Bacağımı nasıl feda ettim?

Bacağımı nasıl feda ettim?
Bacağımı nasıl feda ettim?

FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN

2006'dan beri Eurosport'ta spikerlik yapan, Radikal ve yayın yönetmeni olduğu Socrates Dergisi'ndeki yazılarıyla da tanınan Caner Eler, 15 yıl önce kemik kanserine yakalandı. Hastalığı yense de iki koltuk değneği ona miras kaldı. Caner sonunda gerekeni yaptı: Sağ bacağından feragat etti. Artık yeni proteziyle yeni hayatına adım atıyor. Caner Eler, yaşadığı bu süreci kaleme aldı...

Bundan yedi ay önce bir ameliyat oldum. Sağ bacağım, dizimin altı-yedi santim üzerinden kesildi. Kararı bizzat verdim. Doktorlar veyahut çevremden kimse beni buna zorlamadı.

Yaşamak ve yaşarken bir kez daha yürüyebilmek için verdim bu kararı. Yürümem için bacağımın kesilmesi gerekiyordu.

Biliyorum burada oksimoron var. Ne olduğunu anlatabilmem için biraz eskiye gitmem gerek.

1980’de doğdum. Sağlıklı ve sporcu bir çocuk olarak büyüdüm. 5 yaşında babamı kaybetmeme rağmen annem ve ailem bana çok iyi baktı.

7 yaşında basketbola başladım. İTÜ’de oynuyor, Saint-Benoit Fransız Lisesi’nde okuyordum.

Akabinde 2000 yılı sonlarında sağ dizimde feci ağrılar hissetmeye başladım. Hem basketbolcu hem taze bir üniversite öğrencisiyken ve birçok hayalim varken kemik kanseri olduğumu öğrendim. Tıp dilinde Osteosarkom diyorlardı.

Hayatın ortasına düşen bir bombaydı. Ya basketbolcu ya da mühendis olacakken kanser olmuştum. Üstelik bir doktor heyeti beni karşılarına alıp hastalığımı yüzüme söylemişlerdi.

Hayati tehlike vardı. Tedavi başlamalıydı.

Bunlar, haberi aldıktan sonra Nuri Bilge Ceylan filmlerindeki ‘yalnızlık hissiyle dolu tren istasyonunda’ tek başıma eve dönüş için beklerken, düşündükçe idrak etmekte zorlandığım şeylerdi o yaşlarda.

Sonrasında yalnız kalmadım hiç. Aile, arkadaşlar ve çevremdeki insanlar farklı biçimde sarıp sarmaladılar. O konuda şanslıydım.

FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN

UZVUMU KAYBETMEK Mİ? ASLA!

Uzun kemoterapi seansları ve ameliyatlar silsilesi başlamıştı bir yandan da.

Sağ dizimin hemen altındaydı tümör. Kocamandı. En başta bacağımın kesilmesini önerdi doktorlar. Böylece kanserin yayılması engellenecekti. Tümör kötü huyluydu zira.

Ben ise uzvumu kaybetme düşüncesine bile tahammül edemiyordum. Bu nedenle biz araştırıp başka bir yöntem olduğunu bulduk: Bacağı açıp, kemiği çıkarıp yerine protez koyuyorlardı.
Daha yeni bir yöntemdi. Zor bir prosedürdü.

Ama uzvumu kaybetmeden yürüme ihtimalim vardı. Ve yine hayatta kalabilecektim.

Beşer gün hastanede yatmalı, saç dökmeli uzun kemoterapi cehenneminin ortasında 12 saatlik bir ameliyatla Mayıs 2001’de protez takıldı.

Sağ bacağımın dörtte üçünde, derinin, dokunun altında kemik yerine metal bir aksam vardı. Terminatör filmindeki gibi.

Ameliyat sonrası kemoterapiler sürdü. Fizik tedavi başladı. Fakat kemoterapi dünyanın en zor sınavı derken kardeşi geldi: Sinir acıları.

Bacaktaki ameliyatı yaparken sinirleri kesip tekrar bağladıkları için diz altı tüm sinir sistemi yeniden yapılanıyordu. Bu dayanılmaz acılara yol açıyordu. Hani bacağınızda çeşitli noktalara yüzbinlerce iğne batırdıklarını düşünün.

Bu hiç durmuyordu. Acıdan bayılana kadar.

Diğer yandan ciğerim sıvı topluyordu. Sırtımdan sarkan bir tüple dolaşıyordum. Krizler, lanet okumalar, pişmanlıklar...

Fakat hep bir umut vardı içimde.

Tutunmak gerekiyordu. O günler de geçti.

AMACIM 'KALAN SÜREMİ' KULLANMAKTI

Eskişehir’den gelen kekik suları, plasebo etkisi yaratan çocuk ilaçları derken hastalık ve süreç beni farklılaştırmıştı. Saçlarım bile farklı biçimde yeniden çıkıyordu.

Artık kafaya bir şey takmıyordum. Hayatımda ne yapmak istiyordum, kalan süre neyse ona bakacaktım. Seyahat, bolca okumak, izlemek...

Algılarım daha açıktı artık. Işık farklı şekilde suratıma vurmuştu. Kanseri kılavuz olarak kullanıyordum. Üstelik ondan kurtulmuştum da...

Ama o beni bırakmak istemedi.

Uzun süren fizik tedavilerden sonra bisiklete dahi hafif hafif binerken yine baş gösterdi.

Bu arada hep çift değnek kullanıyordum.

Tam ilk defa tek değneğe geçtiğim ve “Artık yürüyeceğim” dediğim dönemde tümörle beraber ağır bir enfeksiyon bastı bacağımı.

Vücut kendinden olmayanı kabul etmiyordu. Büyük bir hayal kırıklığı anı. Tekrar ameliyatlar, tedaviler, yurt dışı hayat denemeleri...

O günler de geçiyor.

Bu karanlığın ortasında sevdiğim şeylere tutunmaya karar vermiştim bile.

Eurosport televizyonu ve Four Four Two dergisi ile 2006’da spor basınına giriş de bu kararın sonuçlarıydı. Hayatta keyif aldığım şeylere kafa yormaya çalışıyordum.

Bacağım ise her geçen gün beni terk etmeye meylediyordu. Belki de ben de artık ondan uzaklaşmıştım. Kanser neyse ki gitmişti.

Ancak hep çift değnekle hareket ediyordum.

İlk protez çıkarılmıştı bacağımdan. Yerine uzun bir çivi konmuştu sabitlesin diye. Vücudu temizlemesi amacıyla konulan antibiyotikli çimentonun kırılmasını engelliyordu.

Uzun bir bekleyişten sonra Almanya’dan ikinci protezim geldi. Bu kez olacak mıydı? Yine fizik tedavi derken bu protez ile de olmadı.

Yine enfeksiyon, yine başa sarmalar... Groundhog Day filmi gibiydi hayat. Uzun vadeli hali.

ELVEDA BACAĞIM, ELVEDA DEĞNEKLER

Artık çift değnekle yaşamıyormuş gibi hissediyordum, kanıksamıştım onları. Biraz da yorulmuştum hastanelere gitmekten.

Bırakmıştım kendi haline.

Spor anlatıcılığı, yazarlığı da ilerliyordu bir yandan. Sevdiğim şeylere tutunuyorum demiştim ya.

Kahve tiryakisi de olmuştum. En sevdiğim şeylerden biri evde kahve yapmaktı. Ama onu taşıyamıyordum. Daha doğrusu ayakları swing dans hareketleriyle yönlendirip salona geçiyordum.
Ya da benim için taşıyanlar oluyordu. Zaten hep birileri benim için hareket kolaylığı sağlamaya çalışıyordu. Ama artık benim de kendime bu kolaylığı sağlamamın zamanı gelmişti.

Bir yandan bünye de alarm veriyordu artık. 35 yaşına geliyordum. Çift değnekle yaşamak zorluyordu. Sabit bir ağrı da mevcuttu.

Doktorlara gittim yine. Fikrimi açtım onlara.

Çok araştırıp okuyordum hastalığımla ilgili. Yeni tedavi yöntemi çıkıyor mu, kök hücre vs. derken vakit kaybettiğimi düşünmeye başlamıştım.

Hâlâ en iyi yöntem beni üç kez başa sardıran bacak içine protezdi. Ben ise bana ilk önerileni uygulamayı düşünüyordum: Bacağımı kesmek.

Gidip gidip gelen bir düşünceydi: Bilinçli olarak uzvundan vazgeçmek.

Kanser konusunda uzman psikiyatristlere gittim. Hepsi çok sağlıklı bir şekilde bu kararı verdiğimi söylediler. Ameliyat olursam sonrasında konferanslara davet eden oldu.

Onlara göre ender rastlanan bir şeydi. Çevremdekilere anlatmam gerekiyordu.

Kız arkadaşıma, aileme ve arkadaşlarıma anlattım. Destekleri önemliydi. Ve işlem gerçekleşti.

VE GÜNLER YÜRÜMEYE BAŞLADI

Ayak bileğimden diz üstüne kadar protez bulunan bacağımı tıp fakültesi öğrencilerine araştırma için bırakırken yeni halime alışmaya çalışıyordum.

O kadar kolay olmadı.

Bir kere fantom acılar yakamı bırakmadı. Fantom ağrısı yüzünden beyin, bacağını kestirsen de onu orada kabul edip, hissetmeye çalıştığı için, eski sinir acılarını hatırlamaya başladı.

Çok yıpratıcıydı.

Elim, olmayan ayağıma ve dizime gidiyordu. Bir fili devirecek frekansta sinir acıları. Üstelik olmayan bir yerde. ‘Yine de kurtulamadık’ hissi kaplıyordu her yerimi.

O günler de geçti.

Hem de yürümeye başladılar.

Önce geçici protez takıldı. Onla alışmaya çalışıyordum ayakta durup yürümeye.

Bazı zorluklar da oldu. Hâlâ da oluyor.

Ameliyatın sonrasında bazı geceler uyumaya çalışırken zorlanıyordum. Yürüdüğümü hayal ediyordum. Gerçekten olacak mı?

Ama o ilk adım anını ifade etmem çok zor.

Her şeye değmişti o an.

15 yıl sonra ilk defa değneksiz bir adım. Tam değildi belki ama olsun, benim adımımdı.

Değneklerin değildi.

Biraz daha toparladım günler geçtikçe ve X3 denen yeni protezim geldi. Artık eski model Terminatör Arnold’dan Robocop’taki Peter Weller’e terfi etmiştik görüntü olarak.

Bununla bisiklete binebileceğimi ve dağda bayırda dahi koşabileceğimi söylüyorlar.

Ben şimdilik yıllar sonra ilk defa, yaptığım espressoyu mutfaktan salona taşımaktan memnunum.

Belki 2020 Paralimpik Oyunlar’da bisiklete biniyor olursam fena olmayabilir...

Protez tamam. Ama kalan son koltuk değneğinden kurtulabilmem için vücudumun güçlenmesi gerekiyor. Çalışıyorum. Pek kolay olmuyor tabii...