduğunu söylemek haksızlık olur. Kaldı ki ben de çok genç yaşta önemli bir yer edindim.
    Bir jokey olarak önünüze ne hedef koyuyorsunuz?
    Kendi adıma ben İngiltere'de yarış koşmak istiyorum. Farklı bir stilim olduğunu, en
    büyük yarışların düzenlendiği İngiltere'de de başarı kazanabileceğimi düşünüyorum.
    Türkiye Jokey Klübü'nün bu konuda bana yardımcı olmasını da talep ettim zaten.