Babadan dededen bir şey kalmadı

Babadan dededen bir şey kalmadı
Babadan dededen bir şey kalmadı
Türkiye'nin en çok gıpta edilen insanlarından biri Ayhan Sicimoğlu. İstediği gibi yaşıyor, geziyor. Çok mu parası var: "Bazen fakir oldum, bazen zengin. Varlıklı bir ailenin çocuğuydum ama geriye bir şey kalmadı."
Haber: TAN SAĞTÜRK / Arşivi

Mazhar Alanson “Peki, peki anladık” şarkısını senin için ya da sana ithafen yazmış. Nedir bunun hikâyesi? Mazhar bazen geri dönüyor, bazen uçuyor. Enteresan bir tiptir. “Yok ya, ben onu genel yazdım” diyor. “Peki” diyorum. Başka hiçbir şey demiyorum. Şarkının yazıldığı yıllarda Bodrum’da dalgıçtım. Su altından batık çıkarıyordum. En iyi dalgıç sensin oradan geliyor. Sonra giderdim bir yere. “N’oldu?”, “On beş günlüğüne Brezilya’ya gittim geldim” derdim. ‘En çabuk sen geldin’ oradan çıkmıştır.
Sadece bu değil, bir de ‘Deli deli küpeli’ var. Mazhar çok etkilenmiş gibi görünüyor senden.
1976’da küpe takan adam yoktu pek. 

Ekonomi , fotoğraf, sinema okudun, eğitiminde müzik yok sanırım. Ama yaşamının ana teması müzik üzerine?
Temel bilimlerden mezun oldum. Ekonomi öncesiydi bu. Sonra 1972’de Hacettepe’de durumlar karıştı. Bir- iki sene daha okuyup İngiltere’ye gittim. Ama annem “Amerikan Koleji’nden mezun oldu. Çok yabancı kaldı. Bir Türk üniversitesine gitsin” dedi. Ben de “peki” dedim. Sonra döndüm. Bir süre kaldım. Sonra Roma...
MFÖ ile birlikte müzik yaptığınız topluluk var 70’lerde, ‘İpucu Beşlisi’. Nasıl bir müzik uyumunuz vardı? “Beşlisi” yoktu. Onu gazeteciler çıkardılar. Sadece İpucu’ydu grubun adı. O kelimeyi de Mazhar çok kullanırdı. Mesela “Bu işte bir ipucu var” derdi. İpucu kelimesini bulan Mazhar, gruba uyarlayan benimdir. 

Kaç sene devam etti bu çalışmanız?
Bir sene olmalı. ‘Heyecanlı’ diye bir plak yaptık. ‘Kokomo’ diye bir grup vardı. White Funk grubuydu. Heyecanlı’da funk ritimleri vardı. 

Onlarla niye devam etmedin?
Tekrar yurtdışına gittim. 

Yurtdışına gitmeseydiniz devam eder miydi?
Edemezdi, onlar da devam etmediler. Seyyal Taner ile Ajda Pekkan’a back vokal oldular. Ama yurtdışından döndüğümde bir baktım meşhur olmuşlardı. Çok sevindim. Birilerine back vokal olacak tipler değildiler.
Roma ve New York yılları var. Hangi rüzgârlar attı seni oralara?
Roma ve New York yılları hayatımın en renkli yıllarıdır. İkisi de birbirinden ayrıdır. Birbiriyle alakası yoktur. İtalya maceram heyecanlı bitti. Çünkü askerlik yapmamıştım. Seçim yapmak zorundaydım. Ya Türk vatandaşlığını bırakacaktım, ya askere gidecektim. Ne yapalım derken Afrika’lara kaçtım. Kanarya adalarında altı ay pasaportsuz oturdum. Sonra bir gün biri “Annen ağlıyor” dedi. Annem ağlıyor... Sonuçta memleketimiz. Derhal birliğe gittim. Teslim oldum. Saçlar kesildi. 

Sonra topluluğun Latin All Star’ı nasıl kurdun?
Küba’dan sonra bir şeyler yapayım dedim. Türkiye’ye Latin müzisyenler geliyorlar. Ve birçoğunu tanıyorum. Ben de getirtiyorum. Caz Festivali’nde “Avrupa’da şunlar geziyor. Kimleri çağıralım?” diye bana sorarlardı. 

Müziğini nasıl tanımlarsın?
Latin diye ayırmak istemiyorum. Türk baharatlı, Latin dokunaklı dünya müziği olarak tanımlayabiliriz. 

Nelerden hoşlanırsın müzikte, neler ilgini çekmez, uzak durursun?

Nefret ettiğim, dinleyemediğim ve uzak durduğum müzik: Elektronik. Hep aynı giden bir müzik. O beni öldürüyor. Ayıp olmasın, kimseye kötü denmez ama Türk pop müziği bir yerde kabak tadı vermeye başladı. Hem de cevizsiz. Ceviz olsa idare edeceğiz. Bir de çok seviyeli gençler ama ben şu Türk rock müziğine alışamadım. 

Genelde müziğine nasıl bir ilgi var Türkiye’de?
Müzikten anlayanlar seviyorlar. Elektronik müzik dinleyenler hiç sevmiyor. Pop müziği dinleyenler bazılarını seviyorlar. Entelektüel müzik dinleyen cazcılar seviyor. Ama mesela yoldaki şoför de seviyor. 

Yeni dostlarla bir bağ kuruyorsun. Çok dolaşan bir insan olarak gemici gibi onları bırakarak uzaklaşıyorsun. Özlem duygunu nasıl gideriyorsun? 
Bir hocam söylemişti: İnsanları özleten şey akıldır. Aptal bir insanı özlemezsiniz. Özlem duymazsınız. Aileyi bir kenara bırakırsak arkadaşlıklarda akıl sizi özlettirir.
Kızın Ayşe Sicimoğlu da yer alıyor “En Estambul’da… Baba-kız ilişkisinden çok dost bir ilişkiniz var Ayşe ile. Nasıl bir kız Ayşe? Klasik müzik eğitimi almış, başarılı bir soprano. Nasıl bir ortak noktada buluşuyorsunuz?
Ayşe arkadaşımdır. Sen de kızınla öyle ol. Bana çok düşkün ama yere düşünce “Anne” diye ağlar. Bazen annesiyle takışır. O zaman sığınacağı liman olmalı. O liman ben olmalıyım. 

Ayşe ile ortak noktalarınız neler?
Ayşe ile tuhaf oyunlarımız var. Biraz agresif oyunlar. Mesela futbolcu koşarken sürekli “Düşeceksin. Düşeceksin. Top ayağına dolanacak düşeceksin” diyoruz birbirimize… 

Gelelim ortak tutkumuz deniz, dalgıçlık, gemicilik. Deniz ne ifade ediyor?
Deniz hayatımın bir parçası. Deniz bir özgürlük. Aynı zamanda büyük bir beceri isteyen, kabiliyet isteyen bir şey. Ehliyet aldım ile olmuyor iş. Tecrübe istiyor, acele karar istiyor. Kaptan olarak bir tekne idare etmek kolay değil. Bana çok şey anlatıyor deniz. Bir limana varmak. Bu yüzden en sevdiğim yer Yunan Adaları’dır. 

Pek çok yer gördün. Küba’ya 8 defa gittiğini duydum. Nedir Küba’ya çeken seni? Nasıl bir cazibe bu?
Hiçbir yere benzemeyen, kendi başına bir yer. 1960’ta donmuş, şimdi birdenbire donu çözüyorlar. Hiç alakasız, tuhaf bir şey çıkıyor içinden. Gençler dünyaya açılmak istiyor. Yaşlılar çok mutlu. Ve fikirlerini sevip, övünüyor. Bir adam gururla “Çocuklarımı militan yetiştirdim.” dedi. Yolda otostop çekmişti, arabama almıştım. “İtalyan mısın?” dedi.” Türküm” dedim. “Ecevit nasıl?” diye sordu. Ecevit hastaydı. Her şeyi takip ediyorlar. Sonra bizi evine kahveye davet etti. İçeride Atatürk’ü anlattı. Şimdi sokağa çık “Fidel Castro” de “hangi takımda oynuyor” derler. 

Yemek ve şarap tutkunu nasıl keşfettin? Sadece damak değil, iyi yemek de yapıyorsun diye biliyorum?
Hem şarap hem yemek kültürü İtalya ile geldi. Ben Türk dolması yapmasını bilmem. İtalya’da öğrendim bunları. Aslında İtalyan mutfağı Türk mutfağı kadar güzel, Osmanlı mutfağı kadar rafine değil. Ama şu var ki sanatçı bir ülke olarak yemeği sanat olarak algılıyor. Şarap İtalya’da daha halk işidir. Fransa’da daha snoptur. 

Siyasi görüşünü soran oldu mu?
Türkiye Cumhuriyeti’nin baş aşağı gitmesinin ve şu anki politik kargaşanın nedeni Köy Enstitülerinin kapanmasıdır. Çünkü köylü kökenli bir ülkeyiz. Şehirde yaşayan insanların yüzde 80’i köylü. Bu insanlar eğitimsiz insanlar. Daha doğrusu eğitim sandıkları şey, eğitim değil. Köy Enstitüleri kapandığı gün, Türkiye Cumhuriyeti tepede durdu ve başaşağı doğru gitmeye başladı. Acil enstitüler açılmalı ve insanlar köylerine dönüp Türkiye’yi tarım ülkesi yapmalı. 

Programında Türkiye ile gezdiğin ülkelerin olumlu olumsuz farklarını ortaya koyuyorsun. Nedir o farklar?
Mesela geçen gün İtalya’nın Sorento diye bir şehrine gittik. Şehir meydanındayız. “Bakar mısınız! Bir tane bile AVM yok” dedim. 20 sene önce gelmiştim. Aynen duruyor. 

Bu kadar çok ilgi alanları ve becerileri olan insanlar bana hep bir ömür içinde pek çok hayatı birden yaşamış gibi geliyor. En çok neden vazgeçemezsin ya da hayatının hangi diliminden vazgeçmek istemezsin?
Bazen müzik geçiyor, bazen televizyon. Bunlar atbaşı koşuyorlar. Eskiden esas atımız müzikti. Televizyon çıktığından beri ikinci at koşuya katıldı. 

Bu hayat belirli bir ekonomik güç ile başlayabilir diye görebilir insanlar. O gücünüz hep var mıydı?
O hep değişti. Bazen fakir oldum, bazen zengin. Ama varlıklı bir ailenin çocuğuydum evet. Babam fakir değildi. Babamın babası da değilmiş. Yani eski bir para. Ha oradan geriye bir şey kaldı mı? Hayır. Ben babamdan daha fakirim, öyle söyleyeyim.