Avrupa'ya doğru yola çıkan ilk tren

Alman Körber Vakfı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları işbirliği sayesinde yayımlanarak, bu hafta piyasaya sunulan Geldiler ve Kaldılar... Almanya Türkleri'nin Yaşam Öyküleri adlı kitap, Almanların ilk nesil Türk göçmenlere duydukları saygının bir ifadesi. Toplumsal dayanışmayı sağlayacak projelere sahip çıkan Körber Vakfı Yayınevi yöneticisi Susanne Kutz, Türk komşularının düşünce ve yaşam öykülerinin yazıya dökülmesi fikrini ortaya atmış.
Haber: ŞULE ÇİZMECİ / Arşivi

Alman Körber Vakfı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları işbirliği sayesinde yayımlanarak, bu hafta piyasaya sunulan Geldiler ve Kaldılar... Almanya Türkleri'nin Yaşam Öyküleri adlı kitap, Almanların ilk nesil Türk göçmenlere duydukları saygının bir ifadesi. Toplumsal dayanışmayı sağlayacak projelere sahip çıkan Körber Vakfı Yayınevi yöneticisi Susanne Kutz, Türk komşularının düşünce ve yaşam öykülerinin yazıya dökülmesi fikrini ortaya atmış. Kitabın yazarı Michael Richter, çalışmasına dair şöyle diyor: "Geldiler ve Kaldılar projesi, Almanca konuşan bir kitleyi, en iyimser ifadeyle yok saymaya çalıştığı bir toplumsal azınlığa yakınlaştırma deneyi. Almanların yalnızca çok küçük bir bölümü, Almanya'ya kimlerin geldiğini ve yerleştiğini anlamak için çaba harcadı. Bu konudaki ruh hali, acıma ile açıkça reddediş arasında değişmekte, hatta ırkçılığa dek uzanıyordu. Bu durum, bugüne dek ancak son derece yavaş ve dereceli bir değişim gösterebilmiştir. Ne var ki Almanlar da geçen süre içinde birçoğu Alman vatandaşı olmuş olan Türklerin, bundan böyle bu ülkede kalacakları gerçeğini kabullenmek zorundalar. Hayrullah Şenay'ın sayesinde inşa edilen cami ya da Nermin Özdil'in başörtüsü bu gerçeğe işaret ediyor: Bu nesil burada olmaktan gurur duyuyor. Almanya'da çocuklarının yanlarında kalmak istiyorlar." Mutlu Çomak Özbatır'ın çevirdiği, 21 Ekim'de Frankfurt Kitap Fuarı'nda da satışa sunulacak bu kitapta yer alan portrelerden birkaçını özetleyerek sunuyoruz.



'Ben nasılsam öyleyim...'
Öğretmen Hadiye Akın (1948)
Altın Ayı Ödüllü Duvara Karşı'nın yönetmeni Fatih Akın'ın annesi Hadiye Hanım, 25 yıl boyunca Bahrenfelder Caddesi'ndeki ilkokulda öğretmenlik yapmış. Bu arada iki erkek çocuk büyütmüş. Büyük oğlu Cem, Hamburg'taki Türk Başkonsolosluğu'nda görevli, Fatih ise yönetmen. Hadiye Hanım, ilkokul öğretmeni diplomasını aldığı günlerde Almanya'da işçi olan müstakbel eşiyle tanışmış. Evlendikten sonra Almanya'ya gelmişler. Ne tuvaleti, ne de banyosu olan tek göz odada yaşamışlar. Çalışmak için dil öğrenmesi şartmış, ama kocası kursa gitmesine izin vermemiş. O da anneliği seçmiş. Sekiz yılda Almancaya vâkıf olmuş. Küçük oğlu beş yaşına bastığında öğretmenlik sınavını kazanmış.
"Çocuklarımız birer Türk gibi yetişti, öte yandan birer Alman gibi şekillendiler. Benim çocuklarımda her iki kültürün unsurlarının büyük ölçüde bir araya geldiğini söyleyebilirim. Başka bir kültürel ortamda çocuk yetiştiriyorsanız, yalnızca dil sorunu değil, din konusu da çok önemlidir. Dini bütün insanlarız ve çocuklarımızı da öyle yetiştirdik. Fatih, Meksika asıllı bir Almanla, Cem ise Almanya'da doğup büyümüş bir Türk kızıyla evlendi. Türk gelinimiz modern, zeki ve aynı zamanda inançlı bir Müslüman," diyor. Mesleğini yapmaya başladığından beri sıla özlemi çekmiyormuş. Bunun bir nedeni de Hamburg'un İstanbul'u anımsatması. Çocukları Almanya'da yaşadığı sürece geri dönmeyecek.
'Hamburg benim köyüm'
Kuaför Behçet Algan (1953)
Behçet Algan'ın kuaför salonu Ottensen semtinin bir demirbaşı haline gelmiş. 20 yılı aşkın süredir burada saç kesiyor. Dükkânında sürekli bir semaver fokurduyor. 1979'da gazeteci Abdi İpekçi'nin öldürülmesini 'bir işaret' olarak görmüş. "Artık Türkiye'yi sevmem imkânsız," diyerek Almanya'ya gitmiş. Altıncı ayında Holsenstrasse tren istasyonunda Milliyet'i okurken, kafasını bir kaldırmış ki İpekçi'nin katili Mehmet Ali Ağca karşısında. O bir dakikalık bakışmayı unutamıyor. 1982'de şu an sahibi olduğu, Bay Franke'ye ait dükkâna girerek çalışmak istediğini söylemiş. Önce çalışan olmuş, sonra patron. Modelli kesim, kısa ya da sakal tıraşı gibi kavramların Almancasını bir kâğıda yazıp kısa sürede ezberlemiş. Karısıyla birlikte kısa süreli kalmaya gelmişler, ama zaman geçtikçe Türkiye onlardan, onlar da Türkiye'den uzaklaşmış. "Benim memleketim yüzde 51 oranında Almanya, yüzde 49 oranında Türkiye'dir," diyor, ama Türklerin Almanlar gibi soğuklaşmaya başlamasından şikâyetçi. Çocukları meslek sahibi. Onlarla ve torunlarıyla gurur duyuyor. "Biz Atatürk'ü örnek alan modern bir aileyiz. İkinci örnek aldığım kişi Willy Brandt'tır. Onun sayesinde hep Almanların akrabası olduğumu düşündüm," diyor.
'Oğluma sahip çıkamadım'
İnşaat işçisi Kazım Arslan (1934)
Küçük bir odada yalnız yaşıyor Kazım Arslan. Bu oda eski ve basit eşyalarla döşenmiş. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes'in yardımcı olması sayesinde Amerikan üssü İncirlik'i inşa eden şirkette iş bulduğunu, burada altı yıl çalıştığını söylüyor. Daha sonra da bekçilik yapmış. İlkokul mezunu. 60'lı yıllarda Almanya'dan izne gelen Türklerin "Kravatla işe gidip, kravatla eve dönüyoruz," sözlerinden çok etkilenmiş. 1969'da kaçak olarak bu ülkeye girmiş. Üç yılın sonunda çalışma izni almış.
1995'ten beri emekli. İki evliliğini de noktalamış. Beş çocuğu var. En büyük pişmanlığı Almanya'ya geldikten sonra 13'ündeki oğlu Birol'a sahip çıkamaması. Birol, hırsızlık yapmış, uyuşturucu madde satmış. 18'ine gelince sınır dışı edilmiş. Yıllardır oğluyla görüşmüyor, ama ona hasret. Tek tesellisi diğer çocuklarının 'düzgün' olmaları. Yaşlıların çoğu Almanya'nın iyi olmadığını söyleyince kızıp, "Oğlum seni buraya zincirle mi bağladılar? Madem öyle geri dön," diyormuş. Hamburg'ta bir Türk mezarlığı olmadığı için ölünce anayurdunda gömülmek istiyor.
'İlk Türk işadamıyım'
İşadamı Erdem Dilşen (1931)
50'lerin sonunda Hamburg'taki tek Türk işadamıymış Erdem Dilşen. Bursalı varlıklı bir ailenin oğlu. Üniversite eğitimi için Paris'e gitmiş, Alman olan ilk karısıyla orada tanışmış. Ticarete, Türk gemicilerine perlon gömlekler satarak başlamış. Gemi donanımı ve araba ticaretinden iyi paralar kazanmış, 25 yıl deri ticareti yapmış. "Eskiden Türkler hoş karşılanıyor, itibar görüyorlardı. Bugünse kötü muamele görüyoruz," diyor. Çevresindekilerin "Tam bir Avrupalı olmuş, ülkesi hakkında hiçbir şey hissetmiyor," demelerine kızıyor. Türkiye'ye geldiğinde Boğaz'daki evinde kalıyormuş. Türkiye'de bir mezar bile satın almış. Almanya'ya gelmesinin iyi bir karar olduğunu düşünüyor. İlk eşinden olan oğlunu 'İtalya'da yaşayan bir Alman, babasıyla Almanca ve Fransızca konuşabilen bir Türk!' olarak tanımlıyor Dilşen ve "İşte gelecek bu!" yorumunu yapıyor.
'Almanya'da adım Ayşe'
Bulaşıkçı Bedriye Furtina (1920)
Bergedorf'taki huzurevinde 16 metrekarelik bir odada yaşıyor Bedriye Furtina. Almanya'ya ilk gelenlerden. 1959'da rahmetli kocası Ali Osman'ın yanına gelmek için minik oğlu ile trene binmiş. İlk işi bulaşıkçılık. Bedriye adı zor telaffuz edildiği için ona 'Ayşe' demişler. Alkol bağımlısı kocasının attığı dayaklar bir gün canına tak etmiş ve evini terk etmiş. İşte o dönemde Alman yöneticileri imdadına yetişmişler. 25 yıl hiç Türkiye'ye gidememiş. Televizyonda her Eminönü'nü gördüğünde heyecanlanıyormuş. Ayda bir kez yaşlıların buluştuğu çay partisine katılıyormuş. "Yılbaşı gecesi partilerine katılan tek Türk benim," diyor. Huzurevi sakinleriyle arası iyi değil. Çünkü çoğu Nazi döneminde yaşamış. Son yıllarda maddi sorunları var. Oğlunun oyununa gelerek huzurevine yerleştirilmiş, üstelik kedisi de elinden alınmış. Şimdi yapayalnız ve mutsuz.
'Türkiye'de gömüleceğim'
Kumaş tezgâhtarı Nermin Özdil (1943)
"Münih'te bizi büyük bir odaya aldılar. Hepimize birer başlangıç numarası verilmiş; bana 311 düşmüştü; ardından ellerimize nereye gideceğimizi yazan bir kâğıt tutuşturuldu. Bana verilen kâğıtta 'Uelzen' yazıyordu. Beni kalkmak üzere olan Hamburg trenine bindirdiler," diye anlatıyor Nermin Özdil. Kocasını ve çocuklarını İskenderun'da bırakıp bir yıl çalışıp para biriktirmek için gelmiş. Terzi olmasına karşın otomobiller için amortisör üretiyormuş. Daha sonra eşi de yanına gelmiş. 1975'te Hamburg'a taşınmışlar. Bir Alman komşusunun aracılığıyla bir kumaş mağazasında tezgâhtarlığa başlamış ve 21 yılı burada geçmiş. Kocası Türkiye'ye dönmek istese de çocukların eğitimi için kalmışlar. Nermin Hanım, çocuklarından yana çok mutlu. Arzusu yılın yarısını Almanya'da, yarısını Türkiye'de geçirmek. Ölünce memleketinde babasının yanına gömülmek istiyor.
'Kader böyle istedi'
İşçi Cemile Samurkaş (1936)
Malulen emekli Cemile Samurkaş, 15 yıldır bir sosyal konutta yalnız yaşıyor. Ispartalı modern bir aileye mensup. 16'sında babasının muhalefetine rağmen bir aşk evliliği yapmış. Derken kocasının şizofren olduğu ortaya çıkmış. Kocası tedavi için İsviçre'ye gidince peşine takılmış. Kocası Almanya'ya gidince bu kez oraya gitmiş. Ama kocası ipsiz sapsızın teki. Genç kızlara tecavüz suçundan hapis yatmış. Bir yandan çocuklar, bir yandan işsizlik... Çalıştığı fabrikada bir gün tüp patlayınca tek gözünü kaybetmiş. Ayda 124 avro alıyor. Kocası sınır dışı edilince rahatlamış. Kızı evlenmiş, küçük oğlu da çilingir olarak çalışıyor. Bir gece gaipten "Yaz" sesi duyunca şiirler yazmaya başlamış. İlk şiirinin adı Kader Gülmedi Bana. Ekonomik nedenlerle Türkiye'ye gidemiyor.
'Biz burada kalıcıyız'
Cami kurucusu Hayrullah Şenay (1944)
Hamburg'a camiyi kazandıran kişi Hayrullah Şenay. Merkez Camii, İslami cemaatler arasında ilişkileri güçlendiren bir merkez aynı zamanda. Hayrullah Bey, yıllarca doğalgaz borusu döşemiş ve kaynak yapmış. "Türk hükümeti Almanya'ya işçi gönderdiğinde bu insanların toplumsal ve dini sorunları olacağını hiç düşünmemişti. Bu devletimizin büyük ihmalidir. Dil sorunu başlangıçta çözülmüş ve zaman içinde diğer toplumsal gereksinimler dikkate alınmış olaydı, yani 40 yılı aşkın bir süre sonra Türklerin hâlâ toplumla bütünleşemedikleri iddiasını dinlemek zorunda kalmazdık," yorumunu yapıyor.
1970'lerde 70 bin Türk'ün yaşadığı Hamburg'ta cami yokmuş. İşte bu amaçla bir dernek kurmuş ve para toplayarak cami yapılmasını sağlamış. 1980 askeri darbesinin ardından devletin Almanya'daki dindar vatandaşları hatırladığını söylüyor. Alman ve Yunanlı arkadaşları da var.