Aziz Yıldırım alınmasın ama bütün başkanlara hayır!

Aziz Yıldırım alınmasın ama bütün başkanlara hayır!
Aziz Yıldırım alınmasın ama bütün başkanlara hayır!
Ezginin Günlüğü'nden ayrıldıktan sonraki ilk albümü 'Solo'dan yaklaşık 2.5 yıl sonra 'Yalnız Değiliz'i çıkaran Hüsnü Arkan, sağ olsun, ilk röportajını yine bize verdi.
Haber: ERAY AYTİMUR / Arşivi

Albümün ismini ‘Yalnız Değiliz’ koyma fikrinden başından beri taviz vermedin de neden bu kadar ısrar ettin bu isimde?

 Başlangıçta albüm adı olarak telaffuz ettiğimde, sen dahil birçok arkadaş biraz yadırgamıştınız. Bu başlığın, televizyonlardaki yeni bir evlilik programına yakışabileceğini inkâr etmeyeceğim. Kim bilir, belki ilerde bu isim altında bir evlilik programı yaparım… Şaka bir yana, bir albüm adı olarak amaca fazlasıyla hizmet ettiğini düşünüyorum. Türkiye ’de ana akım diye isimlendirilen geniş bir siyasi, kültürel alan var. Bir de bu akımın dışında kalanların, muhaliflerin, özgürlük isteyenlerin seslerini duyurmaya çalıştıkları bir alan var. Bütün dünyada, mülk sahipleri, güç sahipleri bu alanın büyümesinden, etkinleşmesinden tırsıyor. Günlük siyasetlerini, stratejilerini onların yalnızlaştırılması üzerine kuruyorlar. Oysa tarihsel olarak özgürlükçü kültürü yaratanlar, yayanlar asıl onlardır, liberalizm taraftarları filan değildir, liberterlerdir. Yalnız olmamak teması, her şeyden önce bu tarihsel geleneğe aidiyetimi ifade ediyor. Öte yandan ‘Yalnız Değiliz’ başlığı, umutlu olmak için sebeplerimiz olduğuna da işaret ediyor. Bu şarkının misafiri Gürol Ağırbaş’tı; basları o çaldı. Hatırladığım kadarıyla o da bu isme ısınamamıştı.
Açılış parçası, ‘Boş Masa’ tipik bir Hüsnü Arkan parçası… “Yarın yok, vazgeç” diye başlıyorsun ya; dünyanın neresine ve zamanın hangi çağına ışınlansak o kesik kesik bütünlük seni temsil ediyor.
Sen bunları söylüyorsun da ben bu temsil durumundan pek haberdar değilim. Yani şarkılarımda bir imzanın olduğu tespitine alışmam mümkün değil. Böyle bir şey dendiğinde, ‘yoksa şarkılar birbirine mi benziyor?’ diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Fakat diyebilirim ki, benim de kendi çapımda özen gösterdiğim bazı hususlar var. Şarkıların hiç olmazsa bir parça düşünce pırıltısı taşımasını isterim. Başkalarının şarkılarını dinlerken de bunu isterim. Çok şey mi istiyorum?


Hiç değil. Aynı parçada ‘Gülerken ağlamak gibi, gideni anlamak gibi...’ diyorsun ya gideni anlamak nasıl bir şeydir?

 Aşkın yarattığı ruhsal haller hakkında ne diyebilirim ki? Düşüncelerinden etkilendiğim, sevdiğim bir Fransız filozof vardı, Edgar Morin… Fakat sonra, aşk hakkında bir kitabını okudum; adama güvenimi kaybettim. Bence bayağı saçmalamıştı. Onun durumuna düşmek istemem doğrusu. Gideni anlamak, gideni anlamaktır der, geçerim.
‘Hayır’ ise şen şakrak gidiyor ama bir itirazı dillendiriyor. Taa referandum zamanından kalan tartışmayı ‘Bütün başkanlara hayır diyerek’ sürdürüyor bir de zamanın padişahına selam söylüyorsun. Bir yandan da ‘işçinin, emekçinin bayramı’ gibi…

 Öncelikle, vokalleri sağlam arkadaşlara emanet ettik; Grup Gündoğarken’den Burhan ve Gökhan Şeşen’le Murat Güner’e. Neşeli bir kayıt oldu. Bu şarkının bir marştan daha farklı bir algı yaratmasını bekliyordum. Birkaç arkadaş da senin söylediklerine benzer şeyler söylediler.


O günden bugüne değişen bir şey var mı?

Yetmişli, seksenli yıllardan bahsediyorsan, o günden bugüne hem çok şey değişti hem de hiçbir şey değişmedi. Her şeyin bizim yaşadığımız dönemde olup bittiğine ve olup biteceğine dair derin ve aptal bir inancımız var. Tabii ki her şey çok değişti; fakat öte yandan dünya siyaseti hâlâ 5000 ailenin çıkarları çerçevesinde dönüyor. Şair diyor ya, “Yumruk yine o yumruk, bir var ki el değişti” diye; aynen öyle. Benim değişti diyebileceğim dünya, otoritenin kaybolduğu bir dünyadır. Yani, Aziz Yıldırım alınmasın ama bütün başkanlara hayır.

Rojin’le bir süredir birlikte çalışıyorsun da ‘Dağlar’a Kürtçe söz yazma fikri nasıl gelişti? Kürtçe telaffuzda zorlandın mı?

Şarkının Türkçesini Rojin söyledi. Birlikte iyi bir iş çıkardığımızı sanıyorum. Kürtçe söyleme konusunda, üniversite yıllarından, anlamını bilmeden yanlış söyleme tecrübem vardı. Bu kez hiç olmazsa söylediklerimin anlamını biliyorum; çünkü arkadaşlar benim yazdığım sözleri Kürtçeye çevirdiler. Rojin’in yardımı, öğretmenliği olmasa, bir kayıtta söylemeye herhalde cesaret edemezdim. Şimdi bazı konserlerimizde de şarkıyı birlikte seslendiriyoruz. Kürtçe bilen dinleyiciler, Kürtçeme tahammül etmek zorunda kalıyorlar. Bir başka dilde şarkı söylemenin bu tür zorlukları oluyor.

İmralı sürecine ilişkin gönderme?

Şarkı, içinde bulunduğumuz durumla doğrudan ilişkili. Otuz yıldır on binlerle ifade edilen sayıda genç insan öldü. Ama hâlâ ölenlerin değeri üzerine insanî bir dil oluşturulamadı. Böyle bir dilin oluşmasını politikacılara bırakamayız; çünkü onlar alıştıkları dili konuşuyorlar ve barış konusunda da bugüne dek istikrar gösteremediler. Sanatçılar, bilim adamları, basın fena halde susturuldu. Bir şeyler yapmaya çalışanlar kararlılıkla yalnızlaştırıldı ve bu yalnızlaştırma hâlâ bir biçimde devam ediyor. Şarkıyı geçen yaz yazmıştım. Otuz yıllık süreçte neleri kaybettiğimiz sorusuna kaybedenlerin kafasından, onların bakış açısından bir yanıt vermek gerekiyordu. Bu benim kişisel ihtiyacım ve bu ihtiyacı her bireyin duyması gerektiğine inanıyorum.

‘İçerideki Gazetecilere’ umut aşılamak için olsa gerek, ‘Ne Güzel’i ithaf etmişsin. Hakikaten içinde bir umut var mı yoksa sırf kinayeden ibaret bir parça mı?

‘Ne Güzel’, neşeli, kendi halinde ama protestosu olan bir şarkı. Yıllarca tutuklu kalan gazeteciler var. Mustafa Balbay beş yıldır içerde. Çağdaş hukukta tutukluluk beş yıl sürmez. Sürerse onun adı tutukluluk olmaz, cezanın infazı olur. Ayrıca basın özgürlüğü açısından Türkiye’nin bugünkü görünümü de geçmiş on yılları aratmıyor. Yoksa aratıyor mu demeliydim? Bu konuda emin değilim. Ancak Başbakan’ın milli basın çağrısında bulunduğunu duydum. Kim bilir, bu çağrıdan sonra belki basınımız cümbür cemaat özgürleşir. Şarkının neşeli hali, kinayeden olduğu kadar umuttan da kaynaklanıyor. Mizah, ironi, güç koşullara tahammül edebilmeyi sağlar. Cezaevleri, bizim kuşağın en çok acı çektiği yerler olduğu kadar, aynı zamanda en çok kahkaha attığı yerlerdir. Ama bugün ve bundan sonraki güç sahiplerinin işlerinin, Kenan Evren’inki kadar kolay olacağını sanmıyorum.

‘Yağmurlar’ ve ‘Süreyya’ ise albümün kişisel-duygusal tarafını yüklenip arka arkaya gelmişler. ‘Süreyya’daki perdesiz gitar partisi müthiş olmuş.

Yağmurlar’ı Feyza Eren’le birlikte söyledik. Feyza yıllarca birlikte çalıştığım, birlikte çalışmaktan keyif aldığım bir arkadaşım. Bir şarkıyla da olsa katkıda bulunması, albümün geneline ayrı bir renk getirdi. ’Süreyya’nın gitar partisini Murat Güner çaldı. Kendisi duygu yüklü bir arkadaşımızdır. Sanırım şarkının kendi iç hikâyesini anlaşılır hale getirdi. Bu iki şarkının albümde peş peşe gelmesi, hazır bu havaya girmişken biraz daha sürdürelim, anlamını taşıyor. Yani yakalamışken ortada bırakmayalım dedik.
Dizelerin kaderi beste ve düzenlemeyle nasıl değişiyor... Fatih Kısaparmak vaktiyle ‘Abbas’ı, Cahit Sıtkı’nın başlıca meselesi olan ölüm fikrine alabildiğine yaklaştırıyordu. Senin Abbas ise meselesini yaşamdan alıyor, Luxus’un da etkisiyle.

 Bir şiirin üstüne onlarca ayrı müzik yazılabilir. Bunu, farklı müzisyenlerin yapmış olması bir yana, çöpe giden taslaklardan, kendi tecrübelerimden biliyorum. Sonuçta içinize ne sindiyse başkalarına dinleteceğiniz şarkı da odur. Benim içime sinen, şarkının bu hali oldu. Luxus, şiirde Cahit Sıtkı’nın geçmişe duyduğu özlemi, şarkıda çığlıklı ve ironik bir hale getirdi. Ölümün ya da hasretin bu biçimle vurgulanması hoşuma gidiyor.

‘Bu kadının şiirde işi ne?’

Ve Kaygusuz Abdal taşlaması. ‘Bir kaz aldım karıdan’ diye söylenir ya, senin kaz kadıdan alınmış. Halk edebiyatı kaynaklarına dair bu kadar bilgi kirliliği var?

 Kazın kadıdan alınmadığına neredeyse ben de inanacaktım. İnternette dolaşan şiirlere bakılırsa, Kaygusuz, kazı karıdan almış. Bu karının şiirde yer alışının esrarı nedir, bilen yok. Bir ihtimal, yaşlı bir adamdan almış olabilir ki, eski Türkçede ‘karı’nın böyle bir anlamı da var. Fakat böyle olsa da, şiirdeki karı müşahhas hale gelmiyor ve ortada kalıyor. Herhalde bunları yazanlar kadılara üçkâğıtçılığı yakıştıramadılar. Açıkçası ben de yakıştırmak istemem ama şiirdeki gerçeğe de sırt çeviremiyorum.